0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

29: SEÇİM.

Yazı Boyutu
100%

Merhaba canımın içleriii.

Lütfen okurken biir sürü yorumunuzu bırakın, hepsini okuyorum. 🤍

29: SEÇİM.

Onu öpmemenin acısını çektiğimi bilmiyordum.

Affan'ı öpmeyi düşünmüştüm. Bir kereden fazla. Çok kez. İlk düşündüğümde, o benim bile değildi. Bu yüzden zehirli bir şeyi tatmak istemişim gibi hissettirmişti. Tatlıyı ne kadar sevdiğim düşünülürse, bu zehri tatmayı bir daha hayal etmemeliydim ama... bu kez hayal bile değildi, zehirli de değildi, saf öpücüktü.

Kulaklarımdaki kalp atışıma, öpücük sesi sızmıştı. Kendi öpüşmemin sesini ilk kez duyuyordum. Islaklık ve ısıyı sanki yalnız dudaklarımda değil, tüm çehremde hissediyordum. Güneşin kirpiklerimden süzülüşü beni ürpertti, aydınlıkta beni öpmeyi bırakırmış gibi korkuya kapıldım. Karanlıkta başladığı için aydınlıkta devam etmez sandım ama Affan nefes almak için ayrıldığı üçüncü seferden sonra bile ağzını ağzıma bastırıp tekrar öptü.

Israrcılığı, düşünmeden davranışı vücudumu eritiyordu. Kendi üstünde hiç kontrolü yokmuşçasına ne isterse dudakları o şekilde hareket ediyordu. Bileklerimin altında sürtünen kumaşa bakılırsa onu belinin iki tarafından, kemerinin hemen üstünden tutuyordum. Bedenimi kendine bastırış şekli yüzünden başka hiçbir yere hareket edemiyordum. Nefesimin altından iç geçirerek uyuşmuş dudaklarımı çektiğimde, Affan'ın baskısı azaldı ve dudakları gerilediğinde gözlerimi açtım.

Gözleri kapalıydı.

Eli saçlarımı, saç diplerimi okşuyor, beni kendisine yaslı tutuyordu. Dudakları ağzımın kenarına kaydı ve ben hızlı nefesler alırken dudak kenarımda iç geçirdi. Kızaran kulak üstlerine, ıslak çenesine, kızarmış dudaklarına bakarak son bir kez daha alt dudağına bastırdım öpücüğümü.

Gözlerini daha sıkı yumup kırışan alnını şakağıma yasladı.

"Artık parmak uçlarında durmana gerek yok," dedi.

Islak dudakları yanağıma temas ettikçe gözlerimin tekrar kapanası geliyordu. "Seninle boylarımızı yaklaştırmak için."

"Bir dahakine ben seni kaldırırım," dedi ama bir sonrakini beklemedi, avuç içini belimin ortasına bastırarak beni kaldırınca parmak uçlarımdaki acı geçti ve gözlerini açtı. Dişlerini sürtüp yanağımı hafifçe ısırırken dudaklarıma doğru baktı. "Saçların dudaklarına uçuyor."

"Senin de ağzına girdi kesin," diyerek onu tiksindiren kötü haberi verdim.

Alt dudağını ıslak yanağıma sürterek gülümsediğinde başımı önüme eğip birbirimize yaslı vücutlarımıza baktım. Kabanımın önü açılmıştı, eli kabanımın altından girip belimi kavramıştı. Ellerimi göğsüne sürükleyerek titreyen bir soluk aldığımda, Affan aramızda uçuşan saçlarımı kenara çekti. "Başını eğecek bir şey yok."

"Var demedim ki."

"Demedin ama başını eğdin."

"Evet." Bakışlarımı çenesine kadar kaldırabildim. "Gözlerine bakamadım." Çok güzel diye mi? Gözlerini ne kadar beğendiğimi biliyor muydu?

"Neden?"

"Gözlerini hiç çekmiyorsun, ne diyeceğimi karıştırdım."

Tuttuğu saçlarımı kulağımın arkasına koyuyordu. "Gözlerime bakmadan daha mı rahat konuşuyorsun?"

"Bilmiyorum, şu an düşünemiyorum." Ve heyecanlı hissettiğim için çok konuşmaktan özellikle kaçınıyordum.

Kalp atışlarım yavaşlamayınca dudaklarım sürekli iyi nefes alabilmek için aralandı. "Neyi düşünemiyorsun?" diye sordu.

"Başka bir şeyi," dedim.

"Neyden başka şeyi?"

"Senden başka bir şeyi," dedim. Şu an bir suya baksam bile yansımamı değil, onu görürdüm sanki.

"Kendini bile mi?" dedi, sesi hâlâ pürüzlüydü.

"Kendimi mi düşüneceğim? Yok, düşünmeyeceğim. Sadece seni düşüneceğim."

Duraksadı ve yüzümü inceledi. "Seni bıraksam biraz sakinleşir misin?"

Beni bırakmasını hiç istemesem de başımı salladım.

"Utandın mı?" diye sordu.

Başımı iki yana salladım. "Hayır." Doğru bu. "Sarsıldım."

"Öyle, kalbin yerinden çıkacak."

Omzumu silktim. "N'apayım, çıksın."

"Seninle konuşurken konuşma nereye varacak hiç kestiremiyorum," dedi, beni hâlâ bırakmıyordu.

"Kalbin çıkar falan deme, aklıma onlar geliyor..." onlar da kalbimi çıkarmaktan, söküp almaktan başka şey istemiyorlardı.

Baş parmağını çenemin altına hafifçe vurunca boynunu izleyen gözlerim dudaklarından yukarıya çıktı. "Hani benden başka şey düşünmüyordun?"

"Düşünmüyordum zaten." Onu suçladım hemen. "Sen dedin kalbin, öyle geldi aklıma."

Kalbim onun gövdesine yaslıydı. Göğüs kasının hareketini hissediyordum. "Böyle söylüyorum ki anla; kalbini almaları için ne kadar bıçak varsa kendimi keserek bile olsa köreltirim."

"Kan kaybından ölürsün," diyerek kollarımı boynuna sardım ve alnımı omzuna gömdüm.

Tabii ki, ölür, herkes ölür! Zaten anlamam için diyor, yoksa kim böyle bir şey yapardı ki? Kim bıçakları köreltmeyi düşünürdü, dünyada milyonlarcası vardı. Ama anlamam için diyordu ve ben anlamıştım. Gerekirse her şeyi yapabileceğini söylüyordu. Anlamıştım.

Beni tekrar belimden tutup sarılayım diye yardım etti. Gözlerimi sıkıca yumup ağlama isteğimi bastırdım. Bana dokunmasa da, kelimelerin hissettirdikleri yüzünden de ağlamak isterdim. Ama bana dokunsun, bana sarılsın ki, evde ağlamış olayım.

Bırakması zor oldu. Üstelik o hiç şikâyetçi görünmeyince. Kokusunu daha iyi almak için tenine temas edip öpmeden önce ona son söylediklerimi hatırladım. Bunu daha önce hiç sesli olarak düşünmemiştim bile. Düşünmediğim, hissetmediğim anlamına gelmiyormuş demek ki. Ne zaman anlamışım acaba? Bir daha, ondan önceki hayatıma dönmeyi hiç istemediğimde mi?

O mu hayatmış... Şimdi hissettiğim ne o zaman?

Yüzümü boynuna o kadar sıkı kapatmıştım ki, neredeyse dudaklarım ensesine kadar değiyordu. Yutkunup onu bunaltmaya ara verdim ve kollarımı gevşetip geriye çekildim. Beni bırakmasa da ayaklarımın yere değmesine kolaylık sağladı. Karışan saçlarımı düzeltirken, Affan'da kabanımı önüme kapadı.

Elimin tersini dudaklarıma bastırdım. Soğuk temas kızarmış dudaklarımı ferahlatırken eğilip alnımdan yumuşakça öptü.

"Gözlerin yaşardı," dedi.

"Üşüdüm, burnum da kaşındı."

Dudaklarını alnıma sürterek gezdirdi ve uzaklaştıktan sonra elimden tutarak beni arabaya yönlendirdi. Hâlâ aralarında bulunduğum lalelere baktım. Yoğun rüzgârda bazılarının yaprakları dökülüyordu ve yumuşak bir ıslık sesi çıkıyordu. Son kez dokunarak arabaya yöneldim, Affan'ın arka kapıyı açtığını görünce şaşırdım.

"Yanına oturmayacak mıyım?"

Kendisinin de arka koltuğa oturduğunu gördüm, beni eliyle çağırdı. "Gel."

Dudak ısırarak açık kapıdan geçtiğimde Affan kapıları kilitledi ve beni göğsüne doğru çekince, vücudumun bir kısmı koltuğa düştü. Başımsa onun kalbinin üstüne. Elini yüzüme koyup beni kendisine bastırırken, kendisi de bacaklarını açarak iyice koltuğa yerleşti. Gözlerini kapatarak diğer elini saçlarım arasından geçirdi.

Hâlâ kızarık duran, aralık dudaklarını sessizce, bir dakika kadar izlerken açıklama yapmasını bekledim.

"Niye burada yattık?" diye ben sordum sabrım bitince.

"Uyuyalım diye."

"Burada mı?" dedim.

"Rahat etmedin mi?"

Vücudumun büyük kısmı koltuğa yayıldığı için çok rahatsız sayılmazdım. "Mesele o değil ki. Yani niye burada uyuyacağız?"

"Manzara izleyerek uyuyacağım."

Aman, ne çok umursar manzarayı falan. Elimi yüzüne doğrulttum. "Gözlerin kapalı Affan?"

"Gözlerimin arkasında görüyorum ben manzarayı."

"Ne mesele?" Adamın uykusu var Lale, sus. Aslında gözlerinin kapalı olması iyiydi, çünkü bakışlarım sürekli dudaklarına iniyordu. "Gökyüzü mü? Sevdiğin bir manzara mı? Irmak mı nehir mi? Peri de var mı?"

"Benim perim sensin."

Yanaklarım, dudaklarım kadar kızardı. Gözümü ovuşturdum. "Niye bana bu yakıştırmayı yapıyorsun? Daha önce de demiştin?"

Parmaklarını yanaklarımda, dudak kenarlarımda gezdirince benim de gözlerim kapandı. Ona daha çok yaklaşma ihtiyacı duydum. "Yakıştırma değil, doğrudan diyorum."

"İltifat olarak mı diyorsun, yoksa anlattığım hikâyeme atıfta bulunmak için mi? Hoşuma gidiyor ama çok inanmayacağım sana, içten alay ediyor olma ihtimaline karşı..." yine de kendimi güzel ve özel hissettiğimi saklayamam işte. Ama çok da inanmayacaktım, insandım ya ben sonuçta.

Uykuya dalarken onun artık gözlerini açtığını hissettim. Sıcaklık beni mayıştırdı ve yüzüm tamamen karnına yaslandı, eli saçlarımda dolaştı. Bilincim tamamen gitmeden önce hâlâ uykuya dalmadığını anlamıştım.

Esneyerek kendime geldiğimde çok vaktin geçmediğini anlamıştım. Belki yarım saat ancak şekerleme yapmıştım. Gözlerimse hâlâ sızlıyordu. Dudaklarımı yalama isteğiyle dolup gözlerimi açtım, araba hareket ediyordu ama ben hâlâ arka koltukta uzanıyordum. Demek kısa sürmüştü, eve geri dönüyordu.

Kendimi doğrulturken şoför koltuğuna baktım. Affan uyandığımı fark edip aynadan baktı, hâlâ gözleri uykusuzdu ve esniyordu. Dudaklarımı ısırarak başımı eğdim ve tekrar kaldırıp baktım; o da dudaklarıma bakıyordu.

Bir şey demeden cama yaklaştım, pijamamın düşen askısını düzeltip açılan göbeğimi kapadım. Eve yaklaşıyorduk, zaten çok uzaklaşmamıştık da. Navigasyondan saate baktım, beşi geçmişti ama her şey çok sessizdi.

"Uyu," dedi. "Ben seni eve taşırım."

"Eve az kalmış, varınca uyuyacağım."

Esneyip koltuğun kenarına baktım. Uzandığım için ayakkabım koltuğa sürtünmüştü. İleriye uzanıp öndeki iki koltuk arasından başımı soktuğumda Affan, yoldaki gözlerini çevirdi bir anlığına. "Düşeceksin, n'apıyorsun?"

Kolumu güçlükle ileriye uzattım. "Islak mendil alacağım."

"Canım yok arabada, n'apıyorsun?" Düşmeyeyim diye beni arkaya doğru ittirdi.

"Ya," diyerek kendimi geri çektim. "Doğru, arabayı yeni aldın, henüz koymamışsındır." Vaktinde niye düşünmemiştim sanki.

"Ne için istiyordun?"

"Ayakkabım hep kirletmiş koltuğu."

"Bırak Allah aşkına," dese de ben onun en rahatsız olduğu şeylerin sebebi olmak istemiyordum. "Ben silerim."

Baş sallasam da uzanıp elimle tozu süpürdüm, Allah'tan çok bulaşmamıştı. Öyle her yeri kirletecek olursam soğuyabilirdi. Sonuçta ben de hassasiyetlerime önem vermeyen birinden uzaklaşmak isteyebilirdim. Neyse, böyle çok kötü şeyler düşünmemeyim, hiç gerek yok.

Araç evin yolunu inip durunca, esneyerek indim. Doğrudan yürüyüp eve girdim, çıkarken deli gibi davranmıştım. Kapıyı açtığında ayakkabılarımı bırakarak doğruldum, ilk hedefim odaya gidip Ayaz'a bakmaktı ama Affan elimden tutup beni kendisiyle yürütünce hedeften uzaklaştım.

"Bir şey mi diyeceksin?" dedim.

O da, "Uyumayacak mıyız?" dedi.

"Benim odam burada."

"Benimki yukarıda."

Gözlerimi kırpıştırdım. "Evet."

Çekiştirmeden ama sıkıca tutarak merdivenlere ulaştırdı bizi. Basamakları yanında çıkarken dudaklarımı yeniden yaladım. Sürekli bunu yapasım vardı. Koridora çıkınca Yalın'ın oda kapısına göz attım ama sessizdi. Affan onu suçlamıştı, üzülmüştüm biraz.

O da zamanında beni her şey için suçlamıştı gerçi.

Affan koşarken açık bıraktığım kapıdan bizi sokup arkamızda kapattı. Perdeler kapalı olduğunda içerisi karanlık sayılırdı; perdeleri koyuydu. Genzimi temizleyerek çekildim, üstümdeki kabanı çıkarıp kenardaki koltuğa bıraktım. "Banyonu kullanabilir miyim?" diye sordum.

"Hayır."

Oflayarak ellerimi kaldırdım. "Ellerim kirlendi ama."

Uzanıp şişirdiğim yanaklarımı sıktı ve ben bakışlarımı kaçırırken, uzaklaşıp benim için banyonun kapısını açtı. "Temiz havlu çıkarayım mı?"

"Kendim bakarım."

Girdim ve kapıyı kapatıp doğrudan ellerimi birkaç kez sabunladım. Sonra sıcaklığın geçmesi için yüzüme serin su çarptım. Dudaklarımı saran his geçmiyordu. Dilini, dudaklarını değdirişini aklımdan çıkaramıyordum.

Birkaç dakika sonra çıktığımda Affan'ın yatağa uzandığını gördüm. Üstünü değişmiş, beyaz bir tişört ile şort giyinmişti. Yatağı geniş olsa da büyük kısmını kaplamıştı. Saçları siyah yastık yüzünde çok güzel parlıyordu. Elimi kapının çerçevesine koyup birkaç dakika onu seyrettim. Bir eli saçlarının üstünde, diğeri karnındaydı. Kolları çok kalındı, beni kolaylıkla kaldırabilmesine şaşmamalıydım. Uyuyacak gibi de hali vardı, bu yüzden sessiz hareket ettim.

Yürürken yere bıraktığı kıyafetler önüme çıktı, eğilip aldım ve onları kirli sepetine kadar götürdüm. Kirli sepetini, sadece bir kez giydiği giysilerle doldurduğuna emindim. Sırıtarak çıktım ve kapıyı yavaş kapattım. Yatağın ucuna dek ilerleyip kararsızca oda kapısına göz attım. Herhalde sadece girip bakmam için beni odasına kadar çıkarmamıştı.

Eğilip dizlerimi yatağa koyduğum an Affan'ın gözleri açıldı. Bir an duraksadım, çünkü ikimizin aynı yatakta olması çok samimiydi; üstelik pijamalarım vardı. Yatağın diğer tarafına hafifçe vurduğunda dudaklarımı kıvırıp dizlerim üstünde yürüdüm ve sırt üstü uzanıp başımı koydum. Ellerimi karnımda birleştirip gerginlikle tavandaki sade avizeye baktım.

Affan yüzümü seyrediyordu. Tabii ki. Yaptığı hep bu. Bakmak. Ama bana. Bana. Bana. Bana. İçimden yüz defa daha tekrarlasam, hissettirdiği şeye alışamayacaktım.

"Gece burada uyuyordun," dedi alçak sesle.

Gözlerimi açıp kapayarak onayladım.

"Bu yastıkta mı?" dedi, dönüp yüzünü yattığım o yastığa sürttü.

Kaçamak bakışlarımı yakalamadan tekrar önüme döndüm. "Evet. Zaten bir tane yastık var yatağında."

"Yaklaş o zaman."

Dudağımı ısırıp birkaç saniye teklifini beklettim ve sonra başımı kaldırıp onun olduğu yastığa doğru koyarken, vücudumu da onun yönünde hareket ettirdim. Yüzlerimiz birbirine hizalanmıştı. Saçları alnıma temas ediyordu, yan dönmüştü ve bu şekilde dizleri dizlerime değiyordu. Otuz yaşına yaklaşıyordu, olgun da yüzü vardı ama sanırım kumral oluşundan dolayı birkaç yaş küçük gösteriyordu.

"Birisiyle yatmayı, uyumayı sever misin?" diye sordum. Uyumayı ekledim, çünkü yatmanın başka bir anlamı daha vardı, ondan bahsetmediğimden emin olmak istedim.

Kaşlarını kaldırdı.

"Hayır demek. Tabii ki hiç şaşırmadım," dedim. "Benimle uyumayı da sevmezsen?"

"Deneyip göreceğiz," dedi, gözleri dudaklarıma kaydığında hafif bir ses çıkardım, o da yutkunarak alnını alnıma yasladı.

"Deneyip sevmediğini görürsen?" diye fısıldadım.

"Bir daha uyumayız."

Yok, hiç sevmedim bu umarsız geçiştirişini. Düşünceli şekilde, "Ya ben seversem?" diye sordum.

"Seviyorsun zaten," dedi.

Yani... kendisi sevmiyor muydu? Tamam, kastedilen o değildi ama aklıma bu gelmişti. Tabi sormayacaktım, sormayacaktım. "Yani sen sev..." sormayacaktım.

Yarıda kesince, "Söyle," dedi.

"Alnın çok sıcak," diye fısıldadım.

"Lal," diye inledi adımı, sıcak şekilde.

Dudaklarını yaladı ve nefesimin kesildiğini saklamak için bakışlarımı kaçırdım. Yatağın örtüsüne bakarak sessiz kaldım. Parmağımı örtünün üstünde dolaştırarak gözlerimi yavaşça kapadım.

"Hemen uyuyacak mısın?" diye sordu.

İlk önce konuşmayacaktım ama vazgeçtim. "Evet, Ayaz birkaç saate uyanır. Ben de uyuyup alayım uykumu."

"Ayaz uyanınca senin de mi uyanman gerekiyor?"

Allah'ım yaa. "Evet, karnını doyurmam falan gerekiyor."

Elini yanağımda hissedince nefesine doğru daha da yaklaşmak istedim. Saçımı çekip avucuyla yüzümün solunu tamamen kavradı. "Kendisi yapamıyor mu?"

Ne çok konuşası gelmişti bunun da. "Yapıyor ama doyurucu ve sağlıklı olmuyor. Hem ocağı falan kullanmasından da endişe ediyorum."

"Tamam. Ben hazırlarım o uyandığında. Sen uyu."

Ayaz için böyle şey yapacağına inanamadım. Ama nedense çok hoşuma gitti. Yine de bunu kabul edemezdim. "Gerçekten hazırlar mısın?"

"Yalın'a hazırlatırım."

"O da bayılır zaten."

"Kendine hazırlarken ona da biraz hazırlar. Eline yapışmaz ya."

Kafamı yastığa daha çok bastırıp, "Sen de uyumalısın," dedim. Sesim her saniye düşüyordu. "Tüm gece uykusuzdun."

"Bir rüya gördüm, uyumuş kadar oldum." Alt dudağıma değdirdiği serçe parmağıydı.

Birisiyle yatmaya hiç alışkın değildim, uykuya hızlı dalarsam daha kolay olurdu. Yalnız bir şey istiyordum. Nasıl yapacağımı düşünürken yutkundum. Gözlerimi açmadan yapmak daha kolay olacaktı. Ellerimi ileriye uzattım. "Bu kolun mu?" diye sordum.

Duraksadı ve ardından bileğimi aşağıya doğru kaydırdığını hissettim. "Şimdi kolumu tutuyorsun."

Parmaklarımı hareket ettirdim ve sonra kolunu tamamen kavradığımdan emin olup kendime doğru çektim. Başımı da yaklaştırdım ve kolunun üstüne koydum. Yanağımda kolunun sıcaklığını, kalınlığını hissedip esnedim. Kollarının genişliğini yakından görünce bunu yapmak istemiştim. "Böyle olur mu?" diye sordum.

"Olur."

Diğer kolunu da yüzüme yaslayarak parmaklarını saçlarıma karıştırdı ve okşamaya başladı. Böylelikle iki kolu arasına gömülüp, nefesiyle beraber kollarının da sıcaklığıyla kendimden geçtim.

Kolundaki seyrek, açık renkli tüylerin yanağıma dokunuşu, saçlarımın kollarına sürtünüşü bile bana çok samimi hissettirdi. Gülümsemek, hatta kıkırdamak istedim.

Çok geçmeden derin bir uykuya daldım. Gerçekten derindi. Hiç bölünüp kesilmedi. Çok uykusuz kalıp yorulduğum ve mutlu da hissettiğim için kâbus görmeye, kötü bir şey hissetmeye halim kalmamıştı. Onun uyuyup uyumadığını takip edemedim ama ben irkilmeden dalıp gittim.

Uyanınca ancak aklıma geldi kolunun uyuşmuş olabileceği. Çok kızdım kendime.

Gözlerimi açılınca yatakta yalnız olduğumdan emin oldum. Gerinerek etrafıma bakarken de arkama yastık koyulduğunu gördüm. Başka bir yastık çıkarmıştı demek ki ama ben yataktan düşmezdim ki, acaba çok hareket ettiğimi görüp arkaya doğru düşmemem için mi koymuştu?

Kendimi toplayıp saçlarımı düzelttim. Affan odadan ne zaman ayrılmıştı acaba? Dün telefonu uyumadan önce zaten burada bırakmıştım, komodinden alıp baktığımda öğleyi bulduğunu gördüm. Ellerimi saçlarımda, kollarımda, omuzlarımda dolaştırıp gülümsedim. Affan buralarıma sürekli dokunmuştu.

Dudaklarımı yalayıp bir müddet bekledim. Affan'ı görmek için kendimi hazırladım.

Kalktım ve odayı böyle dağınık bırakmaktan çekinerek toplamaya başladım. Hava alması için camı açtım, rüzgâr içeriye girdi ve öğle güneşi süzüldü. Yastığını düzeltip örtüsünü titizlikle serdim. Onun dışında odası zaten topluydu, etrafta bir şey bırakmıyordu; her gördüğünü ve kullandığını kaldırıyordu.

Beni odasında yalnız bırakmaktan çekinmiyordu. Odasını istediğim gibi kullanmamı da.

Gülümseyerek banyoya geçtim, yüzümü yıkarken onun bakım eşyalarına göz attım. Kapalı dolapta tıraş makinesi, losyonlar, fazladan diş fırçaları ve kremler vardı. Bakımına düşkünlüğü beni kıkırdattı. Yüzümü yıkayıp temiz havlularından birisini kullandım ve çıkarken mutfağı hiç karıştırmamışım gibi bıraktım.

Koridora geçince Yalın'ın odasına göz attım. Geceyi Affan'la geçirdiğimi anlamış mıydı? Görünmeden aşağıya inip sesleri takip ettim. Mutfağa yaklaştığımda Ayaz ile Affan'ın sırtını gördüm. Ocak önünde meşgullerdi.

"Hepsi annemin mi?" diyordu Ayaz, her neyden söz ediyorsa. "Bir tanesini alamaz mıyım?"

Affan, "Hayır," dedi. "Yalın sana tabak hazırlamıştı, doymadın mı?"

"Doydum."

"O halde?"

"Canım çekti."

Başımı az ileriye çıkarınca servis tabağındaki pankekleri gördüm. Affan üst dolaba yükselip bir başka tabak çıkardı ve servis tabağındaki pankeklerden iki tanesini oraya koydu, çikolata kavanozunu da Ayaz'ın önüne ittirdi. "Sürebilirsin değil mi?"

"Sadece iki tane mi?"

Affan başını ona çevirip bakmaya başlarken, "Birini geri ver," dedi.

Ayaz tabakla beraber gerilemeye başladı. "Tamam, aslında iki tane yeter."

Oğlum arkasını dönüp tabağını adaya koydu ve Affan ona göz atarken kavanozu açıp içine parmağını daldırdı. Dudağımı ısırarak yaklaşırken, Affan'da hızla adaya uzanıp kavanozu çekti. "N'aptığını sanıyorsun?"

"Sürüyorum."

"Parmağınla mı?" Affan onun çikolata kaplı parmağına rahatsızca bakıyordu.

"Annem bıçak kullanmamı yasakladı." Doğru.

"Kaşık kullan o zaman. Bunu düşünemiyor musun?"

"Kullanayım."

"Biraz düşün tamam mı? Robot gibi sadece komut alarak yaşayamazsın."

"Ne düşüneyim?" diye sordu Ayaz.

"Konu neyse onu."

Affan kafasını bana kaldırırken bakışlarımı kaçırdım ve tezgâh alttaki raflardan ilkini açtım. Kahvaltı bıçakları buradaydı, diğerlerini ise Yalın sakladığı için henüz görememiştim. Bir bıçak ile adaya dönüp kavanozu kendime çektim, Ayaz tüm vücuduyla bana dönüp, "Artık Affan'la mı uyuyacaksın?" diye sordu.

Affan bir adım arkamızda beni izlerken bu soruya verecek uygun yanıt düşünemedim. Çevresindeki olayları anlamlandırmasına daha sonra yardım edecektim. "Bunu birazdan konuşuruz," diyerek tabağı önüne ittim.

Adaya yeterince uzanamıyordu, bu yüzden mutfak tepsisini alıp tabağı ona koydum. Ardından buz dolabını açıp meyve suyu çıkardım, eğilerek tepsiyi ellerine verdim. "İçeride, sehpada ye. Dökmemeye dikkat et."

Affan'a baktı. "Bilgisayarından bir şeyler izleyebilir miyim?"

"Telefonundan izle," dedim, sorusuna ben cevap verip.

"Ekranı küçük."

Affan ocağı kapatırken "Ellerini yıka, bilgisayarıma öyle dokun," dedi.

Onu onaylayarak yanımızdan ayrıldığında adanın kenarında dikilerek gergin nefesler verdim. Tanıştığımızdan beri Affan'a nasıl davranacağımı düşünmüyordum, içimden nasıl gelirse o şekilde konuşuyordum. Fakat bu sabah ona olan yakınlığım, serbestliğim hakkında kafam karışıktı.

Sonunda beni izlemeyi bırakıp hareket etti, adanın yanından geçerken elini bileğimden yukarıda kaydırdı. Bu temas dizlerimin iyice adaya yapışmasına sebep oldu. Arkamda kalan dolabı açıp oyalandıktan sonra tekrar tezgâha yöneldi. "Fıstık ezmesi ile yer misin?" diye sordu.

Pankeklere göz attım. "Olur olur."

Affan tabaktaki pankeklere fıstık ezmesi sürmeye başlarken, "O çikolatayı artık Ayaz yesin," dedi.

Ufak ufak adımlarla ona yaklaştım. Artık o çikolatadan kendisini yemeyecekti ama ben yerdim, Ayaz ile defalarca yemeğimi paylaşmıştım. Yanında yer alırken onu yavaşça süzdüm. Daha önce beğendiğim beyaz, araba figürlü tişörtünü giyinmişti. Siyah pantolonu dar da değildi, çok geniş paçalı da. Telefonu arka cebine atmıştı. Parmağımı pantolonunun kemer boşluğundan geçirip onu hafifçe kendime çekerken, "Benim için mi yaptın?" diye sordum.

Göz hareketi elime kadar inerken bana yaklaştı, böylece bedenlerimiz artık birbirine değiyordu. Pankeklerden birine daha uzanıp fıstık ezmesi sürerken, "Aç uyanacağını düşündüm," dedi.

Dudaklarına bakıp kaçarak başımı salladım. "Tatlıysa her türlüsünü yerim zaten. Sen de bir şeyler yedin mi?"

"Tokum, yedim."

"Dün tüm gün dışarıdaydın, hiçbir şey yedin mi?" Çok lüzumsuz bulmazdı umarım bu sorularımı. Kahvaltı yapmadan evden ayrılmıştı. Tatlarını hissedemediği için yemek istemiyorsa çok üzülürdüm.

"Bir görüşme sırasında yedim."

O tabağı önüme iterken, "Bir görüşmen de mi vardı?" diye sordum.

"Evet. Bir erkekle."

Sorumun kastettiği şeyi anlaması üzerine sustum, elbette aklıma kimle görüştüğü gelmişti ve bunun erkek mi kadın mı olduğu. Parmağımı kemer yerindeki boşluktan çekecekken, Affan elini elimin üstüne kapadı ve tamamen bana dönüp yaklaştı. Birleşmiş ellerimizi karnına bastırıp yüzüme alçalırken, "Bana dokunurken tereddüt etme," dedi.

"Hayır," dedim, sessizce konuşuyordum birisi duyacak gibi. "Her insanın sınırı olmalı."

"Sorun değil. İstediğin zaman bana yaklaşıp dokunabilirsin."

Bunun üstüne itiraz etmedim, bir kadın olarak hayatımdaki kimseye istediği zaman, istediği kadar bana dokunabileceğini söylemeyi hayal etmemiştim. Bu çok... sınırsızdı, bana bu sınırsızlığı tanımasını sindirirken başımı salladım. Yanağını yanağıma sürterek kaşımın üstünden öptü. Sadece yanağımdan değil, dudağımdan değil, yüzümün herhangi bir yerinden öpmeyi istiyordu.

O saçlarımı, takılan küpeden çıkarıp düzeltirken ben de önüme, tezgâha döndüm. Kahve makinesinden çıkan sesi takip edip bir kupa indirdim, pankekleri yerken yanında kahve içtim. Dirseklerini tezgâha koyup yanımda eğildi ve bana bakarak yememi yavaşlattı.

"İyi uyudun mu?" diye sordu.

"Evet, derin dalmışım. Ne kadar saat uyuduğumdan da belli. İyi oldu ama dinlendim. Ya sen, daldın mı uykuya?"

"Pek değil."

Tadım kaçtı ve tabaktaki son pankeki yemekten vazgeçtim. "Neden? Birisiyle yattığın için mi?"

"Seni izledim," dedi.

Off, ağlamak istiyordum. Nasıl uyuduğumu bile bilmiyordum, uykuda izlenmek çok kötü bir şeydi. Kahvemden bir yudum daha alıp, "İyi ama hep mi?" diye sordum.

"Bir süre," dedi.

"Bir daha beni izleme," dedim. Gerçekten ama gerçekten utanacağım bir uyku pozisyonundaysam, hafifçe horlarsam... Bilinçsizken nasıl bilebilirim. "Tamam, bir daha izlemeyeceksin değil mi? Anlaşalım mı?"

"Hayır."

"Hayır mı? Ama neden hayır? Mantıklı bir açıklaman bile olmadığına eminim." Dinlemeye hazır şekilde, göz ucuyla ona bakarken huzursuzca göğsümü kaşıdım.

Son pankeki uzattığında aldım ve ağzıma tıkıp tek lokmada yerken, Affan stresli elimi göğsümden aşağıya indirdi. "Gerçekten mantıklı bir açıklamam yok."

"O zaman..." başka bir çaresini düşünmeye başladım. "İzlersen de söyleme tamam mı?"  Bu da kulağa çok iyi çözüm gibi gelmiyordu.

"Söylemem."

Daha iyi olurdu, bilmezsem uykularımda tedirgin olup kendimi kontrol etmeye çalışmazdım. Hem... gerçi dün beraber uyumuştuk, bu sorun da geceye mahsustu. Bir daha odasını paylaşır mıydı, bilmiyordum.

Kahveyi bitirip tabakla kupayı bulaşık makinesine koydum, çalıştırılması gerektiğini fark edip deterjanı koydum. Sonra tezgâhı sildim, Ayaz'ın arkasında bıraktığı çikolata kavanozunu kenara kaldırdım. İşim biterken oğlum da tepsi ile döndü, onun kirlilerini makineye koymayı akıl edemediğim için yanaklarımı şişirip ofladım.

Ayaz kolumdan tuttu. "Karnım ağrıyor."

Affan yanağımdan makas alıp geçerken, "Dünyaları yedin," dedi ona.

Mutfak çıkışına kadar onu gözlerimle takip edip yanağıma dokunurken, "Kakan gelmiş olabilir," dedim. "Tuvalete git."

Ayaz söylediğimi yapmak için yanımdan ayrıldı. Ben de arkasından gittim. Odama geçerken bile gözlerimin Affan'ı aramasına güldüm, kendime acıyarak. Yatağımı, etrafı topladım. Ayaz'ın temiz kıyafetlerini kirlilerden ayırıp kendime bir omzu düşük bluz ile yüksek bel pantolon giyindim. O banyodan çıktığındaysa ben girdim, kirlileri sepete atıp kendime çeki düzen vermek için saçlarımı taradım, yüzümü, dudaklarımı nemlendirdim.

Parmaklarımı dudaklarımdan çekmem zaman aldı.

Bu bir daha olacak mıydı?

Odama geçerken bir gürültü duyup başımı kaldırdım. Ayaz'da o sırada odadan çıkıyordu. Ben de arkasından gittim ve salona geçince Yalın'ın merdiven önünde, belini ovalayarak doğruluyordu. Affan'sa üst kattan ona bakıyordu. Ayaz yanına kadar gidip Yalın'ı incelerken, o da Affan'a bakıyordu. "Dostum, sana bir şey diyeyim mi? Böyle şok edici haberler verilirken genellikle insanlar oturtulur, merdivenden inilirken böyle şeyler söylenmez."

"N'oldu?" dedim, endişeyle. O kadar şey oluyordu ki, hepsi bir şekilde beni ilgilendirdiği için korkuyordum.

Yalın başını bana çevirip, "Doğa ile Rauf," dedi. "Doğa ile Rauf... Hassiktir cidden, o herif iki yüz yaşında."

Affan kaşlarını kaldırdı. "Nasıl benim gibi iki yüz yaşında olduğunu söyledin?"

"Sen de mi? Dostum, onca yıllık arkadaşlığımızdan sonra çok normal."

Araya girmem gerekti. "Rauf o yüzden kalbimi istiyor işte. Onun içten bir duygu hissetmesine şaşırıyordum ama Doğa'nın ölmesini hiç istemiyor, galiba gerçekten aşık."

Yalın histerik bir gülme eşliğinde, "Sen de mi biliyorsun?" dedi.

"Affan'la birlikte öğrendik," diyerek Affan'a göz ucuyla baktım. Yalanımdan bezmişti muhtemelen, tepki vermiyordu. Güzel, üzerime suç kalmaması iyi.

Yalın alçak sesle, "Yattıklarına inanamıyorum," dedi, bir rahatsızlık ifadesiyle. Sesinin Affan'a kadar gitmediğinden emin olarak devam etti. "Güven amca onu öldürür."

Sabırsızca, "O güzel haberi bekliyorum," dedim, biraz da korku ile.

Yalın belini ovuşturarak adımlamaya başladı ve sonra kendisini izleyen oğluma bakıp, "Buraya gel," dedi. Ayaz beklemeden söylediğini yapınca da kolunu ona sarıp destek alarak yürüdü, kendini koltuğa bırakırken inledi. "Ne dayanıksız bir çocuksun, hemen ezildin."

"Benim kasım var," dedi Ayaz.

"Ne kası? İncecik kolların."

"Beyin kasım var, senin yok."

Yalın, "Ne dedin ne dedin?" derken ben hemen yanlarına ulaştım.

Yalın'ın söylediğine kızarak başladım. "Sen çok ağırsın. Ayrıca oğlumu gün içinde sürekli azarlayıp sonra yardım isteyemezsin."

"Biraz spor yapsın, güçlü olsun. Erkek dediğin kaslı olur." Başı koltuğun arkasına düşene kadar yaslanıp hâlâ üst katta olup burayı izleyen Affan'a göz attı. "Güven amca nasıl hayatta, bir kalp krizi geçirmedi mi?"

"Daha sakin," dedi Affan ve bakışları sadece bana yönelik oldu. "Bizimle görüşmek istiyor."

Anlasam da bir mantığa oturtamadım. "Senin ve benimle mi?"

"Evet, seni de görmek istedi."

Anladı değil mi? Ya da Doğa ona anlattı, benim plandığımdan bahsetti. Aile işlerine karıştığım için artık benden tamamıyla nefret mi ediyordu? "İstemiyorum," dedim, hemen. "Baban yazlıkta bana çok kötü davrandı, benden nefret de ediyor. Belki bu bir plan, Ayaz'ı evde yalnız bırakmak için? Onu almak için?"

"Ayaz'ı şimdilik görmek istemiyor," dedi.

Telaş içinde, "Neden?" diye sordum. "Her gün çıkıp gelmesini, Ayaz'ı almasını bekliyorum."

"Hem Ayaz'a kötü davranıp hem senden kalbi istemeye devam edemez," dedi.

Artık onların ne düşünüp hissettiğini bilmiyordum. Kızının yaşamasını benim üzerimden sağlamak istiyordu, Doğa'nın yaptığına rağmen benimle tekrar görüşmek istiyorsa mesele hâlâ kalbimdir. Bir süre onları geçiştirebileceğimi düşünmüştüm. Başka insan yok mu dünyada, başka bir kalp?

"Biz oturup ne konuşabiliriz Affan?" dedim stresim artarken. "Neden kabul ettin? Bir de bana soruyorsun, sana aşk olsun... Görüşmek istemeyeceğimi düşünmedin mi?"

Ayaz'a bakıp, "Annene bir su getir," dedi ve sonra dirseklerini merdivenin koltuğuna koyup eğildi. "Biz gitmezsek kendisi gelecektir, onun buraya gelip Ayaz'la bir arada bulunmasını istemezsin."

Yok yok, onu daha da istemem. Yani dediği gibiyse görüşmekten başka çarem yok muydu? "Ama bu bir plansa, gelip oğlumu alırlarsa, Ayaz onlarla olursa... bana her şeyi yaptırırlar, biliyorsun."

"Bu endişen yatışmayacaksa Yalın ile Ayaz'da evden ayrılır, şehir merkezine gidip takılırlar, gelen olursa bulamazlar."

Yalın çok derinden ofladı. "Fikrimi sormanız için bekliyorum ama..."

Oğlumun getirdiği suyu içip, "Senin için de hava değişikliği olur," dedim ona, sıcak bir ses kullandım.

Yalın Ayaz'a bezgin bir bakış attı. "Seni arabanın arka koltuğa kilitleyip ben takılırım olur mu? Araba camlarına vurup dikkat çekmeyeceğine söz vermen lazım."

Oğlum kafasını kaldırıp bana baktı, dudak büktü.

"Camlara vuracağını söyle," dedim.

Yalın'a döndü. "Camlara vururum."

"Tamam tamam." Yalın elini savurdu. "Sinemaya gideriz olur mu? Animasyon, çizgi film falan bakarım."

Ayaz kaşlarını kaldırdı.

Bir daha, "Tamam," dedi Yalın. "Korku filmi."

Araya girip, "Olmaz," dedim.

"Sıkıldım ama." Yalın homurdandı. "Hangi tür izlesin o zaman? Sinema da olmazsa n'apacağım ben bununla?"

"Alışverişe çıkarabilirsin," dedim, en makul ve mantıklı olan buydu. "Az kıyafeti var, ona giysi al."

Affan'a göz attım, buraya kulak verse de beni, kıyafetimi, saçlarımı izliyordu.

"Var mı paran?" diye sordu oğluma.

Ayaz ellerini iki yana açtı. "Yok."

"Yediğin baba paralarından biraz..." mahcubiyetle omuz silktim Yalın'a.

"Kahretsin, velet bakıcısı oldum. Bu evi terk etmeliyim."

Üstüne gitmemek için konuşmayı bitirdim. Üzgün hissederek omuzlarımı düşürdüm, arkamı dönüp odama yürüdüm. Bu adam benden yine mi kalbimi isteyecekti? Ayaz'a zarar vermekle mi tehdit edecekti? Doğa'yı suçladıktan sonra bile zaman kaybetmiyordu, onu kurtarmak istiyordu.

Demek kızlar babaları tarafından böyle seviliyordu.

"Bu senin."

Affan'ın sesiyle yatağın kenarından hopladım. Dönüp baktığımda kapı çerçevesine yaslanmış, elini kaldırdığını fark ettim. Elinde bir şey olmadığı için anlamadım ama ayağa kalkıp da yaklaştığımda bileğinin etrafına doladığı sutyen askısını gördüm. Basit bir düğümle bileğinin etrafına iki tur doladığı, buz mavisi rengindeki çamaşırımın askısıydı.

Havadaki elini kaptım ve parmaklarım aceleyle bileğindeki askıyı çözerken, "Bunun sende ne işi var?" dedim, neredeyse kızgın fısıltıyla.

Almak isterken o kadar yakınlaştık ki, nefesi tenime çarptı. Başını sol omzuna düşürüp telaşlı parmaklarımı izlerken, "Makinenin içinde kalmış," dedi.

"Çıkıp düşmüş, dikkatli olmalıydım," diyerek kendime konuşup bileğindeki düğümü çözdüm ama Affan, ben alamadan elini kaldırmaya çalışınca benim de ellerim yukarıya havalandı. Parmak uçlarıma çıkıp ona yaslanırken kızgınlığımı yansıttım. "Lütfen yapma, bunun şakası olur mu?" Tamam, benimle şakalaşabilir ama bence bu konuda değil.

Kısık sesle, "Öp beni," dedi.

Dizlerim ileriye doğru titrerken yüzüm yaklaştı. "Affan..."

"Öp beni, vereceğim."

Parmaklarını parmaklarımdan geçirerek kapı aralığından içeriye girmeye çalıştığında, "Şimdi olmaz," diye fısıldadım. Heyecandan sesim kısıldı. "Uzun süreceğini biliyorum, birileri varken olmaz."

Ayaz ile Yalın'ın konuşmaları anlaşılmasa da duyuluyordu.

"Tamam." Yanağımı hafifçe sıkarak çenemden tuttu ve beni yüzüne biraz daha çekti. "Yanağımdan."

Diğer elimle omzundan tutunup hemen önümdeki yüzüne alçaldım ve dudaklarımı yanağına bastırırken sızlandım. Dudaklarımın şişliğini onu öperken daha çok hissetmiştim. Yanağımdaki elini enseme kaydırarak saç diplerimi okşarken, havadaki elini de indirdi. Gırtlağından aldığı sesli nefesi duyarak başımı önüme eğdim ve askımı alırken bir daha bakmadım.

"Yalın o çamaşır makinesini kullanıyor," dedi. "Odasında yok. Benim odamdakini kullanabilirsin."

"Eşyalarını kişisel tutuyorsun. Makineni bile." Yani, insan onun bir şeyini isterken, kullanırken çekiniyor.

"Sorun değil."

Askıyı parmaklarımda çekiştirdim. "Ayaz'ın kıyafetleri?"

"Yok, onunkiler Yalın'la aynı yerde yıkansın."

Gergince gülümsedim. Buna yakın bir cevap vereceğini bilerek sormuştum. Şey, yani acaba onu gerçekten iyi tanımış mıydım diye kendimi test etmiştim. Bazen ufacık anlarda böyle hiçbir faydası olmayacak şeyler düşünüyordum işte.

"Teşekkür ederim," dedim ve Affan bir daha elimdeki askıya uzanacakken, hafifçe vurdum eline çekmesi için. "Geri aldım, teşekkür etmiyorum."

Asabi elime baktı. "Ellerin sıcak, biliyor musun?"

Mahcup olarak gülümsedim. "Vücudumun başka yerlerine dokundurarak anlıyorum soğuk mu sıcak mı olduğunu."

"Nereye mesela?"

Hiç ummadığım bir şey oldu bu karşılık. Affan pek uygunsuz imalar yapan birisi değildi, cıvık birisi zaten değildi. Söylemekten çekindiği için mi? Hiç sanmıyordum. İnsanlarla yüz göz olmak istemiyordu. Hakkında ne düşünüyorsam doğru çıkmasına sevinerek ama iması için kızarak ona göz attığımda, kısık bakışlarımı görüp dudağını kıvırdı. Çenemi sever gibi, hafifçe sıktı.

Ayaz buraya yürüyüp ikimize uzun uzun bakınca Affan uzaklaştı. Birbirimizden uzaklaşınca kafam kötü düşüncelere esir oldu. Neyse ki Ayaz sorduğu sorularla beni biraz oyaladı.

"Artık onunla mı uyuyacaksın? Babamla hiç uyumuyordun?"

"Babanla evliliğimiz diğer evliliklerden farklıydı, bunu sana açıklamıştım. Biz senin için bir aradaydık."

Yanımda oturuyor, telefonuyla oynarken soruyordu bunları. "Artık yalnız mı uyuyacağım? Eski evdeki yatağım gibi, daha rahat."

Gece beni hiç aramamasına, yalnız uyumayı daha çok sevmesine içerledim. Ölecek olsam ve son dilek hakkı verilse, Ayaz'ın beni sevmesini dilerdim.

"Bir kere oldu, odasında uyuyakalmışım. Hep olacak değil."

"Babam kızmaz mı?" dedi bu kez de.

"Bana mı?"

"İkinize de."

Ona durumu nasıl açıklayacağımı gerçekten bilmiyordum. "Bunları düşünmene gerek yok. Önemli olan sağlıklı ve güvende olmamız. Endişelerin, korktuğun bir şeyler varsa onları söyle bana?"

"Yalın'dan Playstation istesem alır mı?"

İyi, kafasının dağıldığına sevinerek onu yatağa doğru ittim. Sevmeye başlayarak saçlarını karıştırdım. "Almaz, hiç nefesini yorma. Söylenir durur sana da. Zaten hâlâ hoşlanmıyor."

"İyi."

Ellerimden kurtulmaya çalıştı. Şaşılmayacak şekilde çok yakın temastan hoşlanmıyordu, çünkü içinden böyle bir şey gelmediği için karşı tarafında gösterdiği yakınlığı kafa karıştırıcı buluyordu. Yine de elimde değildi. Gözümde çok ufak, tatlı bir çocuktu. Omuz altlarını gıdıklayarak onu altıma çektim, yüzündeki her yeri öpüp saçlarını birbirine kattım. On yedi yaşımda, henüz genç bir kızken ona bakmaya başladığım için bazen ablası gibi hissettiğim olmuştu. Çünkü olgun, çok öğretici ve disiplinli bir anne gibi davranmamıştım. Her ne olursak olalım, aramızdaki tek taraflı bu aşkı seviyordum.

Güven Koral'la görüşmek için evden ayrılana kadar huzursuzdum. Günlerimin böyle geçmesine de alışkındım. Mutlu hayatım olmayacaktı. Affan dışarıda görüşeceğimizi söyleyince buna uygun giyindim, Ayaz'ı hava almaya verandaya çıkarıp kendim de yanında bekledim. Zeus onunla oynamak için yaklaşıyor, Ayaz'sa sinirle oflayarak ondan kaçıyordu.

"Git başımdan aptal!"

"Ayaz, hakaret etme demiştim sana."

"Anlamıyorsa aptaldır."

"Biraz oynasan n'olur?"

"Salyasını elime akıtıyor." Tiksinerek yüzünü ekşitti.

Zeus'a eğilip onu ben oyaladım. Sevecen bir köpekti, başımın üstünden atlayıp duruyordu. Yalın ilk inen oldu, bayağı güzel giyinmişti. Hoş adamdı aslında, neden bir sevgilisi yoktu acaba? Kulağındaki küpe ile uğraşıp telefonuna dikkat veriyordu, belki de vardı.

Karanlık düşmeye başlarken Affan'da indi. Islık çalarak inince bakışlarımı kaçırdım. Yalın'da onun ruh halini olumlu görerek şöyle bir süzdü, kaşlarını kaldırdı. "Niye mutlusun lan?"

Affan tişörtünü dik yakalı, siyah, vücuduna nefis oturan bir tişört ile değişmişti. Ceketini elinde tutarken, "Neden öyle düşündün?" diye sordu.

"Islık çalıyorsun?"

Affan kendisine göz kırpmaktan başka şey yapmayınca Yalın'ın bakışları bana çevrildi. Onun ruh halinden beni sorumlu tutar gibi, düşünceli şekilde süzdü. Mimiksizce doğruldum ve evden çıktığımızda Ayaz'ı Yalın'ın arabasının arka koltuğuna yerleştirip kemerini taktım, Yalın'a kalsa umursamazdı bence.

Ardından Affan'ın yanına yerleşirken gözlerini üzerimde hissettim. Kemerle meşgulken, "Bu çizmelerini ilk defa görüyorum," dedi bana. Pantolonumu dar bir pantolon ile değiştirmiş, hal böyleyken de dizlerime kadar uzanan siyah çizmeleri giyinmiştim.

"Neden merak sardın, ben de senin üzerinde birçok kıyafeti ilk kez görüyorum."

Arabayı çalıştırdı. "Yakıştırdım. Bir daha giy."

"Spasibo." Dudağımın köşesini ısırarak çizmemin topuğunu yere sürttüm ve Affan'ın dikkati üzerime çevrilince ekledim. "Rusça'da teşekkür ederim, demek. Öğrenmedik istedin, bir yerden başlamak lazım. Anladın mı kelimeyi? Heceleyebilirim? Spa si bo."

"Hecele."

"Heceledim ya." Vücudumu koltukta tamamen çevirip onu izlemek için açı oluşturdum.

"Bir daha."

"Spa si bo." Anlaması için yavaşça yaptım.

"Aksanın çok değişiyor. Ses tonun da."

Yolun karanlığı yüzüne çarpıyordu. Onu izlemeyi kaçırmamayı çok ciddiye alıp, "Birbirimizin farklı hallerini tanıyoruz," dedim.

"Hiç hayal kırıklığına uğramadın mı?"

Anlayamadım ilk anda. "Ne için?"

"Uçakla ilgili öğrendiklerin."

Kendisiyle ilgili hayal kırıklığına uğrayıp uğramadığım öyle mi? "Yok, uğramadım."

Bana bakıp önüne dönerken huzursuz oluşunu hissettim. Babamla ilgiliydi değil mi? Neden söylemiyordu, bu konuda onu rahatlatmaya çalışıyordum. Neden yaptığını bilmediği için mi anlatamıyordu? Bir savunması olmadığı için mi konuşamıyordu.

Fark etmez ve umurumda değil. Bana başka iyi hissettiren kimse yok. Sorun değil. Gerçekten. Nasıl anlatabilirim?

Herkes için sorun olur böyle bir şey, sorundan da öte olur ama benim için değil.

Gözlerimi üstünde fazla tuttum. Tamam tamam, aslında dudaklarında. Ve bunu bir noktada fark etti, bana dönüp göz attı. Hiçbir şey yapmadım, bakmaya devam ettim. Karşılığında da o da aynısını yapmaya başladı. İçerisinin sıcaklığında arabanın camları tamamen buharla kaplandı.

Şehir değiştirdiğimizde akşam olmuştu bile. Yaklaştıkça savunmalarım, söyleyeceklerim için gerginliğim arttı. Doğa olmayacaktı değil mi, gelse Affan söylerdi. Araç şehrin yüksek, şık binaları arasında dolanıp bir başka yüksek binanın önüne yaklaştı. Arabayı yaklaşan valeye bıraktı Affan ve ben merdivenlerde bir dakika kadar bekledim. Karşılama görevlisi dışarıdaydı, bana gülümseyince karşılık verdim.

Affan belime dokunarak varlığını hissettirince bedenim gevşedi. Karşılama görevlisini geçince bir asansöre yöneldik, burada daha önce bulunduğu belliydi. Geniş asansördeki aynadan kendime baktım, saçlarımı düzelttim. Affan hemen arkamda, gözlerini üzerimde tutarken parmaklarını belimde hissettim. N'aptığını aynadan izledim. Pantolonumun kemer boşluğundan tutarak beni hızlıca kendisine çekip yasladı. Topuklu çizmelerim olmasına rağmen hiç sendelememiş olmamı takdir eder gibi baktı ayakkabılarıma.

Sonra bakışlarımı görünce de, "Bunu sen başlattın," dedi.

Kollarında bu kadar güvende, tatmin dolu hissetmenin sarsıntısıyla asansörden çıktım. Dar hol bizi kırmızımsı, loş ışıklarla aydınlatılmış, büyük masalarla döşenmiş yemek salonuna götürdü. Bir an sadece yan yanaydık, sonra baktım ki Affan çoktan tutmuş elimden.

İçeride babasını aradı ve gözleri bir masada sabit kalınca ben de görmüş oldum. Omuzlarım geriye doğru dikleşti ve biz oraya ulaşırken Güven Koral bizden çekmedi bakışlarını. Ulaştığımızda Affan önce babasını, sonra da birkaç adım geride, ayakta bekleyen adamı süzdü. Sanırım Rauf'un yerine, yakın yardımcılığını yapan artık bu adamdı.

"Bu görüşmenin konusu ne olacak?" dedi Affan, göğsünü kaşıyarak. "Ona hakaret veya suçlama ise..."

"Siz," dedi babası, birbirini tutan ellerimize bakarak.

Affan babasını değerlendirip önümdeki sandalyeyi çekti. Otururken ellerimi sakladım ve o da yanımdaki sandalyeye yerleşip babasının arkasında duran adama basit bir çene hareketi yaptı, adam uzaklaşmaya başladığındaysa babasına döndü. "Evet?"

Konuşmaya başlamadan önce ikimizi inceledi, yaşanılan gecenin ardından ben de bu adamın ne hissettiğini merak ediyordum. Ve bir de şey vardı, onu bıçaklamış olmam. Ama atlatmış görünüyordu, ee bu da harika. Bir kurşundan bir şey olmazdı, abartmaya gerek yoktu.

Yakaları açık, siyah bir gömlek giyiyordu. Çoktan bir şeyler içmeye başlamıştı, saten örtünün üzerindeki kadehi aldırıp bir yudum daha aldı ve bizi incelemeyi bitirip gözlerimin içine baktı. "Doğa, o geceyi bilerek ayarladığını, onları bana senin gösterdiğini söylüyor."

Beklediğim konuşmaya çekildiğim için telaşlandım, Affan masaya doğru eğildi. "Diyecektim ki baba; eğer görüşmenin konusu onu suçlamak veya ona hakaret etmekse oturmayacağım."

Babası Affan'ın çok çabuk savunmaya geçmesini kısık gözlerle izledi. "Gerçekleri öğrenmeye çalışıyorum oğlum."

"Yaptıysa da yaptı, Rauf'u kendinden ve dolaylı yoldan ailemizden uzaklaştırdığı için ona teşekkür bile etmelisin." Evet evet, çok haklıydı. Masum niyetim neden fark edilmiyordu?

Yüzünü bana doğru çevirdi babası. "Ben de tam bunu yapacaktım."

Gerçekten doğru mu anlıyordum? "Ne yapacaktınız?"

"Eğer gerçeğin ortaya çıkmasını sana borçluysam teşekkür ediyorum."

Suçlama ve kızgınlık, hadsizlikle yargılanmak yok muydu? Kızına ve yakınına duyduğu öfke benden çıkmayacak mıydı? Nasıl şaşırmam ki? Tabii ki şaşırdım ve konuşamadan baktım. Kadehi masaya bırakırken sıcak davranmıyor ama söylemek istediğini söylemiş gibi, tavizsiz görünüyordu. Kafa karışıklığımı Affan'a yardım etmesi için Affan'a baktım, ellerini masada iki yana koymuş, direkt babasını inceliyordu.

"Evet evet ben yaptım," dedim, teşekkür almak için heyecanlanarak.

Affan başını çevirdi, ondan kaçırdığım gözlerim babası ile kesişti. Kaşlarını önce bir kaldırınca endişe ettim, yoksa beni mi denemişti? Şaşırmış görünerek, "Teşekkür ederim," dediğinde gülümsedim. "Peki ne zamandır biliyorsun?"

Etrafımıza baktım. Masalarda seçkin, özenli insanlar kısık sesle sohbet ediyordu. Kendi masamıza doğru eğilip alçak tonda, "Doğa'nın doğum gününde onları bebek bakım odasında öpüşürken gördüm," dedim.

Güven Koral kızarıp rahatsızca homurdandı.

"Neler duyuyorum," dedi Affan.

Sol tarafımda oturan ona anlık baktım. "Bana teşekkür edeceğinden haberim olsa sana da söylerdim."

Yalanımı görmezden gelmesini kolaylaştıracak bir gülümseme gönderdim ama tepkisiz kaldı. Önüme tekrar bakınca, Güven Koral çenesini sıvazlayarak, "Yani aylardır sürüyordu," dedi.

Hemen, nefretini diri tutmak için, "Belki de senelerdir," dedim. Onlar hakkında daha fazla kötü şey söylemek için heyecanlandım. "Üstelik beni tehdit ettiler! Tabi daha çok Rauf yaptı, hayatımı cehenneme çevirmekle tehdit edip işlerine karışmamamı söyledi. Bu sırrı... çaresiz kaldığım günler için beklettim, o gün yazlıkta söylemek istedim ama beni iftira atmakla suçladı, hatırlıyorsunuzdur. Kanıtım olmadığını söyledi, gerçekten de yoktu. Bana yaptıkları için... canının yanmasını istedim. Çünkü hamile değilken bile beni kürtaja zorladı, öncesinde zehirledi, hakaret etti. Çok küçük düştüm, bir karşılığı olmalıydı."

Hissettiklerimi söylemek bile bana iyi geldi. Onlar her öfke duyduklarında, nefret beslediklerinde yüzüme karşı söylediler; ben sadece beni bırakmalarını istedim. Koltuğumda geriye yaslandığımda ikisinin de gözleri bendeydi. Kürkümü girişte bırakmıştık, çıplak omzumu gergince kaşıyıp Güven Koral'a yeniden baktım.

"Oğlumu da bir karşılık olarak mı görüyorsun?" dedi.

Böyle anlayamazdım. "Ne demek istiyorsunuz?"

"Seni koruması için mi ona ilgi gösteriyorsun, yakın davranıyorsun?"

Bu hareket mi içeriyordu yoksa içten bir merak mı, anlamadım.

"Öyleyse de bu benim sorunum baba. Allah aşkına, biraz saygılı konuşsana." Masaya doğru alçalarak yaklaştı babasına.

Babası Affan'ı her zaman ciddiye alıyordu, bu gözüme çarptı. Mesela Rauf'un da olduğu ortamda her zaman Affan'ın sözüne kulak asıyor, Affan çıkmasını istediğinde Rauf'u gönderiyordu. Birebir konuşma içindeyken de onu hafife almıyor, hatta onaylamasa da dinliyordu.

"Dün ona ne hissettiğimi Affan'a söyledim," deme cesareti gösterdim, söz ettiğim adama bakamadan. Kalbimi açtım ve bir karşılık bulana dek bir daha yapabilir miyim, bilmiyorum. "Söylemeyecektim, bir anda oldu aslında. Neyse, bu detay öyle önemli değil. Affan beni koruyunca güvende hissediyorum ama bunu yapması için planlar kurmadım."

Daha cümlem biter bitmez, "O halde boşanman gerekiyor," dedi.

"Ne?" dedim, yani bu adam da... bugün hiç kestiremiyorum.

Affan, yaklaşan çalışana eliyle bir işaret yaptı ve adam geri dönerken, masaya eğildi. "Konu buraya nasıl geldi?"

"Evliyken beraber olamazsınız," dedi.

Affan elini havada salladı. "Baba sen rıza bile göstermiyorsun?"

"Ama yine de berabersiniz." Masadaki şarap şişesini çekip kadehini tazeledi. "Çok uygunsuz, sana da yakışmıyor Affan."

Affan, "O evli bile değil," dedi.

Çarpılmış kadar oldum ve başım ona kadar hızlı döndü ki boynuma ağrı saplandı. "Affan!"

Güven Koral dirsekleriyle beraber masaya yüklenerek, "Ne demek istiyorsun?" diye sordu.

Affan yüzünü bana çevirmeden, karşısındaki babasıyla temas kurdu. "Evliliği sahte. O piç eşi değil. Ayaz kendi çocuğu değil, yeğeni."

Dehşet içinde Affan'ın koluna yapışıp, "Ne diyorsun?" diye ses yükselttim. Neden anlatıyordu? Ben... bunları neden hâlâ sakladığımı bilmiyordum ama nihayetinde benim sırrımdı, sormadan açıklayamazdı.

"Ne demek yeğeni?" Güven Koral elini şakağına koyup birkaç saniye boyunca kendisini dinlendirdi ve şaşkınlık içinde bana çevirdi gözlerini. "O veletin annesi değil misin?"

Masaya çöktüm ve sanki tüm savunmalarım elimden alınmış, yalnızlaşmış hissettim. Dudaklarımı açıp açıp kapadım. Affan elini hafifçe masaya vurarak babasının dikkatini kendisine çekti ve sonra, "Ayaz, ablasının çocuğu," dedi. Onun kolunu öfkeyle, iterek bıraktım. "Ablası doğumda ölünce Ayaz'a bakmayı üstlenmiş, Kerim denen orospu çocuğu da aslında ablasının sevgilisiymiş. Çocuğun babası o ama annesi Milena değil. Gerçi ismi de... Neyse, anlayacağın on yedi yaşından beri yeğenine bakıyor, henüz kendisi bile küçükken. Yine yeğeni için her şeyi göze aldı, annesi olmadığını söyleyip gidebilecekken kalbini vermeyi kabul etti. Onu korumak için. Mutlu bir hayatı yok baba, hiç de olmamış. Üstelik hiçbir şeyin sorumlusu değilken, masumken ve suçsuzken."

Masaya bir sessizlik çöktü, kalp atışlarım duyan tüm kulaklara ulaştı.

Affan elini masaya çarptı. "Bu yüzden ondan kalbini istemenize dayanamıyorum, ona ölmeye mecburmuş ve bunu hak ediyormuş gibi davranmanıza dayanamıyorum. Ben onu tutuyorken, ondan beni bırakmasını istemenize dayanamıyorum."

Kendimi sıktım. Bu uzun zamandır yalnız bırakılmadığım ilk masaydı. Hiçbirisini söylemesini istemedim ama neden yaptığını anladım. Ne kadar suçsuz ve masum olduğuma en çok kendisi inanıyordu ama bence artık babası da, onun söz ettiği şeylere dayanamadığına inanıyordu.

Gözleri sırasıyla oğlu ile benim aramda dolaşıp kafasını iki yana salladı. Nasıl da saklayamıyordu hayret duyduğunu. Tamamen sandalyenin arkasına çöküp, "Yani tüm bunların ışığında ona bakmak, onunla olmak istiyorsun," dedi, sanki şimdi şimdi anlıyormuş gibi.

"Gülümsesin istiyorum. Ölmesin ve gülümsesin."

Güven Koral elini yüzünden geçirdi. "Dünyada başka insan mı yok, neden..." neden ben mi?

"Var ama başkaları için, benim için değil."

Oğlunun gözlerinin içine baktı. "Peki kardeşin n'olacak? Kardeşin?"

Her şeye rağmen önemsenmek ne güzel.

"O da yaşasın ama Lal daha çok..." yaşasın mı?

"Sen çoktan seçimini yapmışsın," dedi babası ama sesindeki öfkeden ziyade, üzüntüydü.

Kızını ne kadar seviyordu. Duru'yu da bu kadar sevdiği için mi benden nefret ediyordu? Keşke Ayaz'ın suçlu olmadığına inansa ve kalbimi istemeye devam etse de, bana nefret duymasa. Çaresiz olup kalbimi istemese o kadar değersiz hissettirmez ama benden nefret etmesi...

Ses duyulduğunda kimin telefonu olduğunu ilk ayırt edemedim, Güven Koral hareket ettiğindeyse anlamış oldum. Aramayı huzursuz karşılayıp açtı. "Önemli mi Müjgan?"

Hiç sevmediğim o kadın. Evden aranıyordu demek.

"Ne?" Yeniden konuştuğunda sesi alçak çıktı ve yüzüne anında korku çöktü. "Tamam, en yakındaki hastaneye mi? Bekle, ne dediler?"

Yutkunuşum ağırlaştı ve Affan'ın dikkati de tamamıyla babasına çevrildi. Güven Koral sandalyesini iterek doğrulurken, "Ağlamayı kes!" dedi, Müjgan'a. "Ne dediğini bile zor anlıyorum! Tamam, kapat!"

Aklıma düşen ilk ihtimalin endişesiyle kıpırdanırken, Affan'da sandalyesini itti. "N'oldu? Doğa mı?"

"Fenalaşmış," dedi babası, zor nefes alarak.

"Hastane dedin." Affan hızlı hareket ederek masanın arkasından çıktı. "Kendinde miymiş?"

"İlk yardımdan gelenler kalp krizi demiş."

Elimi dudaklarıma kapadım ve korkulu sesimi ağzıma hapsettim. Bu kadar endişe tabi boşuna değildi, kalbi böyle de hassastı. Daha önce de olmuş muydu? İlk kez miydi? Güven Koral'ın ilerideki adamı çağırdığını görürken kendimi sandalyeden kaldırıp Affan'a baktım. Omuzları alçalmış, afallamıştı.

"Onu çok mu üzdüm?" diye fısıldadım.

Bakışları bana çarptı, yüzüme baktı. Babası hızla çıkışa yönelirken de, "Hadi," dedi.

Yanına geçip onunla yürüdüm. Karşılama görevlisinden hızla eşyalarımızı aldı ve babasının bindiği asansörü beklemek yerine benimle merdivene yöneldi. Kürkümü karnımda tuttum, serin havaya çıktığımda üşüdüğümü bile hissetmedim. İlk birkaç dakikamızı takip edemedim, trafiğe katılınca öndeki aracın babasına ait olduğunu anladım. Affan hızlı şekilde onu takip ediyordu.

Affan'ın kız kardeşini kaybetmesini istemiyordum, üzülmesini de. Her şey bir yana, o genç bir kadındı, tabii ki hayatta kalmalıydı. Çok mu üzüldü? Gerçekten bu yüzden mi oldu?

"Sence..." konuşup konuşmamakta kararsız kaldım. "Bir şey olacak mı?"

"Bilmiyorum."

Nasıl bilsin ki? Konuşan o bile değil, haberi de yok. En görünmez olmayı istediğim andaydık, bunu başaramazdım ama sessiz kalarak yokmuş gibi davranabilirdim. Onu yıprattığımı biliyordum, bunda hiç suçum yokmuş gibi hissedemezdim ama ben... durduk yere mi yaptım? Çok üzüldüğüm için ve yaşamak istediğim için.

Süreç bir sisin içinde gibi geçti. Araçtan inerken yere bakıp takip ettiğimin Affan olduğuna dikkat ederek yürüdüm. Hastane girişi, floresanlar, beyaz duvarlar ve hızlı adımların yere çarpma sesi. Bunlardan sonra kendimi bir koridorun ucunda, duvara yaslanmış halde buldum. Kürkümü kucağımda taşıyarak ileriye baktım. Babası, yoğun bakım ünitesinden çıkan bir doktoru durdurarak konuşurken, Affan birkaç adım geride onlara kulak verdi.

"Arkadaşlarımız eve ulaştığında hanımefendiyi hayata döndürmüş ama oksijene bağlı tutup değerlerine bakmamız lazım. Tetkik sonuçları gelene kadar bir şey diyemem..."

"Kardeşim kalp kası hastası," dedi Affan.

"Hastanın öyküsünü gördük, kendi doktoru da gelmek üzere, size daha iyi yardımcı olacaktır."

Babası sendeleyince Affan doktorun arkasından uzun bakamadı, gelirken babasının şoförlüğünü yapan adam da yardımcı oldu ve babası arkadaki koltuklara oturunca Affan onun gömlek yakalarını genişletti. "Bir doktor çağır," dedi, adama.

"İyiyim."

Affan babasını inceleyip biraz geri çekildi ve birkaç saniye sonra kafasını olduğum tarafa çevirdi. Unutulmadığımı fark ettirdi. Babası gözlerini kapayıp arkasına doğru yaslanınca yanıma yürümeye başladı. Ondan başka yere bakmam gerektiğini hissettim.

"İyi misin?"

Elbette hiç iyi değildim. "Gitmeli miyim?" diye sordum.

"Gitmek?"

"Burada olmak doğru hissettirmiyor." Kendimi suçladığım için değil, sonunda ikimizden birisi öleceği için. Belki de ölmeyecek ama hissettiğim buydu.

"Bu saatte, burada, nereye gitmekten söz ediyorsun?"

Bilmiyorum ki. Onu düşünmedim. "En azından alt kata ineyim."

"Hayır, uzaklaşma." Bir alışkanlık haline getirdiği şekilde çenemden tutup yüzümü kaldırdı. "Bir anda yorgunluk çöktü sana, otur."

Gösterdiği koltuklara baktım ve onunla en yakındaki koltuğa yürüdüm. O da yanımdaki koltuğa yerleşip ceketini çıkardı, elinin tersiyle gözünü ovaladı. Huzursuzluğu içime oturuyordu, korkuyor muydu? Kim korkmaz ki? Hayati tehlikesi devam edecek miydi?

Hastalığı şiddetlenmiş miydin?

"Babana..." Güven Koral bizi duymasın diye Affan'a yaklaşıp kulağına doğru fısıldadım. "Neden o gerçekleri söyledin?"

Sorumun yeri ve zamanı değildi sanırım. Mahcup olarak geri çekildim ama Affan dönmüş, cevap veriyordu. "Sandıkları gibi sorumsuz, ihanet eden bir kadın olmadığını bilmelerini istedim."

"Bu neyi değiştirdi ki? Artık kalbimi istemeyecek mi?"

"Artık sana farklı bir yerden bakıyor, bunu onda gördüm."

Bana eziyet edip canımı yakmayacak kadar mı? Umarım öyledir. Eğer Doğa'nın incinmesi kendisini kötü etkilerse, nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum. Affan'ı önemsediğini seziyordum ama onun için bile bana katlanabilir miydi?

"Alt kata gideceğim," dedim.

"Hayır," dedi.

"Sana sormadım, söyledim."

"Hayır."

"Off ya off."

"Neden kötü bir şey söylüyormuşum gibi ofluyorsun?"

"Çünkü hiç kendi alanım yok, istediğimi yapamıyorum. Biliyorum, güvende olmadığımız için yanından ayrılmamı istemiyorsun. Kızmıyorum sana ama... insan gibi yaşayamıyorum."

Tamam tamam, sırası değil bunların, önceliği kardeşini düşünmektir.

"Hastaneden dışarıya çıktıktan beş dakika sonranı bile tahmin edemiyorum Lal. Çok uzaklaşmak istiyorsan koridorun ucuna kadar gidebilirsin."

O tarafa hiç bakmadım, babasına tabi. Gözlerinin cehennem kadar sıcak olduğunu görürsem, beni yeniden ve yeniden inciteceğini anlarsam... güçsüz hissedeceğimi biliyordum. Keşke yapmasa mıydım? Onları yavaşlatmak için yaptım ama ya her şeyi hızlandırdıysam?

Yoğun bakım ünitesi her hareketlendiğinde Güven Koral'da doğruldu ama Doğa ile ilgili bir dönüş alamadık. İyi olması için dua ettiğimi sonradan fark ettim ve içimden geçirmeye devam ettim. Yorgun hissedince neredeyse başım Affan'ın omzuna düşecekti ama kendimi durdurdum, babasının yanında olmazdı.

Bir hareketlilik sezince koridora baktım, bu kadını hatırlıyordum. Ailenin doktoruydu, Doğa ile yakından ilgileniyordu. Babası ile Affan onu fark ettiklerinde koltuklarından kalktı. Kadın hastaneye yeni gelmiş gibi, giysileri içindeydi. "Merhaba," dedi doğrudan. "Acil arandım, yeni geldim. Tektik sonuçlarına bakacağım, odama geçelim mi?"

Güven Koral, "Bundan sonra n'olacak?" dedi.

"Lütfen odama geçelim."

Kadına eşlik etmeye başladığında Affan'da önümde yürüdü. Yavaş ve mesafeyi açarak arkasından ilerleyince kendimi bir üst katta buldum. Güven Koral doktor ile odaya girdi, Affan'da. İçeriden genç bir hemşire çıkarken, "Masanızda efendim," dedi.

Hemşirenin aralık bıraktığı kapının arkasında kalıp onlara baktım. Koltuklara yerleştikten sonra kadın masasına bırakılan bir dosyayı açıp içerisine bakındı. Affan kafasını çevirip kapı aralığından beni kontrol edince bakışlarımı kaçırdım. İçeride bulunmayacaktım.

"Doğa'nın durumu kontrollü şekilde kötüye gidiyordu. Hızlı ve aciliyetli değil." Doğrudan Güven Koral'a baktı. "Ani bir uyarılma yaşadığı belli, son günleri iyi değil miydi?"

Tamam, bence daha da uzaklaşmalıydım. Tekrar eve dönüp yatağıma yattığımda kendimi suçlayacak şeyleri duymak istemiyordum. Sonuçta bunlar... ölsem umursamayacak insanlardı.

"İyi değildi," dedi babası. "Büyük bir tartışmaya tutuştuk, evden çıkmasına izin vermiyordum."

Doğa gibi genç yetişkin birisinin böyle bir yasağa tabi tutulması tabi garip geldi doktora. Genzini temizleyerek devam etti. "Kişisel tartışmalarınız tabi size özel ama bunların Doğa'yı nasıl etkilediği çok önemli. İlaçlarını almaya devam ediyor muydu, biliyor musunuz?"

Affan, "Bıraktığını mı düşünüyorsunuz?" dedi.

"Tetkiklere bakınca kalp ritminin son birkaç gündür değişken olduğu görülüyor." Kadın birden fazla kâğıdı yeniden inceleyip ruh halini tümüyle yüzüne yansıttı. Aileye yakınlığı sebebiyle içten görünüyordu. "Belki bilerek almadı, ya da unuttu. Düzenli ilaç kullanımı kendisi için çok önemliydi."

Babaları gergince, "Yani?" dedi. "Sadede gel, şimdi n'olacak? Kızımın durumu nedir?"

"Geceyi atlatmış ama kalp ritmi hâlâ güven vermiyor, ayrıca çok sarsıldığı için kalbi bundan sonra daha hızlı kötüleşecektir." Bunları söylemenin onu da mutsuz ettiği yüzünden okundu. "Kalp kasları normal sağlıklı bir vücuda göre çok zayıf hareket ediyor, neredeyse yarı yarıya."

"Kendine geldiğinde n'olacak?" diye sordu abisi.

"Bir süre hastanede kalıp değerlerinin normale yaklaşmasını beklemeliyiz." Aileye hafifçe gülümsedi. "Yanınızdaki hanımefendiyi gördüm, daha önce de konuşmuştuk. Eğer hazırsa prosedürü başlatabiliriz. Öncesinde bir avukata yazılı izin ve imza ile rızası..."

Gerilemeye başladım.

"Artık o kadar acil mi?" diyerek araya girdi babası.

"İlk tetkiklere göre öyle. Kalp nakli için beklememeliyiz."

Artık hiç bakamıyordum onlara, kafamı göğsüme kadar eğmiştim.

"Şimdi gerçekten bir seçim yapmalısın Affan." Babasının sesi çok üzgündü. "Göz göre göre Doğa'nın ölmesini mi bekleyeceksin? Kapıldığın bu büyüden çık tamam mı?"

Gerilerken çizmelerim birbirine sürtündü ve sırtım bir duvara çarpana kadar durmadım. Sonra başımı iki yana sallayıp koridor köşesinden döndüm, süratle ilerledim. Bulduğum ilk merdivenden indim, soğuk hava beni yakalayana kadar uzaklaştım.

Çünkü ölmek istemiyorum.

Kalbimi vermek istemiyorum.

Yaşamak istiyorum.

Herkes benden nefret etse, dünyada yalnızca bir kişi beni sevse bile yaşamak istiyorum.

Geri dönecektim çünkü birkaç adımdan sonra gidecek hiçbir yerim yoktu. Affan belki kardeşinin yanında kalmak isteyecekti ama ben belki Bursa'ya gidebilirdim, en azından buradan uzaklaşabilirdim. Yani... babası açık açık kalbimi isterken nasıl kalacağım ki?

Merdivenleri çıkıp hastaneye geri girdim. Affan'ın beni aramaya başladığını hissediyordum, birkaç dakikalık yokluğumu hissetmiş midir? Üç katı çıkıp merdiven bitiminden dönerken, "Size söylemiştim," diyen kadın doktorun sesini duydum. Yavaşlayarak başımı çıkardım. Kadın doktor, bu tarafa yakın duran Affan'a doğru yürüyünce Affan kendisine döndü. "Özel olarak konuşmuştuk, Milena Hanım'ın kalbi çok özel."

İyi yerden bakılırsa hoş bir iltifat ama kötü yerden bakıldığında, Doğa için ayrıcalıklı bir kalp.

"Bu konuyu kapatmıştım," dedi Affan.

Olmayacağını mı söyledi? İçeride, ben gittikten sonra mı?

"Belki kendisi de bilse, sebebini merak eder, ya da bizlere söyler." Konuşma, anlamadığım şekilde ilerledi. "Kalbi, sadece Doğa ile değil, birçok kalp ile eşleşebilir. Doku belirteçleri beklenenden çok fazla uyumlu, yüksek eşleşme potansiyeli olan birisi."

Affan'la beraber dinledim ama acaba o benden daha mı çok şey anladı? Çünkü ben yeterince anlamadım.

"Onun kalbinin sağlıklı olduğunu söylediniz," dedi Affan, tek nefeste. "Kalp ritmi, kalp kasları ve diğer şeyler... Onlar iyiyse gerisinin önemi yok."

"Ama anlamıyorsunuz," diyerek üsteledi doktor. "Sizin için bu kulağa normal gelebilir ama çok sıradışı şeyden bahsediyoruz. Buna sebep olan şeyi biliyorsa bizimle paylaşabilir, ya da biz bazı testlerle sebebini anlayabilirsek..."

"Lal bir deney değil. Bir daha asla olmayacak."

Konuşmanın devamını takip edemedim. Bilinmezlik, güvensizlik hissiyle arkamı dönüp geldiğim yolu geri döndüm. Özel olarak aralarında bir konuşma geçmişti öyle mi? Affan bana hiç böyle şeyden bahsetmemişti, anlamak için zamana ihtiyacım vardı. Sıradışı mı bulmuştu kalbimi? Yüksek eşleşme falan üstelik... Ne anlama geliyordu, Doğa ile uyduğu gibi kalbim birçok insanla da mı uyuyordu?

Serin havaya çıkıp hastaneden uzaklaştım. O kadar iyi gelmiyordu ki burada olmak, gecenin yarısı umurumda değildi. Ambulans ve araçlar arkamda kalırken kürkümü giyinmeye başladım, saçlarımı önümden çekip sol taraftaki sokağa girdim. Kalbimde bir sorun yoksa sebebi neydi? Hem sağlıklıyım hem de normal dışı mıyım? Ama neden, neden...

Yere bakarken yavaşladım.

İlaçlar mı? Gerçekten ilaçlar mı?

Yok hayır, onlar... onlar ne ilacı ki? Ben biliyor muydum? Bedenim o kadar çarpık, garip, uyumsuzdu ki seneler geçmesine rağmen ilaçların bana tam olarak n'aptığını anlayamıyordum.

Yani kalbimin Doğa ile uyumlu olması tesadüf değil miydi? Herhangi birisiyle de mi...

Arkamdan bir araba yaklaştığını fark edince yolun ortasından yürüdüğümü anladım. Hayatımı, ancak o kalbimi tüm güçleriyle almayı denediklerinde sonlandıracaktım, böyle kazayla değil. Kaldırıma doğru geçerken arabanın yavaşladığını fark ettim ve omzumun üstünden bir baktım. Kaldırım kenarına doğru yanaşan aracın ışıkları karanlıkta gözlerimi almıştı. Başımı yana eğip etrafımıza baktım ama ne ev ne de bir yer vardı arabanın duracağı. Yolun ortasında, kenarında...

Araba tamamen durunca geriye doğru bir adım attım, önüme dönüp normal şekilde yürümeye devam etmek istedim ama araç kapısı aralanınca bir güdü beni harekete geçirdi. Üstüne düşünmeden tehlikede olduğumu hissettim ve arka kapıdan bir adamın süratle inip yürüdüğünü görünce arkamı dönüp koşmak için hazırlandım. Cebimden telefonumu çıkararak kaldırım köşesini geçtim ve tüm gücümle uzaklaşırken, yere vuran darbeli adım seslerini duydum. Ekranımı takip edip arama rehberine girdim ama Affan'ın ismine dokunamadan, vücudum çevrilip yanımdaki duvara yapıştırılınca çığlık attım. Tüm parmaklarımı ekranıma rastgele dokunup arama başlatmaya çalışırken, boynumda çok güçlü bir acı hissettim.

"Dur, dur lütfen... Sen kimsin Allah'ın cezası..."

Yakıcı his kafamın diplerinde elektrik gibi bir uyarılma oluşturdu. Uyuşukluk bir saniyede bedenimi zayıflattı. Düşerken bile ayaklarımı yere sağlam basmaya çalıştım ama iri bir gölgenin üstüne yalpaladığımda, parmaklarımın doğru aramayı başlattığını anladım.

"Lale?" dedi Affan'ın sesi, ben olduğum yeri terk ederken.

💨

Çok üşüyerek uyandım ve gözlerimi açmadan Affan'ın burada, etrafımda olmadığını anladım. O yanımda olsaydı, kaldığım yeri ısıtırdı, bu kadar soğuk bırakmazdı.

Vücudumun sol tarafımdaki darbe acısı bana yaşadığım son anları hatırlattı. Yumuşak bir yüzeyde yattığımı fark ettirmek bile beni birazdan olacaklara hazırlayamazdı. Gözlerimi açmadan önce bir nefes aldım ve sonra etrafıma baktığımda basık, perdelerin kapalı olduğu odada buldum kendimi.

"Yine mi?" diyerek sızlandım.

Hayatıma kaçırılarak devam edecektim galiba.

Başımı kaldırarak bedenime baktım, kıyafetlerim yerli yerindeydi. Duvara çarpıldığımı hatırlıyordum ama kim olduğunu görmemiştim ki. Geniş bir yatakta, koyu renkli ama modern mobilyalar arasındaydım. Derhal pantolon ceplerimi kontrol ettim, tabi telefonum yoktu.

"Bu kez Rauf'da olamaz, onu kapattılar, ortalıkta bile yok..."

Kalkıp odadan çıkmadan önce etrafımda kendimi koruyacak bir şey aradım. Koyu gri komodini açınca yarım şişe parfüm buldum, onu aldım. Şişesi ağırdı, işime yarayabilirdi. Oda kapısını açtığımda kare şeklinde, geniş holle karşılaştım. İkinci katta olduğumu anlayıp merdivene yürüdüm, basamakları inerken de alt katı görüp afalladım. Eee, burası çiftlikti, Kerim ve Emir'in kaçtığı çiftlikti.

Gözlerim çevrilirken duraksadı.

Rauf.

Yine ve yine...

Ya benim ölümüm bu adamın ellerinden olacaktı, ya da artık bu adamın ölümü benim ellerimden.

Çiftliğin geniş pencereleri vardı, orada durmuş, bana bakıyordu. Ne kadar nefret etsem de onun her zaman giyimine kuşamına, görünüşüne önem veren bir adam olduğunu görüyordum. Bu kez ise paspal, oldukça dağınık görünüyordu. Yorgun olsa da bana duyduğu öfke gözlerini oldukça ısıtmıştı. Elinde bir cam şişe vardı, alkol alıyordu.

Tüm bunlar onu normal halinden de tehlikeli kılmıştı.

Basamakları daha yavaş inerken, "Yine mi sen?" dedim, bıkmış bir ses tonunda. "Patronun seni kapatmıştı, bu kez nasıl kurtuldun? Şu yüzünün haline bak, ölecek kadar dayak yedin, neden hâlâ peşimi bırakmıyorsun?"

Onunla çok kez bağrışmış, öfke içinde konuşmuştuk ama faydasını görmemiştim. Artık gerçekten beni anlamasını istiyordum, peşimi bırakmasını.

Bu kez o da bağırmadı, boğuk bir sesle, "Doğa'yı kaybedecektim," dedi. Onun Doğa'ya olan duygularını hiç düşünmemiştim ama gün geçtikçe, Güven Koral'dan çok Rauf'un endişe verici olduğunu anlıyordum. "Senin yüzünden ölecekti."

"Onu seviyor musun?" diye sordum.

Hakaret etmişim gibi gözleri açıldı. "Seninle başka ne derdim olur lan!"

"O zaman umarım ölür!"

O kalbimi alıp yaşamayı hayal etse de ben Doğa'nın ölmesini istemezdim. En çok Affan için, diğer bir kardeşini de kaybetmemesi için. Fakat bu hayduttan o kadar ve o kadar bıktım ki, canını yakacak ne varsa söylemek istiyordum.

Gerçekten umduğum gibi, bu dileğim onun canını yaktı. Bana doğru süratlenmeye başlayınca geriledim ve aynı anda elini suratıma savurunca, yanağımda patlayan acıyla bağırdım. Yumruk mu tokat mı olduğunu bile anlamamıştım. Geriye sendeleyip arkamdaki elimi çıkardım, parfüm şişesini kafasına fırlatıp kırıklardan kaçarken, onun da bağrışını duydum. Etrafı baskın, hızlı bir parfüm kokusu sardı.

Gürültülü cam sesleriyle beraber elini kafasına götürüp küfretti. "Kafamı patlattın!"

"Artık bana dokunma!" diye çığlık attım, yanağımı tutarak mesafeyi açtım. "Sen insan gibi konuşmayı bilmiyor musun?"

"Sen laftan mı anlıyorsun ki?"

"Kalbini ver demenin neyini anlayayım? Kalbimi vermeyeceğim, asıl sen anla!"

Başını tutarak koltuğa kadar ilerledi, kenarına yaslanıp üstündeki gömleği çıkarmaya başladı. Yüzümü yakan acıyla daha da uzaklaştım ama gömleğini dertop edip kafasına bastırdı, şakağından aşağıya kan sızdı. "Doğa'nın vakti azalıyor, bir an önce bu işin bitmesi gerekiyor."

Anlamıyor, bu dünyada yalnız ben kalmışım gibi konuşuyordu. "Bak, başka uyumlu kalpler de vardır, ona yardım edecek başka insanlar."

"Sen yapacaksın," dedi, elindeki şişeyi kaldırıp biraz daha içti. Göz bebeklerinin etrafındaki kırmızılık, aldığı haberin onu ne denli etkilediğini gösteriyordu. "Oğlun bu aileden bir can aldı, sen de karşılığını vereceksin."

"Oğlum suçsuz ama bu işinize gelmediği için kabul etmeyeceksiniz." Bunları defalarca anlattım ve konuştuk, beni bu kez neden tutuyordu? "Affan kaybolduğumu fark etmiştir, aklına ilk sen geleceksindir. Bu kez gerçekten öleceksin, belki bu yüzden beni alıkoyman iyi bile olmuştur. Sahi, nasıl yaptın? O araçtan inen sen değildin, arkama bakamadım ama sen olsaydın hissederdim, üstelik kapatıldığın yerden yalnız kaçmış da olamazsın..."

"Hayret bir şey, ne çok konuşuyorsun!"

"Anladım, yaşlı olduğun için çok gürültüyü kaldıramıyorsun ama stres altında susmak nedir bilmiyorum! Üstelik canım çok yanıyor, yanağımı çok acıttın! Neden bana vurup duruyorsun, neden!" Bunu söylememeliydim, gerçekten de. Çünkü Affan'ın da dediği gibi kimse canımın çok acıdığını bilmemeliydi, hem de Rauf hiç...

"Doğa'ya yaptığından sonra vurmak değil, seni kendi ellerimle öldürmek istiyorum." Kafasındaki gömleği çekip fırlattı ve kan birikintisi çenesinden sızdı. "Günlerdir ona ulaşamıyorum, konuşamıyorum. Her şeyi mahvettin, ailesine söylemek için doğru zamanı bekliyordu."

"Bana ne?" Yani bu kadar cevap yeterdi ona, uzun konuştuğumda da anlamıyordu.

"Seni ilgilendirmiyor öyle mi?" Yaslandığı koltuktan doğrulup yanağındaki kan damlalarını sıyırarak üstüme doğru yürüdü. "Tek amacının Doğa'yı kurtarmak olduğunun farkında değil misin? Senin bir önemin yok, hayatın da yok! Neden kabul edip kolaylık sağlamıyorsun?"

Neden bu kadar talihsizim, bu da mı babam yüzünden? İlaçlar olmasaydı kalbim şimdiki gibi olmaz, Doğa ile uymaz mıydı? Benden alacakları hiçbir şey olmadığında Affan'da mı olmazdı acaba?

"Benim bir hayatım var."

"Hani nerede? Hayatsızsın sen. Eşin de bırakıp gitti. Aylar oldu, arayıp soranın yok."

Hiç de acımadı canım... öyle boşuna konuşmasın.

"Ayaz, oğlum ve..." şey, adını söylemeden önce heyecanlandığım için bir duraksadım. "Bir de Affan."

Her şeyi zorlaştıranın bu olduğunu biliyordu, Affan ile aramdaki hisler. Aramızda değil mi... Düşünürken ortamdan kopuyordum, savunmasız kalmamak için Affan'ı düşünmemeye çalıştım ve Rauf'un koltuğa kadar gerilemesini izledim. Yığılır gibi oturarak baş salladı.

"Anlamıyorsun kızım, anlamıyorsun. İkinizden birisi ölecek, başka çaresi yok."

Beni öldürmek istiyor ama Affan neden ölsün ki? Onun canı neden yansın ki? Kini, nefreti mi sebep olacak buna?

"Affan'ı mı öldüreceksin? Sen ona dokunamıyorsun bile?" Alaycı şekilde yüzündeki yaraları gösterdim.

O da benim tuttuğum yanağıma baktı. "Sana dokunuyorum. Bu zaten ona dokunmak."

Titreme çenemin altından vurdu ve Affan'ın ona olan nefretini içselleştirdim. Bu hafife alınacak bir adam değildi, üstelik aşıkken.

"Ve bu ne kadar devam edecek?" dedim, yutkunarak. "Affan seni bu kez öldürecek."

Yüzüne dokunarak yaralarının üzerinden geçerken kin dolu nefes fışkırdı ağzından. Başını ağır ağır salladı. "Affan'dan söz ediyorken... Geçtiğimiz gün neredeydi biliyor musun?"

"Nerede olduğunu sen nereden biliyorsun, ne zaman kaçtın?" Güven Koral'ın haberi var mıydı, eğer Affan'a söylerse Affan Rauf'un beni alıkoyduğundan emin olurdu.

"Bazı dostlar edindim." Açıklayıcı olmadı ve cam şişeyi ağız hizasına kaldırıp yarılayana kadar içti. Daha çok içip sarhoş olsa evden ayrılmam kolaylaşabilirdi. "Affan bir hastanede bulundu, peki neden biliyor musun?"

Bu salak beraber gittiğimiz hastaneden mi bahsediyordu, anlamıyordum. Elimi yanağımdan indirdim ve çizmelerim üstünde bir adım yaklaşıp kaş çattım. "Seni öldürdükten sonra koyacağı bir morg bakmıştır."

Şişeyi ağzından sesli olarak ayırıp burnunu çekti. "Bence benim değil, kendi ölümünü düşünüyordu."

Daha örtülü, kafa karıştırıcı konuşabilir miydi acaba? "O neden ölsün ki? Yine bir şeyin peşindesin demek ama ben duymak bile istemi..."

"Doğa için kalp uyum testleri yaptırdı."

Bir kulağımdan girdikten sonra diğerinden çıksa ne güzel olurdu ama bir dakika boyunca zihnime çakıldı kaldı duyduklarım. Yüzüm nasıl bir hale dönüştüyse, gülerek beni kendime getirdi. "Yalancı," dedim, ben de ona gülerken. "Ailesinden hiçbirinin kalbi zaten uymuyor, en başında söylemişlerdi."

"Evet, ben dahil herkes test yaptırdı geçtiğimiz zamanda." Ne kadar gülerse gülsün gözlerine çöken acı eksilmiyordu. "Ama Affan test sonuçlarını hatırlamıyor."

"Ne diyorsun be sen?" Nasıl yalandı bunlar? Hepsini de düşünmüş, soracağım her sorunun yalanını düşünmüş. "Affan neden böyle test yaptırsın?"

"Ben de çok şaşırdım ama demek ki senin çaresiz kalacağın bir duruma karşı önlemini anlamaya başlamış." Cam şişeyi çenesinin altına yasladı. "Ne dersin? Senin yerine kalbini mi vermek isteyecek?"

İstemek mi? İstemek öyle mi? Benim yerime mi? Yalan bile olsa, dinlemesi ne kadar zehirliydi, kusturacaktı beni.

"Veremez, kalpleri uymuyor!"

"Affan, kalbinin kardeşiyle uyumlu olduğunu hatırlamıyor desek daha doğru olur..."

"Siktir git!" diye korkuyla çığlık attım. "Uyumlu falan değil yalancı pislik! Bir oyun oynuyorsun değil mi? Neler geçiyorsun o aklından, kalbimi kendi rızamla vermem için mi bunlar?" Tabii ki öyleydi, beni kandırmak istiyordu. Korkmakta boşunaydı, kendisi için tatlı yalandı bunlar.

"Neden ağlamak istiyorsun?" dedi, kahkahası omuzlarını sarsmaya başladı. "Sana özgürlükten bahsediyorum, farkında değil misin?"

Ağlıyor muyum? Beni bir daha mı ağlattı? Üstelik bu kez yalanlarıyla. Ne çok aptalım, ağlamayı kessem iyi olur.

"Kimse böyle bir şeyden söz etmedi," dedim ona, sesim titreyince çenemi sertçe sıktım. "Affan'ın uymaz ki, neden uysun?"

"Salak mısın sen?" dedi, dişleri arasından. "Genetik yakınlığın etkisi var."

Kardeşlerdi ama bu uyacağı anlamına gelmezdi. O zaman babasıyla da uyabilirdi, o kalbini verip bizi eziyetten kurtarabilirdi. "Bir yanlışlık vardır, hem Affan'ın göğüs kafesi daha büyüktür, kalbi Doğa'ya nasıl uysun?"

"Mükemmel eşleşme değil ama kan grupları aynı. Bak, hasta olduğundan beri Doğa'nın hastalığı hakkında her şeyi öğrendim. Kalp naklinde böbrek nakli, ciğer nakli gibi seçici uygun donöre ihtiyaç yok. Çapraz eşleşme testlerinde uyum varsa birçok kişinin kalbi olabilir."

O kadar şey bilmiyordum, gerçekten ben nasıl bilebilirdim. "Tamam işte, madem daha kolay, başkasının kalbini alın!"

"Salak mısın, kim kalbini verir! Bu böbrek nakli gibi mi? Birinin kalbini vermesi ölmesi demek! Ayrıca beyin ölümü gerçekleşmeden kalbin alınması mümkün değil!" Sinirden mi alaycılıktan mı gülüyordu anlamıyordum, sanki kendisi kadar şey bilmemem onu öfkelendiriyordu. Ya da kendisinin bu kadar şey bilmek zorunda kalması. "Bekleme listesini mi bekleyeyim? Yıllarca mı? Doğa'nın vakti yok! En ulaşılabilir kalp seninkisi, anlıyor musun? Ve de... yardımcı olursan Affan'ınki."

Benim suçum ne peki? Ya da günahım mı? Öyle bir hayata hapsoldum ki, suç bile işleyemiyorum, günah sayılacak bir şey bile yapamıyorum.

Rauf ayağa kalkıp yaklaşırken, "Madem sen bu kadar şey biliyorsun, Affan neden bilmesin ki?" dedim. "Sen biliyorsun o mu bilmeyecek yalancı!"

"Çünkü öğrendikten kısa bir süre sonra unuttu." Göz kırptı.

"Bunu da mı unuttu?" Hafızasını kaybettikten kısa süre önce mi öğrendi yoksa, o yüzden mi hatırlamıyor? Neden bunları düşünüyordum ki? İnanmaya mı başladım? Kafam o kadar karıştı ki.

"Affan yurt dışına geri dönecekti ama burada kalması gerekiyordu, çünkü kardeşi için en yakındaki kalp kendisiydi." Affan'ın kendisinden bile duymadığım şeyleri söyledi ve sonra ilk kez paylaşıyormuş gibi fısıldadı. "Hatırlamadığı bir hayata dönemezdi, dönmemesi için unutması gerekiyordu, ben de gerekeni yaptım."

Bu kez doğru söylüyordu, yanlış anlamıyordum. Zaten o da gözlerimin içine bakarak, biraz gurur duyarak, kibirlenerek bahsediyordu. Ve bu sandığım şey olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşüyordu.

"Sen yaptın," sözcükleri dudaklarımdan çıkınca o da anladığımı anladı. "Affan'a hafızasını kaybettirdin."

"Kardeşini terk etmemesi için yaptım, çünkü kendi rızasıyla kalmazdı, belki kalbini bile vermezdi..." Doğa'yı çok sevdiği için mi Affan'ı sevmiyor, kalbini vermeden gitmeyi düşündüğü için mi? Affan test sonuçlarını öğrendiğinde ne hissetti? Kalbini vermek mi istedi? "Hiç öyle fedakar birisi değil, ona hiç güvenmedim! Ama şimdi kendi kardeşi için bile değil, senin için kalbini vermeyi düşünüyor."

"Hasta..." onu göğsünden ittiğimde elleri ellerime çarptı, öfkeyle tısladı. "Affan'a n'aptın hasta piç?"

"Üzüldün mü? Neden, senin için de kalbini verecek, yaşayacaksın!"

"Asla asla!" Haykırarak onu boğazlamaya çalıştım, tırnaklarımı var gücümle batırdım. "Her şeyi anlatacağım ona, asla ölmesine izin vermeyeceğim!"

"O halde sen ve çocuğun ölürsünüz." Ellerimi tutup uzaklaştırdığında karşı koyamadım, çünkü yaşadığım şok yüzünden geç fark ettim. Beni taklit ederek boynuma sarıldı. "Gidip söyle ki, ölsün öyle mi? Bana uyar, demek onun ölmesini istiyorsun!"

"Senin ölmeni istiyorum sik kafalı!" Dizimi kaldırdım ama anlayıp alt vücudunu geri çekti. "Test sonuçlarını zaten öğrene..."

"Engel olurum," dedi gözlerimin içine bakarak. Sanki daha iyi anlatması gerekiyormuş gibi yaklaştı. "Affan kalbini kardeşine verebileceğini öğrenmez, sen de bu sırada beyin ilaçlarını kullanır ve ondan habersizce bu işe son verirsin. Ayaz'a da Affan bakar, mutlu son."

"Sen Allah'ın bir cezası mısın?" Ama ben... ben gerçekten ne günah işledim ki?

"Ya sen ya da Affan." Boğazımı bıraktı ki, yutkunayım. Beni bıraktı ki, o an değil, daha sonra, sevgilisi için öleyim. "Benim için fark etmez, sadece birinizi seç."

"Ölmek için mi?" dedim. Ölmek için kimi seçerdim? Affan o seçimi bana bırakır mıydı?

"Yaşaması için."

DEVAM EDECEK.

Lal kimi seçer diye sormayacağım, o Affan'la ilgili hiçbir şeyi aklıyla düşünemiyor.

Benim eeeen sevdiğim karakterlerim ya öldürdüğüm ya süründürdüğüm karakterlerimdir. Affan ve Lal'i ne kadar sevdiğimi siz düşünün...

Şaka bir yana gerçekten çoooook seviyorum. Ben her karakterimi severim tabii ki ama hikâyelerinin tümünü bildiğim için onlara karşı içimde derin bir şefkat duygusu var. Umarım sizlere de onlara olan sevgimin yoğunluğunu yazarak aktarabiliyorumdur.

Yeni bölümü ne zaman okumak istersiniz? 🤎💚