0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

30. İHANET.

Yazı Boyutu
100%

Merhabaaa<33

Nasılsınız? Tatiliniz başlıyor, umarım her şey gönlünüzce oluyordur. Sizi seviyor, keyifli okumalar diliyorum. Yorum yapmayı unutmayın. 🤍

30: İHANET

Lalelerim solmadan eve dönmeliyim.

Hâlâ benden bir seçim yapmamı beklediğine inanamıyordum, kalbim hakkında bir söz sahibi olamadığımı o da farkındaydı. Güneşin doğuşunu görmek istemiyordum, bu ne kadar süredir uzakta olduğumu hatırlatıyordu. Artık neyi sevdiğimin bir önemi kalmamıştı ama... güneşin doğmasını da sevmiyordum.

Gecelerin daha uzun olmasını istiyordum, yeni bir günün başlamasını değil.

Rauf üst kata kaybolduğundan beri koltukta, kendimi savunmama yardım edecek bir bıçakla koltukta oturuyordum. Gitmeyi denediğimde kapı kilitliydi, kırmayı denediğimde de camlar çok güçlüydü. Beni, dudaklarımdan ya kendi ismim ya da Affan'ın ismi çıkana kadar bırakmayacaktı.

Başımı eğip elimdeki bıçağa baktım. Benden ölmemi isterken kendisinin yaşamayı hayal etmesine dayanamıyordum.

Hâlâ söylediklerine tam olarak inanmış değildim, illaki bir yerde yalan söylediğini düşünüyordum. Hikâyeyi, kendi sonunu düşünerek yazdığına emindim. Ama nerede yalan söylediğinden emin olamıyordum, Affan'ın hastaneye gittiği mi doğruydu ya da kalbinin uyduğu mu?

Belki hiç hastaneye gitmedi. Kalbini vermeyecek.

Belki hafızasını sildiği hakkında doğru söylüyor ama kalbinin uyduğu hakkında da yalan.

Hafızasını kaybettiği için Affan'ın ne kadar zorlandığını biliyordum. Komaya girme ve Doğa'nın bahsettiği şiddete uğrama ne zaman olmuştu? Hafızasını kaybetmeden önce mi sonra mı, Doğa gerçeği biliyor muydu? Affan kaybettiği kardeşini bile hatırlayıp yas tutamamıştı, tüm sorumlusu gerçekten de Rauf muydu?

O kadar ilacı düzenli olarak Affan'a nasıl ulaştırıp içirmişti?

Uzun zamandır oğlumdan başkası için endişe duymuyordum, bu yüzden de Affan için üzülüp yıprandığımda nasıl üstesinden geleceğimi bilmiyordum. Onun kendisi için üzülebileceğinden daha fazla üzülüyordum ona. Çünkü ben bile hâlâ bilmiyorum Affan'ın kalbini neler kırar ama ona dokunan herhangi bir şey... beni gerçekten çok kırar.

"Affan o kadar aradı, o kadar aradı ki artık telefonun şarjı bitti."

Rauf'un sesi üst kat merdiveninden alçalarak bana ulaştığında elimdeki bıçağı arkama doğru sakladım. Baktığımda yeni bir pantolon ile siyah gömlek giydiğini, saçlarını düzelttiğini gördüm. Perişan halini düzelmeye çalışıyordu ama el hareketleri bile ağır, uyumsuzdu.

Elinde iki kez salladığı telefonuma baktım.

"Ona bir açıklama yapmam lazım," diye fısıldadım kendi kendime.

"Benim yanımda olduğunu söylemeyeceksin herhalde." Karşıma kadar yürüdü, üzerinden alkolle karışık sabun kokusu geliyordu. Bu pislik benim olduğum evde bir de duş mu almıştı? "Affan kalbini kız kardeşine verebileceğini öğrenirse senin için bunu yapabilir, konuşmuştuk."

Gözlerimi kapayıp açtım, uykusuzluktan kirpik diplerime acı saplanıyordu. "Babası ve Doğa... buna asla izin vermez."

"Konu Affan'ın senin için ne yapabileceği, ailesi değil."

"Affan benim için... kendi canından neden vazgeçsin?"

"Deneyip görelim mi?"

Bıçağı arkama saklayarak kalktım ve karşısında yer alırken, "Affan'ın hafızasını nasıl silebildin?" dedim. Onun hayatına, sırf kalbini alabilmek için dokunmuş olmasını hâlâ idrak edemiyordum. "Affan seni kendisine bile o kadar yaklaştırmıyor, nasıl birden fazla kez ilaç içirebildin?"

Pişmanlık duymuyordu, hatta biraz kibirleniyordu. Dudaklarımda yaralar varmış gibi, Affan'la ilgili söylediğim her bir sözcük beni yaraladı. "Neden soruyorsun, inanmadığın için mi?"

"Affan'a nasıl o kadar yaklaşabildin, senin elinden su bile içmez ki."

Gömleğinin yakalarını birleştiren son düğmeyi de ilikledi. "Müjgan haftada bir iki kez Bursa'ya gider, onun evini temizler, yemeğini yapardı. Senin de tanık olduğun gibi onu her zaman ben getirir götürürdüm."

Kafamın içindeki vızıldama sesinden sonra onu duymamaya başladım, hatta kendi nefes alışverişimi ve kalp atışımı bile. Benim için değil ama başkaları için Affan'ı sevebilmesi için çabalamaları gerektiğini biliyordum, kendisini sevdiren birisi değil ama... ondan nefret eden birinin bile yapacağı şey değildi bu.

"Müjgan?" diye fısıldadım. "O kalpsiz ha..."

"Şimdi inandın mı? Nasıl yapabildiğime inandın mı?"

"Onu sen mi dövdürdün?" İlaçları içerken değil ama kendinden geçilecek kadar dövüldüğünde canı gerçekten yanmıştır değil mi? "Neden, peki onu neden yaptın? Yoksa Doğa yalan mı söylüyordu..."

Doğa'nın adı geçtiği an, "Sus artık!" dedi. Beni öptüğü gece Affan'ın beni karanlıktan nasıl çıkardığını hatırlıyordum; sabır ve sakinlikle yapmıştı. Rauf'sa şokumdan beni, kollarımdan sarsarak çıkarmaya çalışıyordu. "Doğa ölmek üzere, anlıyor musun! Seni daha fazla bekleyemem, vaktim yok, onu kaybedemem! Korktuğun oğlun mu, söz veriyorum hiçbir şey olmayacak."

Ayaz...

"Olmayacak," diye tekrarladım.

"Evet, senin arkandan ona kimse dokunmayacak."

"Olmayacak, çünkü ben yaşayacağım," dedim.

Kollarımı sıkmayı bıraktı. "Yaşamak mı?"

Gözlerimi kırpıştırarak onun yüzüne doğru kaldırdım. "Kendimi seçiyorum."

"Ne?" Beni tutmayı bıraktı. Eğer zaten bir kere daha sarssaydı bıçağımı arkadan çıkaracaktım. "Ne için kendini seçiyorsun?"

"Yaşamak için."

Ölmemi bekliyordu, ölmek için de kendimi seçmemi. Ne sanıyordu, Affan'a ı o kadar sevdiğimi mi? Öyle sanıyor değil mi?

"Yani... Affan'ın ölmesini mi seçiyorsun?" Doğrulayıp emin olmaya çabalıyordu, belki de kelimeleri yanlış seçtiğimi düşünüyordu. "İlacı o mu içecek, onun kalbini vermesini mi istiyorsun?"

"Evet."

Kaşlarını kaldırıp yüzümü yakından inceledi. Dudağında yarım, tatsız bir gülümseme oluştu. "Affan'a ilaçları mı içireceksin?"

"Oğlum ve kendim hayatta kalıp özgür olacak mıyım?"

"Beni şaşırttın." Yanağını kaşıyarak bir daha dikkatini yüzüme verdi, sanki gerçek seçimimin bu olduğundan emin olmaya çalışıyordu. "Başarırsan, Affan'ın beyin ölümü gerçekleşirse sen ve oğlunla kimsenin işi olmaz."

"Doğa abisinin kalbiyle yaşayabilir mi, senin aklın bunu nasıl kabul ediyor?"

"Kimseye söz hakkı tanımıyorum." Bence ruh hali iyi değildi, gerçek anlamda psikolojisini yitiriyor olabilirdi. Gerçekten her şeyi yapabileceğini sanıyordu. Yapamıyor da diyemiyordum ama bir yere kadar değil mi? Ben ölene kadar istediği her şeyi yapacak mı? "Bırak, sen de yaşa, Doğa'da. Zaten kardeşi, Affan bu fedakârlığı yapmalı değil mi?"

Bu adam kafayı yemiş, orası ayrı ama...

"Gerçekten uyuyor mu yani?" dedim, korkuyla.

"Ne anlatıyorum burada?" dedi. "Kardeşine kalbini verebilir, tabi riskli olacak ama... bir şekilde hayatta tutar Doğa'yı."

Doğru olmasa ilaçları içirmekte de ısrarcı olmazdı değil mi? Doğruysa n'apacağım? Hayır, Rauf'u durdurmak değil, mesele Affan'ı durdurmaksa n'apacağım? Evet, gerçekten kalbini kardeşine verebileceğini öğrenmemeli.

"Affan kalbini vermeyi düşündüyse... bana neden bunları anlattın ki?" diye sordum, aklım bunu almamıştı çünkü. "Verdiğinde mutlu olmayacak mısın?"

"Ona hiç güvenmiyorum." Affan'a gerçek bir düşmanlık besliyor gibi, yüzünü buruşturdu bahsi geçince. "Doğa'yı sevdiğinden bile emin değilim. Onun karar vermesini ve keyfini bekleyemem, bir an önce ilaçların içilmesi lazım."

"Beyin ölümü için..."

"Evet, o ilaçları Affan'a içireceksin. Madem bu kadar yakınsınız, zor olmayacak."

Ona cevap vermek bile istemiyorum, onu anlamak ve doğruyla yanlışlarını ayırt etmek istemiyorum. "Affan'ı istiyorum," dedim sesli olarak. Sadece bunu.

"Bak, paniklememen lazım." Ses tonu değişmişti, demek o kadar endişe verici görünüyordum. "Hayatın ve oğlun daha değerli değil mi? Eşin var, yanına gitmene yardımcı olurum."

Benim bir sözümü daha dinlemeden oda içinde hareket edip uzaklaştı. Görmeyen gözlerle onu takip ederken meyve bıçağını pantolonumun beline saklayıp kıyafetimle örttüm. Rauf dört köşeli orta sehpaya ulaşıp bir siyah poşet aldı ve yanıma geri dönerken içini açtı. Çıkarıp avucuna aldığında ne olduğunu hemen anladım.

İlk kez o evde gördüğüm beyin ölümü ilaçlarıydı.

Benimle Bursa'ya kadar gelmişti.

Affan onu benden alıp çöpe atmıştı.

Ama tabi, onda daha fazlası vardı değil mi? Bu ilaçların, ona yardımcı olacak ilaçların hep daha fazlası. Doktor olduğu için mi bu kadar ilaca ulaşabiliyordu, bunların yasadışı olduğuna emindim. Ve dakikalardır emin olduğum diğer şey de şuydu; yazlıkta bana, Affan'a verdiği unutkanlık ilaçlarından vermişti. Hatırlamıyordum ama yaptığına emindim.

Nasıl akıl edip düşünememiştim Affan'a da yapmış olabileceğini.

"Her gün alırsa belirtileri çok çabuk ortaya çıkar," diyerek ilacı geri koyduğu poşeti bana uzattı. "Günde bir tane, yemekle alabilir. İçecekle de olur; toz şeklinde eriyebiliyor."

Gerçekten yapabileceğimi mi düşünüyordu? Affan'a bunu yapabileceğimi?

"Belirtiler mi?" dedim, aklımı kullanıp biraz anlamaya çalışarak. Üstelik birden fazla şey mi yapacaktı? İnsanın beyni ölürken işlevlerini, duygularını, sinirlerini sağlıklı tutabilir miydi ki? "Canım mı yanacak? Yani... canı mı yanacak? Ne kadar kullanacak ki bu ilacı?"

"İçmeye başladıktan iki hafta sonra ancak gerçekleşir beyin ölümü." Ellerini omuzlarıma koydu, yakınmışız, artık birbirimize yardımcı olacakmışız gibi delice davranması yok mu... "Telefon numaranı aldım, sana ulaşacağım tamam mı?"

Poşeti tutan elime baktım, bir poşete dokunma hissini neredeyse unutmuştum. Neden kalbime başka türden bir şey olmamıştı, ellerime olduğu gibi mesela? Hissizleşseydi ya, ne tutmuştu onu?

"Şimdi seni hastaneye geri bırakacağım, yanımda araba var." Ellerini çektiğinde tiksintiyle gözlerimi yumdum. "Affan'a bir yalan bulursun, olur mu? Hastaneden kendi kendine uzaklaşmışsın zaten, kameralara bakmışsa da bir şey bulamamıştır henüz."

Affan çok haklıydı değil mi? Hastaneden ayrılsan beş dakika sonranı bile düşünemiyorum demişti. "Beni kim aldı?" diye yeniden sordum. "Edindiğin dost kim? Affan'ın başka bir düşmanı mı?"

"Umarım ona düşmanlık besleyen adam, Affan'la işim bitmeden öldürmez onu."

O adam mıydı? Affan'a da yakın zamanda bahsettiğim, iki kere gördüğümü hatırladığım o yabancı. Affan ve ben onun karısının Affan'ın indirdiği uçakta öldüğü kanısına varmıştık, eğer öyleyse gerçekten onun peşini bırakmaya niyeti yoktu demek.

Rauf'u Affan'a karşı kullanacaktı.

Onu korumam gerekirdi ama nasıl? Affan kendini korumayı çok önemsiyor muydu?

"İlaçların saati önemli değil, gününü şaşırma yeter."

Bu orospu çocuğu hâlâ ne konuşuyordu ya...

Affan'ın yanına dönmek istiyordum, kendisine çok ihtiyaç duyuyordum. Ağrıyan göğsümü ovalayarak kapıya yürüdüğümde poşeti taşıdığım için ikna olduğumu düşündü, peşimden geldi. Üstünde taşıdığı anahtarı çıkarıp kapının kilidini açınca nihayet dışarıya çıkabildim.

Önümden yürüdüğünde arkamdaki bıçağa uzandım, hemen uzanıp sırtını deşebilirdim. Ölse, ne olurdu ki? Hapse atılır mıydım? Affan beni korumaz mıydı?

"Hadi," diyerek arkasından beni kontrol edince bıçağı belimde bırakıp ilerledim.

Onun yanına oturmak bile istemedim, aracın arka koltuğuna yerleştim. Bu arabayı kendisine kim tahsis etmişti, kendi arabası mıydı? Peki neden çiftlikti, kendi evinde hemen bulunacağı için mi? Güzel, büyük araçtı. Elimdeki poşete eğilmiş, şaşkınlığım sebebiyle hareketsizce bakıyordum.

Her şeyden önce söylediklerinin doğruluğundan emin olacaktım. Gerisini ondan sonra düşünecektim.

"Piç."

Rauf, "Bana mı dedin?" diye öfkeyle soru yükseltti.

Bir daha, "Piç," dedim.

"Neyse... üzüntüne veriyorum, bir şey demeyeceğim."

"Affan senin yüzünden kız kardeşini hatırlayamıyor..." tamam, ben de ona dedim ki; hiç hatırlamasan ama bilerek unutturulması apayrı bir şeydi.

"Bence aileden en çok da Duru'yu seviyordu." Bunun sanki kendisiyle alakası yokmuş, bir talihsizlikten bahsediyormuş gibi konuşuyordu.

İlaç poşetini elimde sıkarak camdan dışarısına baktım. Hatırladığım kadarıyla bu yol uzun sürüyordu. Affan'a ne diyeceğimi bilmiyordum, ne yapacağımı da. Ve o gerçekten yaptı mı, kalbini Doğa'ya vermeyi düşündü mü? Yoksa sadece meraktan mı bazı testler yaptırdı? Belki babası istemiştir, o biliyor muydu?

Affan takip mi ediliyordu, Rauf onun hakkında bu kadar şeyi nasıl biliyordu?

Şehir merkezinden geçip hastaneye ulaşana kadar darmadağınıktım. Hayatlarının bu bölümünde Affan ile Ayaz'ı incitmekten nasıl koruyacağımı düşündüm. Rauf civarı kontrol ederek arabayı ara sokakta durdurdu, bana bakmasa olmazdı tabi. "Konuştuklarımızı anlatırsan Affan seni korumak için kendini öne atar, gerekirse kalbini verir."

Kendisine orta parmağımı göstererek araba kapısını açıp indim.

Kapıyı çarpıp kaldırıma gerilediğimde Rauf bana uzun uzun baktı, bundan sonrasını dilediği gibi kontrol edeceğinden emin değildi ama rahatlamış görünüyordu. "Telefon şarjını doldur, Doğa'yı sormak için seni arayacağım."

Araba uzaklaştığında poşeti titreyen elimde daha fazla tutamadım, ayaklarımın üstüne düştüğünde de eğilip hemen alamadım. Boğazımdan hıçkırık saçılsa da ağlamadım, eğilirken bana batmasın diye sırtımdaki bıçağı çıkardım. İlaçları poşetten çıkarıp pantolon cebime sığdırmaya çalıştım.

Bu adamı öldürmem lazım. Öncesinde de güçlü bir plan.

Etrafıma bakarak hastaneye yürüdüm ve ulaştığımda basamakları hızlı çıktım. Affan'ı özlemiştim. Gerçekten abartmıyordum. Zaten insanın iç sesi yalan söyler miydi ki? O nasıl iç sesinin olmadığını söylerdi, o zaman beni nasıl düşünüyordu? Nasıl, anlamıyorum.

Sen, hiç konuşmasan da benim içimde yankılanırsın Lal.

Madem öyle, konuşmasam da hisseder miydi?

Onu bıraktığım kata çıktığımda koridorun sessizliği gözüme çarptı. Güven Koral'ın hâlâ koltukta oturduğunu gördüm, Affan burada değildi. Ceketini elinde tutuyor, yorgun şekilde ensesini ovuyordu. Birkaç adımımdan sonra beni fark etti ve kafasını kaldırıp kaş çattı. "Neredeydin sen?"

O bıçağı buraya kadar neden getirdiğimi bilmiyordum ama çok derin nefes alınca belime battı. "Affan nerede?"

Beni inceledi. Çok huzursuz görünerek, "Geceden beri seni arıyor," dedi.

Off. Ona sarılmak istiyordum.

"Telefonumun şarjı yok." Gelene kadar o, rahat bir nefes alamayacaktım. "Arayıp çağırır mısınız?"

Ceketinin cebini karıştırıp telefonu çıkardığında kendimi duvara yaslayıp gözlerimi yere indirdim. Konuşmaya başladığında da kulak verdim. Burada olduğumu söyledi ve Affan her ne sorduysa, iyi görünüyor, diye cevapladı. Evet, gerçekten iyi Affan.

Affan yokken, babasıyla, Doğa yoğun bakımdayken kalmayacaktım.

Benimle konuşup nerede olduğumla ilgili soru soracak, belki kaçtığım için suçlayacaktı değil mi? Yok yok. Hemen döndüm arkamı ve en alt kata inip hasta bahçesine çıktım, kendimi zor taşıyarak banka götürdüm. Oturup öfkeyle ahşaba vurdum ellerimi. Onu iyi olduğum yalanına nasıl inandıracaktım? İnanılacak gibi değildim, ne söylesem inanırdı?

Hiç konuşmasam, sadece ağlasam. Yok yok, öyle de üzerim onu.

Biraz bekledim, arabanın geleceği yolu izliyordum. Nereye kadar gittiyse dönmesi vakit aldı ve aracı nihayet görününce kalbim ile ben öleceğiz sandım. İnip dışarıya çıkarken doğrudan bana baktı, vücudumu inceledi ve yaklaşmadan, elini arabaya yaslayarak orada kaldı. Dudağımı ısırarak bekledim, araba kapısını kapatmayı son anda hatırlayıp buraya yürüdüğünde kalkmaya hemen hazırdım.

Önümde durup daha yakından çehreme, bedenime baktı. Uzanıp kapattığım kürkümün yakasını açarken soğuk parmakları tenime sürtündü. Saçlarımı arkaya atıp boynuma, göğsüme baktı. "İyi misin?" diye sordu.

"Doktorun dediklerini duyduktan sonra burada kalamadım, korkunca uzaklaşmak istedim."

Kürkümün yakasını sertçe bırakıp bir adım geri çıktı. "Gece neredeydin?"

"Camide kaldım." Hiç söylenmeyecek bir yalandı aslında. Sırf bu yüzden dualarım kabul olmazsa? Neyse, affedilmek için de dua ederdim.

Gözlerini elimdeki telefonuma kadar alçaltırken burnundan hızlı nefesler almaya başladı.

"Şarjım bitti," diye fısıldadım.

Elinin içini alnına koyup şakaklarını iki yandan ovaladı. "Camide kaldın? Neden, evin yok mu senin?"

"Yok," dedim. Gerçekten de öyleydi.

Yanından ayrıldığımda nereye gideceğimi bilmiyordum.

"Öyle mi Lal? Evin olsa gideceksin yani?"

"Gideyim, n'olacak ki? Sana n'olur ki?"

Gözlerime bakarken tabi, dercesine başını salladı ama göz içlerinde görüyordum bu cevabıma canının sıkıldığını. "Şarjın varken beni aradın, neden konuşmadın?"

Adamın birisi beni duvara çarpmadan önce onun sesini duymuştum, doğru. "Başım ağrıyor."

"Yani?" dedi.

"Konuşmaya halim yok."

"Niye acaba? Aç kaldığın, su bile içmediğin, uyumadığın ve beni bıraktığın için mi?"

İlk üçünde gerçekten de haklıydı. "Seni bıraktığım için niye başım ağrısın?"

Aslında mantıklı konuşmasını beklemeye gerek yoktu, o yüzden bunu sormama da.

"Doğru, geceyi stres ve korkuyla geçiren benim, bu yüzden başı ağrıyan da." Yüzüme doğru alçalıp anlıyor musun, dercesine başını salladı. Ve ben anladığımı gösterene kadar kıpırdamadı.

Bana eğilmişken ona sarılmak için uzanacaktım ama bilerek mi yoksa fark etmeden mi bilmiyorum, uzaklaştı. Kollarımı geri indirip bakışlarımı düşürdüm, hastana bahçesindeki birkaç insana bakarak burnumu sessizce çektim. Zor bir gece geçiren yalnız ben değildim, tabii ki.

"Seni bir yerde, herhangi bir yerde yalnız bırakıp gitmeyi hiç düşünmüyorum, aklımdan böyle bir şeyi geçirmiyorum bile." Yüzüme alçalmasa da bu kez de anlamamı isteyerek, gözlerimin içine bakarak konuşuyor ve tepki bekliyordu. "Beni bırakıp gitmek nereden çıkıyor?

"Doktorun dedikleri diyorum, duymuyor musun!" Dişlerim arasından soludum ve gerilimi arttırdığımı, Affan'ın düzleşen dudaklarından anladım. "Kardeşinin aciliyeti korkuttu beni, uzaklaşıp perişan perişan dolaştım etrafta, sonra da camide kaldım. Endişeleniyor musun? Ondan kızdın tabi. Ama tamam, ben iyiyim."

Sonra yine vücudumu kıyafetlerim üstünden inceledi, belki de fiziksel olarak canımın yanmadığından emin olamıyordu. "Perişan mıydın? Lal, ben seni görene kadar sabah olduğunu, güneşin doğduğunu bile fark etmedim, anlıyor musun?"

Tamam işte, ben de zaten artık güneşin doğmasını sevmiyordum. Neden bilmiyordum, geçen her bir gün sonumun yaklaştığını işaret ettiği için mi?

Ailesinden, Rauf'tan uzaklaşmak istiyor ama Affan'ı görmeden bir gün bile geçirmek istemiyordum.

Dirseklerimi dizlerime, ellerimi de yüzüme koyup kaskatı bedenimi bıraktım. Başımın ağrısından çok ruhumun yorgunluğu yüzünden konuşamıyordum. Yalan söylemek de istemiyordum. Birkaç saniye o kadar bitap düşmüş hissettim ki, dirseğim dizimden kaydığında alçalan vücudumu uzanıp Affan tuttu. Kollarımdan kavrayıp beni sabitlerken, "N'oluyor?" dedi. "Başın mı dönüyor?"

"Seni görünce hep böyle oluyor." Ya başım ya da karnım, hastaymışım gibi hissettiriyordu.

"Ne diyorsun?"

"Gidecek misin?" diye sordum hizamdaki karnına bakarak.

"Nereye?"

"Arabana, hastaneye?"

Oturuşumdan emin olunca kollarımı bırakıp geriledi. "Benimle arabaya geç."

Öyle olur, tamam. Uzun bir nefes alıp doğruldum ve yüzüne bakamadan arabaya kadar yürüdüm. Koltuktaki yerime oturunca Affan bir süre camın ardından bakıp öyle geçti direksiyona, aracı hareket ettirince de soru sormadan yolu takip ettim. Uzaklaşmadan, üç sokak kadar ilerideki bir caddeye girdi ve cadde sonundaki kafe önünde arabayı durdurdu. Mahcup ve gergin hissettiğim için konuşmadan onu takip ettim, serin havada oyalanmadan kafeye girdik. İçeride genç yetişkin öğrenciler ve kahve almak için uğramış ofis çalışanları vardı.

Affan uzağımda değil, yanımda yürüyerek cam kenarındaki masaya seçince karşısına sessizce yerleştim. Ceketini sandalyeye, telefonunu önüme bırakıp self servis için tezgâha ilerledi. Onu ilk kez bu kafede görsem nasıl olurdu acaba? Eminim, hemen gözlerime çarpardı. Şimdiki gibi uzun uzun bakamazdım, bir kere baktıktan sonra bakışlarımı kaçırıp ikinci kez bakmaya çalışırdım. Ama şimdi istediğim kadar bakabilirdim ve yaşarken bunu kaybetmemek için her şeyi yapabilirdim.

Siparişini beklerken, elleri cebinde kenara çekilirken ve sonra bir tepsi ile gelirken bile kendisini izledim. Tepsiyi kare masaya bırakıp karşıma oturdu, parmağının ucuyla önüme itti. Fincan kahve ve tam buğday ekmeğindeki dolu sandviçe, dört köşeli tatlıya bakarak gözlerimi ovuşturdum.

"Neden birer tane var?" diye sordum.

"Şu an yemeyeceğim," dedi.

Ne demekti o ya? "O zaman ben de yemiyorum."

"Mantıksızlığın sırası değil," dedi.

"Tamam, mantıksız bul, umurumda değil."

Şart değildi akıllıca davranmam. Etrafımdaki kimse makul davranmıyordu zaten. Tepsiyi önümden itip mekâna baktım. Hoş bir yerdi, keşke mutlu olsaydım ve göz göze geldiğim insanlara ruhsuzca bakmasaydım.

"Yemediğim için mi?" dedi, birkaç dakika sonra, isyanım devam edince.

Hemen başımı salladım.

Geniş omuzları hareket ettikten sonra masadaki cüzdanına uzandı, alıp doğrulduğunda kollarımı çözdüm. Tezgâhta sipariş vermesini izledim ve sonra tepsideki kahveye uzandım, yumuşak latteyi içip sandviçimden ısırıklar kopardım. O dönerken, rahat yiyemediğim için kürkümü çıkardım.

Kendisi için kahve ile tatlı almıştı. En son ne yediğimi hatırlamıyordum, sıcak içecekse iyi geliyordu. İçimde çok garip bir his vardı. Böyle Affan'a sarılmam lazımmış ama yaklaşsam geri çevirirmiş gibi, anlatamayacağım kadar kırıcı bir histi.

Kahvemin üstündeki köpüğe üfleyip sandviçimi yarım bıraktım. "Neden karşıma oturuyorsun?" diye sordum.

"Başka masaya mı oturayım?" Asla yapmazmış gibi bir ses tonuyla söylemişti.

"Hayır, yanıma oturabilirdin."

"Yanında sandalye yok."

Yanıma baktım, gerçekten yoktu. Aslında otururken de bakmıştım, görmüştüm olmadığını. Başımı salladım. Yakınımda otursaydı sarılmaya meyledebilirdim, daha kolay olurdu. Kahveden biraz daha içip çatalla tatlıyı tırtıkladım, iki lokma alıp bitirmeden bıraktım.

"Hiç param yok ama hiç de aç kalmıyorum," dedim. Şimdi yalnız kalsam kendimi nasıl idare ederdim ki. Nasıl para kazanırdım?

"Neden böyle dedin, daha önce aç kalmışlığın mı var?"

"Yok, öyle bir durum yaşamadım." Aslında yaşadım ama uzun süreli değildi, babamın cezalandırma yöntemlerinden birisiydi, istediğini yaptığımda karnım doymuştu. "Sadece hiç param yok, cebimde bir liram bile yok, yuh bana."

"Allah aşkına Lal, ne diyorsun?"

Ona üzgün bir bakış gönderip omuzlarımı silktim.

Kahvesini içiyordu, tatlıdan çok az almış, sanki kendi tatlımı bitirmişim de onunkini yiyebilirmişim gibi bana uzatmıştı tabağını. Dirseğimi masaya koyup masada duran eline baktım ve kahvemi bitirene kadar parmaklarını seyrettim. Niye elimi tutmuyor ya da koluma falan dokunmuyordu ki? Tamam, saçlarımda olurdu.

"Bir lira vereceğim sana, bitir şunları."

"Çok kötüsün," diye homurdandım. "Dediğine bak, kalpsizsin, kalpsiz..."

"Hepsini sana verdim."

Bakışlarımı dondurdu ve bu açık sözlülüğün belki günler, belki haftalarca yüreğime çakılı kalacağını anladım. Bir anda dupdururken bu dediğini hatırlayacaktım. Elimin titrediğini gördüğüm için çatalımı almak için bekledim. Yemeden kalkmayacaktı belli ki. Biraz sonra en azından yarıladım ve Affan'da daha fazla kalmadı. Ceketini alınca arkasından doğruldum, buraya kendisi için değil, sadece beni doyurmak için getirdiği belliydi.

Arabaya binince doğrudan Bursa'ya gitmek istedim ama birkaç dakikada hastaneye döndüğümüz anlaşıldı. Dışarıya çıkıp hastaneye girdik ve asansöre geçtiğimizde Affan telefonunu çıkarıp birisine mesaj çekmeye başladı. "Yalın'a haber vermiştim bir delilik yapıp Bursa'ya dönmeye çalışırsın diye, merak etmiş seni."

Hiç benim suçum değil ama yine de suçlu hissettim. Kürkümün tüylerini acımasızca çekiştirdim.

"Oğlum nasıl?"

"Yeğenin iyi."

"Neden oğlum dememden bile rahatsız oluyorsun?" diye sormak istedim.

"Çünkü kimseden çocuğun yok."

Ne doğruydu, olamayacaktı da zaten. Ama acaba... Affan'ın bir çocuğu olur muydu? Bana sorun değil demişti, sorun değil. Böyle şeyler söz yerine mi geçerdi? Çocuk doğurmayacağımın kendisi için de sorun olmayacağını kastetmişti, üstelik aramızda bunların konuşulacağı bir ilişki bile olmadan, sadece içinden geldiği için.

Katta inip biraz yürüyünce dalgın gözlerim tanıdık simaya çarptı. Kan anında beynime kadar hücum etti. Affan yürümediğimi fark edip durduğunda koridorun ucundaki Müjgan'a baktım. Bu aileye ihanet edip nasıl ziyarete gelebiliyordu? Söz ettikleri doğru ise A    ffan'ın yiyeceğinden, içeceğinden, hafıza kaybından o sorumluydu.

Bir bardak su bile veremezdi Affan'a. Bir bardak su bile.

"Bir şey mi oldu Lal?"

Ondan duyunca kendi ismim bile ruhuma dokunuyordu. Hayret ederek yürüdüm. Affan babasını göremeyince geldiğini gördüğü Müjgan'a döndü. "Sen ne zaman geldin? Babam nerede?"

"Doktoruyla konuşuyor beyefendi."

Affan yoğun bakım bölümüne göz atarak yolu geri yürüdü ve bana koltuğu gösterip, "Sen biraz otur," dedi. "Hemen döneceğim."

Anladığım kadarıyla geceyi dışarıda, beni arayarak geçirmişti. Kardeşinden, babasından habersiz kalmıştı. Başımı sallayışıma bakarak göğsünü kaşıdı. "Beni bir daha endişelendirme."

"Yok vallahi, buradayım." Tereddütle gülümsedim ama karşılık alamadım.

Giderken arkasından baktım. Ceketini koltuğa bırakıp gitmişti. Hemen uzanıp ceketini aldım, göğsüme çekip yüz hizama kaldırdım. Kumaş sıcak kalmıştı ve parfümle karışık erkek kokusunu alıyordum. Yetiremediğim bir ihtiyaçla yüzümü ceketin astarına gömdüm ve gözlerimi kapatarak bekledim.

Bir kere bile kokumu alabilir miydi acaba? Bir kere bile olsa beni koklayabilir miydi?

Gözkapaklarımın arkasındaki baskıyı yenip ceketi indirdim ve bakışlarım direkt karşıma kalktı. Müjgan hafif bir kaş çatışla beni inceliyordu. Ceketle olan manidar yakınlığımı garip bulduğu açıktı. Ceketi yanıma koyup kendi kürkümü de çıkardım, etrafıma bakıp kalktım.

Üzerine yürümemi izlerken alçak topuzunu düzeltip bakışlarını kaçırdı.

Önünde yer aldığımda bakışları yüzüme kadar çıktı. Hiç konuşmadan bakmamı anlamlandıramayıp, "Bir sorun mu var?" dedi.

"Senin bu aileye, Affan'a hiç saygın yok mu?" diye sordum.

Harekete uğramış gibi ağzı bir karış açılmaz mı bir de... "Ne diyorsunuz? Kendinizde misiniz?"

"Rauf'la iş birliği yaptığın doğru mu?"

Gözbebekleri iki katı genişledi ve suratsızlığını serinkanlı şekilde çözüp, "Anlayamadım?" dedi. "Siz bana hâlâ kızgınsınız sanırım, en başından beri beni yanlış anlıyor..."

"Ayağa kalk," dedim, böyle lüzumsuz ne varsa dinleyemezdim.

"Efendim?"

"Ayağa kalk."

Yanak üstlerine doğru gergin kızarıklık yaklaştı ve sanki yardımı olacakmış gibi etrafına bakındı. Sabrım sesli bir solukla tükenince eğilip onu üstündeki kabanın yakalarından kavradım ve yalpalayarak, bir çığlıkla doğrulduğunda yüzüne yakından baktım. Elleri aramızda titredi. "N'apıyorsun sen, bırak çabuk beni!"

"İstifa edeceksin," dedim hiç bekletmeden. Onu kenara çekip sertçe arkaya itince kafası beyaz duvarlara çarptı ve hayretten tepki veremedi. "Bu aileden uzak duracaksın. Affan'a değil yemek, bir yudum su vermeyeceksin."

"Affan Bey... beni zaten evine almıyor ki..."

Onu geriye çarpınca kafasının acısıyla inleyip ellerini göğsüme koyabildi tepki vermek adına. "Vazgeçtim hayır," dedim kendime kızarak. Neden gitmesini, cezasız kalmasını sağlıyordum? Affan'a bir daha yaklaşır, zarar verir diye endişe edip düşüncesiz davranmıştım. "Ailede kal, kal ki her şey ortaya çıktığında Güven Koral ilk senden başlasın. Ben hak etmediğim yerde o kadar maruz kaldım kendisine, sen de kolay kurtulmamalısın..."

Korkudan ellerim altında eriyeceğini düşündüm, öfkeyle açtığı gözleri bile küçüldü ve beni daha sert itip yanımdan süratle geçti. Bana çarpan omzuna bakıp arkasından iki adım gittim, o uzaklaşmak için koştururken, "Bir şey daha var," diye seslendim.

Beni ciddiye aldığı için durdu, sonuçta öyle basitçe sözler değil, hayatını kaydıracak şeyler söylüyordum. Çizmelerimin topuğunu yere çarpa çarpa karşısına geçtim ve o merakla bana bakarken, elimi kaldırdığım gibi tokatımı suratına indirdim. Onun yüzü kadar benim de elim acıdı belki ama değdi, gerçekten değdi. Kıs kıs güleceğim o tokat sesine başımı salladım, tabi çok mutsuzken nasıl gülecektim? Tokadım ne kadar güçlüyse onu iki adım sendeletti. "Sen, sen?" dedi, yüzünü bana geri çevirirken.

"Affan'a yaklaşıp bir yudum su bile verirsen kafanı duvara çarpa çarpa ezerim, ikiye ayrılırken de izlerim. Erkek arkadaşımdan uzak dur."

Yüzünün acısıyla inleyip, "Deli midir nedir," diye fısıldadı ve arkasını dönüp koştura koştura yürüdü. Onu bakışlarımla takip ettim ve hızlı ilerleyişi, koridorda duran Affan'a çarparak yavaşlayınca irkildim. Müjgan kafasını kaldırıp ona bakarken, Affan yalnız bana bakıyordu. Ne kadarına şahit olmuştu, tokadımı görüp ne dediğimi duymuş muydu?

"N'oluyor sana?" dedi, Müjgan'ın hezeyanını görüp.

Müjgan, "Hanımefendi delirmiş," dedi ve Affan'ın yanından geçip hızlı hızlı yürüdü.

Affan arkasından bakmadı bile, elleri cebinde buraya yürürken çehremi inceledi. "Vurdun mu sen ona?" dedi, yanağındaki kızarıklığı görmüştü demek.

Ellerimi sıkıp başımı salladım.

Bizi birbirimize yaklaştıran o adımı da attı. Ruh halimi sezip karnımın hizasında sıktığım parmaklarıma baktı ve göğüs kafesi huzursuzca inip kalktı. "Bir saygısızlık mı yaptı, dokundu mu sana?"

"Aptal o, kötü de birisi. Bize yaklaşmasını istemiyorum."

Evimize bir daha girmesine de izin vermeyecektim.

Tenimde iz aradı, Müjgan'ın da bana dokunmuş olabileceğini düşünmüştü ama soluk tenimde sadece korkuyla hareket eden kaşlarım, kirpiklerim dikkatini çekti. Onun bana vurmadığından emin olunca da, "Madem öyle istiyorsun," diyerek kenardaki koltuklara yöneldi. Çok sayıda insanı olduğu gibi Müjgan'ı da umursamamıştı.

Ufak adımlarla geçip yanındaki koltuğa oturdum. "Doğa nasılmış?"

Saçlarını parmaklarının arasından geçirerek geriye doğru taradı. "Bugün normal odaya alabilirler mi, bakacaklar."

"Sevindim," dedim, ondan da çok kendim için. "Toparlar değil mi, hemen bir şey olmaz ona."

Ensesini, boynunu ovmaya başladı; gece boyunca hakikaten araba mı sürmüştü? "Doktoru duyduysan anlamışsındır durumu."

"N'olacak peki şimdi?" Gözlerim bilinçsizce kalp hizasına inip orada kaldı. "Baban açık açık seçim yapmanı istiyor. Kardeşine üzülmüyor musun?" Ben ablama kalbimi verir miydim acaba? Kesin verirdim.

"Kız kardeşime üzülmüyor muyum, öyle mi?" Bana dönme zahmetine girmeden söylemişti.

"Öyle değil, yani demek istiyorum ki... Ne kadar üzülüyorsun? Ölme ihtimalinin yakınlığı sana artık başka düşündürüyor olabilir."

"Kız kardeşim için üzülüyorum Lal." Başı sol omzuna düşerken bana çevrildi. Dudaklarının boşluğundan ince bir nefes sızdı. "Annem öldü, bir kız kardeşim de. Aileme ihtiyaç duyan bir insan değilim ama sence kardeşimi, ailemi kaybetmek ister miyim?"

Kolumu aramızdaki sandalyenin kenarına yaslayıp ona doğru eğildim. "İşte bu yüzden, Doğa'yı da kaybetmek istemeyeceğini biliyorum. Doktor da her şeyi böyle kadar açık söylemişken... n'apacaksın?"

O da bana yaklaşıp yüzüme doğru, "Bir şey yapamadığımı görmüyor musun Lal?" dedi, adıma gölge düşüren umutsuzluk kalbimi kırdı. "Bir şey yapamıyorum Lal, görmüyor musun? Babam ne kadar kızıyor kendisine, seni en başından bana bıraktığı için. Neye güvendi, benim ilgisizliğime, umursamazlığıma. Sen ona kalsan çoktan ölmüş müydün Lal? Tüm çiçeklere ama en çok da lalelere bakıp aklıma senin gelmediğini düşünemiyorum."

Bana benden sabaha kadar bahsetse olur mu? Gerçekten olur mu? "Ama ya Doğa'ya bir şey olursa? Her şeyi kaybetmiş olacaksın, baban dahil tüm aileni."

"Niye bu kadar kalpsizim, sen söyle?"

"Hepsini... bana verdiğin için mi?"

Başını yavaşça salladı.

"Ama aileme karşı bu kalpsizliğimin bir cezası olur değil mi?" diye sordu.

Kolunu tutup parmaklarımla sıktım onu. "Sen kötü bir şey yapmıyorsun."

"Evet, sonuçta sen masum birisin, kalbini almaya kimsenin hakkı yok ama bir abi olarak yapmam gereken bu mu?"

Suçlu mu hissediyorsun, diye sormama gerek kalmadı. Bu yüzden mi kalbini doktora göstermişti, birtakım testler yaptırmıştı? N'olacaktı şimdi bu halimiz, kime n'olacaktı?

Kolunu bileğinden dirseğinin içine kadar okşadım ama Affan bana dokunmuyordu. Günde yüz kez yaptığı gibi, yüzümü kaldırmak için çenemden de tutmuyordu. Kendimin gittiğini sandığı için hâlâ kızgındı.

Yoğun bakım kapısı açıldığında Affan başını çevirdi. Çıkanın Doğa olduğunu görünce kalktı. Yavaşça arkasından ilerledim. Ayaklı sedye ile koridora çıktığında kendinde görünmüyordu. Affan sedyeyi takip ederken, "Doğa?" diye seslendi. "Kendinde mi? Nasıl?"

Göz kapakları açıldı ve sesi takip ederek kafasını döndürmeye çalıştı. "Abi?"

Affan sedyeye tamamen yaklaşıp elini onun başına koydu ve Doğa ona bakarken gözleri tekrar kapandı, kendinde kalamadı. "İyisin," dedi Affan, sessizce. "Babam da burada, senin için çok endişeli."

"Ekokardiyografi için götürüyoruz," dedi doktor.

Sedye ellerinden kayıp giderken, "Burada bekliyoruz Doğa," dedi abisi.

"Bir şey mi oldu bana abi, n'oluyor?"

Affan sedyeyle beraber birkaç adım daha gitti ve diğer hasta asansörü açıldığında, kardeşi doktorlarla asansöre geçti. Koridorda başka hasta yakınları görününce gerileyip koltuğa çöktüm.

"Affan?" diyen babasının sesine kulak verince de hemen diğer misafir asansöründen indiğini gördüm. "N'oldu?"

"Bir tetkik daha yapacaklarmış, götürdüler Doğa'yı."

Babasının ardından yardımcı da geçti koridora, sürekli patronun yanındaydı. Güven Koral ortama dahil olunca gerildim. Ceketini elinde taşıyıp koridoru yürürken, "Rauf ortalıkta yok," dedi.

Affan'ın vücut dili hemen gerildi ve babasını takip ederken, "O ne demek?" diye sordu. Ardından bana göz atınca yutkundum.

"Yanına bıraktığım adamlar dünden beri telefona çıkmıyordu," dedi kendini koltuğa bırakırken. "Birilerini gönderip baktırdım, ölmüşler meğer, Rauf'ta elden kaçmış."

Yere bakarak hiçbir tepki vermeden durdum. Affan'ın derinden oflaması kulağıma çarptı. "Neden öldürmedin baba onu neden? Tümüyle ondan kurtulmamız gerekiyor."

"Çok kolaymış gibi söylüyorsun Affan." Saniyelik bakışımda Güven Koral'ın yorgun şekilde ellerini yüzüne sürdüğünü gördüm. "Aşık olmuş, kızım bu herife aşık olmuş. O bu haldeyken nasıl öldürteyim, önce kendine gelmesi lazım, adamdan uzaklaşsın, sonra icabına bakacaktım."

"Aşık olmuş, nasıl öldüreyim... Ona gelince öldürmesi zor oluyor ha."

Affan babasını tekrarlarken dudaklarında alaycı gülüş oluştu. Gözlerime baksın diye bekledim, herhalde rahatlamaya ihtiyaç duyuyordum. Ama hangi düşünceyle meşgulse, bu tarafa doğru bakmadan duvara yaslandı.

"N'olacak peki?"

"Polise, beni soyduğuna dair ifade vereceğim, bulunur."

Bulmasının başka yolları da vardı. Aslında telefonumu açıp Rauf'un aramasını beklemeliydim, belki de Güven Koral'a yerini söylemeliydim. Ama adam şimdi de öldürmemekten söz ediyordu, peki babasının bu testlerle alakalı bilgisi var mıydı?

Hayır, Affan kalbini vermezdi, Rauf beni yoktan yere korkutuyordu.

Babası böyle bir duruma müsaade etmez, Doğa'da istemezdi.

Hepsi beni korkutmak, kalbimi almak içindi, anlamalıydım. Fakat Doğa'nın ölmesini de bekleyebilir miydi? Babası çıldırdığında kendini ortaya atmaz mıydı? Affan çok keskin davranışlarda bulunan birisi değildi, n'apacağını gerçekten kestiremiyordum. Kafamı bir yere vurmak, düşüncelerimi sabitlemek istiyordum; çünkü tutarlı ve makul olanın ne olduğunu anlayamıyordum.

Yalnız anladığım... Doğa ölse de yaşasa da Rauf'un peşimi bırakmayacağıydı.

Bu gerçek beni sadece bir sonuca götürüyordu. Rauf'un ölmesi gerekiyordu. Birinin bana yardım etmesi gerekiyordu. Affan'dan yardım istersem gerçekleri öğrenir ve Doğa için bazı şeyleri göze alırdı.

Bana yardımcı olacak birisine ihtiyacım vardı.

İçimde, ölümünden sessizce söz ettiğim Rauf olduğu için sakindim, dehşete düşmüş hissetmiyordum. Zaten kalbimi istedikleri günden beri ölmek eylemiyle çok yüz göz olmuştum. Tamam, en azından şimdi yapacağım ilk şeyi belirledim.

"... sana diyorum."

Yüksek bir sesle irkilince Affan'ı yakınımda buldum. Ellerini belinin iki yanına koymuş, beni karanlıktan çıkarıyordu. "Hastanede bir dinlenme odası bulayım, uzan diyorum, duydun mu?"

Duymadığımı farkındaydı, dalgınlığım şüphe çekiyor olmalıydı. "Yok benim düşünmem lazım, uyuyamam şu an."

"Neyi düşünüyormuşsun?"

"Seni seni," dedim. Yalan değildi ki, her şeyi onunla olabilmek için düşünüyordum.

Affan yanımdaki koltuğa oturduğunda kolunu aramızdaki yere koyabilmesi için biraz çekildim. Başını bana çevirerek oturdu ama öyle çok duramazdı, boynu ağrıyabilirdi. Kürkümü pantolonumun ceplerine doğru çekiştirdim ki ilaçların şişkinliği kaybolsun.

Rauf ölse Affan'da ben de mutlu olmaz mıydık?

Çünkü ben ölmek istemiyorum, Affan'ın ölmesini de istemiyorum ama Rauf bırakmıyor ki bizi.

Düşünmekten başıma ağrılar girdi, midem de bulandı. Kol içlerimi adeta kazır gibi kaşıyıp ellerimi defalarca saçlarım arasından geçirdim. Güven Koral'ın olduğu yere hiç bakamadım, aramızdaki gerilimi kaldıramayacaktım. Kapkaranlık düşüncelerdeyken zaten nerede olduğumu bile unuttum. Ancak sonra bir çarpma sesiyle kendime geldim.

Yanıma bakınca Affan'ın kafasının duvara yaslandığını, ya da bilinçsizce çarptığını gördüm. Göz kapakları düşmüştü. Acaba uyuyor muydu yoksa dinlenmek için mi kapatmıştı gözlerini? Vücudumu kendisine döndürerek aramızdaki ceketini aldım ve hafif yükselip omuzlarından aşağıya doğru örttüm. Omuzlarıyla duvar arasına sıkıştırdım ki kolayca düşmesin. O kadar yaklaşmışken saçlarını da düzeltip kaşının kenarını okşadım.

Hiç bu kadar yakışıklı sevgilim olmamıştı.

Sevgilim...

Kalçamı koltuğa geri koyarken gözlerim Güven Koral'la birleşti. Telefonu elinde döndürürken bir bana, bir de Affan'ın ceketine bakıyordu. Keşke Doğa o kalp krizini hiç geçirmeseydi, belki babaları biraz olsun bana insani davranırdı. Belki... biraz olsun bana alışırdı.

Neden insanları affetmeye hep çok yakınım, neden?

Kimsem olmadığı için, neden olacak.

Gün geçerken Doğa yoğun bakıma geri döndü. Güven Koral uyurken ona koridorda eşlik etti. Şu yakın çalışanı sürekli gelip kendisine bir şeyler söyledi, hiç hazmetsem de adamın dünden beri ne kadar yorulduğunu görüyordum. Yüzü her dakika daha da çöküyordu.

Sanırım ben de bir noktada çöktüm, Affan'a dönüp yüzümü omzuna yaslayarak gözlerimi yumdum. Ne kadar sürdüğünü anlamadığım uykudan uyanınca da Affan'ın olmadığı gözüme çarptı, hatta babası da yoktu, koridorda yalnız başka birkaç hasta yakını duruyordu. Ensemi ovalarken, babasının çalışanının gözlerini üstümde gördüm

Onun Affan tarafından buraya bırakıldığını hissettim.

"Nereye gittiler?" diye sordum.

"Doğa Hanımı normal odaya aldılar, görmeye gittiler."

Rahatlamış şekilde kalkıp vücudumun ağrıttığım bölgelerine dokundum. "Nerede, ineyim?"

Kararsız göründü ama bununla ilgili bir komut almadığı belliydi. "Alt katta."

Asansörü kullanmadım, merdiven basamaklarını inerken saçlarımın dalgalarını düzeltiyordum. Kattaki çalışana danışarak odaların yerini öğrendim ve biraz ilerleyince doktorun çıktığı odadan onları gördüm. Affan'ın da babasının da sırtı kapıya çevriliydi ve yatağın önündelerdi. Sessizce aralığa yaklaştığımda, "Her şey yolunda," dediğini duydum Güven Koral'ın. "Birkaç güne çıkacaksın kızım."

Demek kendine de gelmişti.

"Neden çıkamıyorum hastaneden, hiç çıkamayacak mıyım?"

"Çıkacaksın tabii ki, sadece birkaç güne ihtiyacın var."

Hafif sızlanma sesini, yorgun iç geçirişi duydum. Affan yatağın başına doğru eğildi ve kardeşine yaklaştığında, "Ameliyat olacak mıyım?" diye sordu abisine. "Doktorun dediklerini anlamadım bile, çok yorgunum."

"Ameliyat olamayacaksın," dedi babası, ses tonunun altındaki suçlamayı uzaktan bile hissettim. "Başka çarelerine bakıyorum ama senin de üzülmemen, kendini yormaman gerekir bana yardımcı olmak için."

Doğa hiç cevap vermeyince yorgunluğa karşı koyamadığını düşündüm ama Affan doğrulduğu sırada, "Git buradan," dedi ona.

Abisinin kararını değiştirmediğini anlamasını sağlamıştı babası. Omzumu duvara sertçe bastırıp içeriye girmemek için kendimi sabitledim. Affan ceketini tutarak biraz gerilerken, "Gözlerini açmadan gitmek istemedim," dedi.

"Şimdi git!" Sesi yükselemese de duygularının hiddeti okunuyordu. "Bir daha da gelme. Seninle... görüşmek istemiyorum."

"O kalp senin hakkın değil Doğa, o kalp senin olamaz. Neden anlamıyorsun, ne yapmamı bekliyorsun?" Bunları açıkça söylemesi hiçbir işe yaramazdı, herkesi neden kendisiyle karıştırıyordu; insanlar ondan daha çok incinen varlıklardı.

"Ben senin için Rauf'un kalbini alırdım," dedi Doğa, benim de beklemediğim şekilde. "Hayatını hep bizden, ailenden uzakta geçirdin, yatılı okulla başlayıp üniversite için yurt dışına gidene kadar hep bizden kopuk oldun. Her zaman... yalnızlığının, insanlara tahammülsüzlüğünün senin yaradılışından geldiğini düşündüm ama beni bu kadar sevmediğini düşünmedim..."

"Seni tabii ki seviyorum," dedi Affan.

"O zaman niye yardım etmiyorsun abi?"

Babası nefesi sıklaşınca, "Doğa," diyerek endişeyle yaklaştı ona.

"... artık kızamıyorum bile, sadece kalbimi kırıyorsun, git buradan."

Babası Doğa'ya alçalırken, "Sırası değil Affan," dedi, belki onun da bir karşılık vermesinden endişe ederek. "Git oğlum, sonra gelirsin."

Affan yine de yaklaşma eğilimi gösterince, "Git!" diye çığlık attı Doğa ve zaten ardından beni de endişelendiren cihaz sesleri duyuldu. "Bir kardeşini daha kaybetmeye razıysan git!"

Hızla gerileyip koridorun ortasına çekildim ve üzüntüyle başımı eğdim. Yürüme seslerine kadar hareket etmedim, Affan odadan çıkıp buraya yaklaştığında da bakışlarımız çarpıştı.

İyi görünmüyor.

İç sesime baş salladım ve yürümeye devam edince onu yalnız bırakmadım. Yetişmek için çabalayıp yanında ilerledim. Hastaneden çıkıp soğuk arabaya geçtiğimizde uyumlu hareket ediyorduk, araç içi sesleri bile sanki beni sinirlendiriyordu. Geriye yaslanıp cama döndüm ve ellerimi dizlerim arasında sıkıştırarak karanlığa daldım.

Ne zaman akşam olduğunu bilmiyordum. Sabaha ne kadar kaldığını da.

Dudak içlerimi sertçe ısırıp telefonumu çıkardım. Ayaz'a ulaşmak istiyordum. Saat sekizi geçmişti, uyuyacağını düşünmüyordum ama araçtaki sessizliği bozmak istemedim. Bu yüzden mesaj yazdım.

Evde misiniz, nasılsın?

Hemen görmedi mesajımı. Birkaç dakika sonra ekranım aydınlandı.

Çizim yapıyorum.

Onun için her şeyin yolunda olduğunu anlayınca daha fazla konuşmadım, gözlerimi kapatıp hızlıca evde olmayı bekliyordum. Ben kendimi tanıyorsam yalnız kaldığım ilk anda hıçkıra hıçkıra ağlayacaktım. Bedenim stresle dolmuştu, bir yerde patlama ihtiyacı hissediyordum.

Başım kendi omzuma düşerken uykuya dalar gibi oldum. Dalmayıp gerçekten uyuduğumu da, uyanırken anladım. Çünkü araba kapısı açılmıştı ve evin olduğu yoldaydık. Affan'ı göremeyince n'olduğunu anlamadan telaşlandım, uzun yol ışıklarının arkasında, dışarıdaki gölgeleri fark ettim sonra. Yolun ilerisindeki aracın önünde, koruma olarak adlandırdığı adamla konuşuyordu. Onu ilk kez görüyordum, araç ışığı çok fayda sağlamasa da vücut ölçülerine bakılırsa iri bir adamdı; koruma özellikleri taşıyordu. Kafası üç numaraydı, arabanın kaputuna yaslanmış, Affan'a kulak veriyordu.

Rauf'un ortada olmaması Affan'ı huylandırıyordu.

Konuşmaları bitince Affan arabaya geri döndü, adam sigara içmek için orada kaldı. Koltuğa geçerken bana bakıp uyandığımı gördü, zincir boynunda sallanırken direksiyon başına yerleşti.

"Korumayı neden bizimle tanıştırmıyorsun?" diye sordum.

"Yakışıklı çünkü," dedi.

Bir onay sesi çıkarmam yanlış olacağı için hareketsiz kalıp, "Senin kadar değil," dedim.

Hiç tepki bile vermeyince kendimi ne kadar kötü hissettim anlatamam. Hemen arkamı dönmeye hazırlanıyordum ki, "İki gün önce Yalın'la nereye gittin?" diye sorduğunda durumu anlamış oldum.

Zaten ona yalan söylediğim için bir yalan daha söylemeye dayanamadım. Araç evin yolunu inip durduğunda, "Kerim'le Emir kaçmış," dedim. "Kerim bana ulaştı, Ayaz'ı görmek istedi. Ben de Yalın'la gittim, koruma bizi mi takip etmiş?"

"Bana neden söylemiyorsun?" dedi anahtarı sertçe çekip motoru kapatırken.

"Çünkü onunla görüşmemi istemeyecektin, telefonda olmaz olmaz diyecektin bana. Ama o beni... Ayaz'a gerçekleri, annesi olmadığımı söylemekle tehdit etti. Bu tehdidin de senin için önemi yok tabi." Baksın işte, gerçekten tüm içtenliğimle anlatıyordum, kızmasını istemiyordum.

"Bu adamla iletişiminiz hiç kopmayacak mı yani? İstediği zaman sana ulaşabilecek mi? Ayaz Ayaz diye tutturup seni görebilecek mi?" Anahtarı fırlatır gibi iki koltuk arasındaki boşluğa bıraktı.

"Ayaz onun oğlu," dedim, bildiği halde başka neyi duymak istiyordu. "N'apabilirim Affan? Tamamıyla benden almasını istemiyorum, keşke çekip gitse ama Ayaz'ı seviyor."

"Ver o zaman babasına," dedi, bir daha anlamış oldum beni hâlâ onun annesi olarak göremediğine.

"Affan, son kez söylüyorum, Ayaz'ı bırakamam." Sesim elimde olmadan yükseldi, çünkü etrafımda bana en kulak vermesini istediğim insan oydu. "O benim sahip olabileceğim tek çocuğum. Eğer onu istemiyorsan ben de giderim."

Gidebileceğime olan inancım hakkında değildi bu konuşma ama Ayaz'ı istemediğinde benim de gitmem gerektiğini biliyordum. Kapıyı açıp çıktığım gibi eve süratlendim, hızlı hızlı vurdum ve oğlumun açtığı kapıdan geçip yavaşlamadan odama yürüdüm.

"Yanıma gel Ayaz," diye seslendim.

"Tamam anneciğim."

Odadan girerken kelimeye getirdiği eke biraz afallamıştım. Gece lambasıyla odayı aydınlatıp kürkümü çıkardım, dolan gözlerimle oğluma döndüm. Hizasına kadar eğilip sarılmasına duyduğum ihtiyaçla onu kollarıma çektim. Yanağımı yanağına bastırarak saçlarını kokladım. "Dönmem uzun sürdür solnişkom, iyi misin?"

"İyiyim anneciğim."

Bir daha afallayıp geri çektim kendimi. "Artık bana böyle mi diyeceksin, çok sevindim ama... sen böyle söylemezdin."

"Yalın dedi."

"Anlayamadım, ne dedi?"

"Hep anne anne, ne suratsızsın, biraz da anneciğim de dedi."

Kendisine komut olarak söylenenleri böyle ciddiye alması beni gülümsetiyordu, çok saf ve masum geliyordu gözüme. Alıştırıldığı gibi büyüyordu, onu yanlışlardan korumak için hep bu şekilde, komut vererek büyümeye çalışmıştım. Saçlarını severek, "De tabi," dedim. "Yalın nerede?"

"Odasında, birisiyleydi."

Yanaklarından öpüp çekildim, üstümdeki yüklerden kurtulmak adına dolabıma ilerledim. Çizmelerimi kapıda çıkarıp oyalanmamıştım, onları çıkarıp kenara bıraktım ve dolaptan yumuşak bir eşofmanla, Affan'ın verdiği sweati çıkardım. Bol kıyafetler içinde rahatlayarak banyoya geçtim, ellerimi yıkayıp yüzümdeki her şeyi akıtırken Ayaz beni izliyordu.

"Odasındaki kadın bağırıyordu," dediğinde, "Ne kadını?" diyerek çıktım banyodan.

"Yalın'ın odasındaki kadın, bağırıp çığlık atıyordu."

"Çığlık mı atıyordu?"

"Evet, Yalın onu camdan mı atıyordu?"

Ah Ayaz, hiç sanmıyorum.

Yavaşça yutkunup ona uygun bir şey demek için bekledim. "Arkadaşıyla eğleniyor olmalı." Pisliğe bak, biz yokken eve kız arkadaş mı çağırmıştı? Ne için olduğu da açıktı.

"Ağlıyor sandım," dedi.

Görebileceklerinden endişe edip, "Sen yukarıya çıkıp bakmadın değil mi?" diye sordum.

"Yok, beni de atabilir."

Elimdeki fırçayı saçlarımdan geçirerek yatağın ucuna otururken burnumu çektim. "Güzel miydi bari kadın?" Acaba sevgilisi mi vardı?

"Bilmiyorum, Yalın beni odaya koydu ama sıkılınca çıktım." Yaklaşıp üstümdeki sweate yakından baktı, kendi kıyafetim olmadığını anlamıştı. "Ben de bundan istiyorum."

"Beğendin mi?" dedim, burnumu sürtüp kumaşı kokladım. Affan'dan aldığımdan beri tabii ki yıkamadım, hiç de yıkamayacaktım.

"Yalın'da bana giysi aldı. Boya kalemi de aldı." Dolaba ilerleyip kapağını açtı ve askılara yamuk yumuk taktığı, üst üst katlayıp dizdiği kıyafetleri gösterdi. "Hepsini ben seçtim."

Fırçayı örtüye bırakıp buruk şekilde dudak kıvırdım. "Sözüme kulak asmış demek, mutlu oldum."

"Ama aptal, oyunda hep yanıyor." Gerçekten aptal olduğunu düşündüğünü sesinden anladım.

"Oyun mu oynadınız?"

"Oynayabilseydi oynayacaktık, hep yandı."

Aralarındaki iletişim huysuzca olsa da iyileşiyordu, belki o da Ayaz'ın suçsuz olduğuna inanmaya başlamıştı. Yürüyüp Affan'ın benim için aldığı koltuğa çıktım, kollarımı bacaklarımın etrafına sararak oturdum. Eve inen yola bakarken kirpiklerimden aşağıya sıcak yaşlar süzüldü.

"Ayaz!"

Affan'ın yüksek sesiyle irkildim, az daha koltuktan düşecektim. Kapı açıldığında Ayaz'da kalktı ve Affan'a ilgisizce baktı. Kucağındaki Zeus'un hıçkırır gibi ağladığını görünce korktum, doğrudan Ayaz'a bakarak, "Onu mutfağa sen mi kapattın?" diye sordu.

Omuzlarını silkerek, "Evet," dedi Ayaz.

Bacaklarımı indirip hayal kırıklığıyla, "Neden Ayaz?" dedim.

Affan sesli nefesler alıp gözlerini üstünden hiç çekmeden, "Seni ısırdı mı?" diye sordu. "O yüzden mi yaptın?"

"Hayır, sürekli peşimde, bırakmıyordu. Bıkıyorum ondan." Açıklamasını yeterli görüp başka bir şey eklemedi.

"Yalın'a söyleseydin," dedi Affan, bu kez, sözcüklere bastırarak konuşuyordu. "Kapılara çarpıyordu kendini, mahvolmuş hayvan."

"Çarpmasaymış. Yalın'da beni odaya kapattı ama ben çarpmadım." Affan'a daha fazla aldırmadan yatağa oturdu, telefonunu çıkardı.

Bu tavrının Affan'ı daha da rahatsız ettiği açıktı, genzimi temizleyip, "Bir daha yapmayacaksın değil mi?" dedim hemen.

"O zaman peşimi bıraksın, onunla oynamak istemiyorum." Oflayıp pufladı.

"Bir daha böyle bir şeye rastlamayacağım," dedi Affan, elini kapıya vurarak onun dikkatini çekince Ayaz biraz korkarak baktı ona. Dolgun yanakları seğirdi. "Eğer sen benim kurallarıma uyarsan ben de senin istediklerini dikkate alırım, tamam mı?"

Ayaz muhtemelen kendi isteyebileceklerini düşünerek benimle göz teması kurduğunda, ona başımı salladım. Benden onay alarak, "Tamam," dedi Affan'a.

Zeus'u kucağına sabitleyip arkasını döndüğünde neredeyse kalkıp gidecektim. Dudağımı sola doğru büküp sessiz sessiz ofladım ve sonra, "Gel buraya," diyerek oğlumu yanıma çağırdım. Bacaklarımın arasına çekip dizime oturttum ve sıkıca sarılarak tutundum. "Onlar da seni sevecek canım, sen tatlı bir çocuksun."

Saçımı kulağımın arkasına koyarak düzeltti ve sakince kucağımda oturup bekledi.

Üstesinden gelmekte zorlandığım bir gece geçirdim. Ne kadar uyku ihtiyacımın olduğu anlatılamazdı ama yatağıma uzanıp biraz dalsam hemen kalp çarpıntısıyla terleyerek kendime geldim. Gözlerimi kapattığımda o lanet adamı görüp durdum, uykuda bile korktuğumu hissettim. Birkaç kez yüzümü yıkayıp kendime gelmeye çalıştım, salona geçip yürüdüm ama hiçbirinin faydasını görmedim.

Delirdim mi bilmiyordum ama Rauf'tan gerçekten kurtulmalıydım.

Geceyi perişan geçirdikten sonra ertesi günümde ruh gibiydim. Odamdan geç çıktım, Ayaz'la zoraki ilgilendim. Affan'ı görmeyi çok istesem de karşısına çıkmak istemiyordum, ona yaptığım seçimi hatırlattığıma emindim. Evet, elbette kimse kalbimi alıp Doğa'ya veremezdi ama suçlandığı için iyi hissetmediğine emindim.

Tabi ve tabi, bunlar ona da ihtiyaç duymadığım anlamına gelmiyordu.

Rauf belasından nasıl kurtulacağımı düşünerek günümü geçirdim, hava yeniden karardığında Affan'ı sadece bir kez görmüştüm. Odasında kaldığı ya da bazı şeylerle ilgilendiği açıktı. Kardeşi hâlâ hastanedeyken herhangi bir şeyden keyif almak istemediğini de anlıyordum, belki de bu yüzden beni görmek için çabalamadığını da.

Zaten birbirimizi gördüğümüz tek sefer de veranda da oldu. Hava almak için çıktığımda sigara içtiğini gördüm, verandanın köşesine çıkardığı masa sandalyesinde oturmuştu; bir daha o sandalyeyi eve sokmayacağını düşünmüştüm görünce. Beni fark edince heyecanlandığını hemen fark ettim, sigara külünü kucağına düşürdü ve oturuşunu bile değiştirdi ama tek söz demedi.

Akşam olduğunda su içmek için odadan ayrıldım ve salona geçerken duraksadım. Bir genç kadın üstünde kalın giysi ile ev kapısından çıkarken arkasına dönüp el salladı. Koridor ucunda durup kaşlarımı kaldırdım ve kadın verandayı inip uzaklaşırken, merdiven inen Yalın'a döndüm. Üstüne tişört geçirirken başını bana çevirdi ve birbirimize yürürken, "N'aber, göremiyorum seni pek?" dedi. Saçlarının ıslaklığından duş aldığını anladım.

Araba sesini duyup bir daha dışarıya baktım, kadın kendi aracıyla evden uzaklaşıyordu. "Kız arkadaşın mıydı?" diye sordum, kendimle ilgili soruyu es geçip.

"Hayır," dedi.

"İlginç," dedim ve şüpheli şekilde onu süzdüm. Aşağıya inerken tişörtünü yeni giyiyorsa yakın zamanda demek ki çıplaktı ve... "Anladım anladım, neyse beni ilgilendirmez." Hızlı hızlı yanından geçtim. Mutfağa girip su alırken arkamdan yavaşça geldi. "Affan odasında mı? Bu kadınla... tanıştı mı?"

Yalın beni asıl ilgilendiren şeyin ne olduğunu anladı ve dolabı açıp bir kutu kola çıkarırken halime hafifçe sırıttı. Fakat hiç keyifli görünmemek kenara, huzursuz da görünüyordu. "Hayır, Affan'ı görmedi bile."

Rahatlamış şekilde ada tezgâhına yaslandım. "İyi, görmesin. Aynı kattasınız, odasından falan uzak dursun. Hem Affan kızmadı mı eve birisini çağırmana?"

"Açıkçası bu aralar kimseye güvenmediği için rahatsız oldu..."

"Yani kızı gördü ve rahatsız oldu?" Hani görmemişti, hani?

Kolayı tepesine dikerken halime sırıttı. "Hayır, odamdan bazı sesler duyunca kapımı biraz yumrukladı."

Ayaz'ın bahsettiği şu sesler mi? Tamam, ilkinde de ne olduğunu anlamıştım ama açık açık söylemesini beklemiyordum. Doğrusu, Yalın'ın eve kız arkadaşlar getirmesine de şaşırıyordum, o kadar süre beraber yaşayıp hiç şahit olmamıştım. Her insanın ama özellikle de erkeklerin, sevgilisi olmayan kızlarla yattığını biliyordum ama bunu anlayamıyordum. Bana göre değildi.

Acaba Affan'ın da böyle geceleri olmuş mudur? Hımm, açıkçası rastgele kadınlarla gece geçirdiğini düşünemiyordum. Bir kere adam titizlikten bile bunu yapamazdı, bir kadının saçından, kokusundan, kıyafetinin kirinden bile rahatsız olabilirdi. İyi iyi, şu dakikada titizliğine hayran kalmıştım.

"Affan'ın bu durumdan hiç hoşlanmayacağını tahmin edebiliyorum," dedim, kendi rahatsızlığımda ses tonumdan süzüldü. "Birlikte yaşadığımız eve neden yabancı insanlar getiriyorsun, yani... daha önce hiç yapmamıştın o yüzden." Bu konu hakkında nasıl uygun konuşacağımı bilemedim.

Bildirim düşen telefonunu cebinden çıkarıp ekranına bakarken alnını kaşıdı ve oflayarak, "Sadece canım sıkılıyordu, kafamı dağıtıyorum," dedi. Telefonunu bırakıp dolabı tekrar açtı, bu kez kutudaki biralardan bir tane aldı. "Affan evi konusunda çok titiz davranıyor, herkesi sokmadığı için. Sabah o uyanmadan evden gidip unutana kadar dönmesem iyi olur."

Parmaklarımı çıtlatmaya başlayarak ayağımı yere sürttüm ve o soğuk soğuk içince ben de dolabı açıp bir gazoz çıkardım, kapağını açıp içerken, "Neye canın sıkkın?" diye sordum.

Elini alelade şekilde havada salladı. "Bilmiyorum, sanırım bu eve tıkılı kalmaktan oldu."

"Gidecek misin yoksa?" diye sorarken bunun beni hayal kırıklığına uğratmasına kendim de afalladım.

Ada tezgâhına yaslanıp uykusuz gözünü ovalarken, "Çocuk bakıcısıyım, Affan gitmemi istemiyor," dedi. Gülümsememi saklayarak eğildim, Yalın'la artık iyi anlaşıyorduk, o da giderse arkadaşım kalmazdı. "Zaten İstanbul'a dönmek istemiyorum, belki başka yerlere giderdim."

"Neden ki? Aile evin falan İstanbul'da değil mi?" Ailesiyle çok sık görüşemiyordu, buna rağmen hiç özlediğini, onlardan bahsettiğini duymuyordum.

"Babam da evde pek durmuyor, genç sevgilisiyle takılıyor genellikle." İçeceklerimizi birbirine çarparken göz kırptı. "Sen anlat, nasıl gidiyor?"

Annesi yok muydu? Ayrılar mıydı? İlişkimiz çok enteresan başladığı için ailelerimiz hakkındaki özel şeyleri pek de bilmiyorduk. Dirseklerimi tezgâha koyup dolan gözlerimi kaçırdım. "Kötü gidiyor, hayatımdan hiç memnun değilim!"

"N'oldu?" derken sesi ciddileşti.

"Doğa hastanede ve Affan... üzülüyor, iyi hissetmiyor, ailesi onu suçluyor, morali bozuk."

Arkadaşının hayatına yakından baktığı için Doğa ile ilgili son haberleri de biliyordu tabi. Bir dakika kadar susup benimle camdan dışarıya bakarken, "Bir kardeşini daha kaybederse nasıl hisseder bilemiyorum," dedi. "Hadi, Duru'yu çok az hatırlıyordu ama Doğa öyle değil. Bir anda ailesinden sadece babası kalacak, Güven amca da bir anda bu kadar çok kayıpla ne yapar, bilemiyorum."

Ya niye böyle şeyler söylüyordu bana? "Daha kötü hissetmem için mi söylüyorsun bunları Yalın?"

"Hayır canım, sadece... ben de üzgünüm Doğa için." Bana dönüp omzumu hafifçe sıktı. "Belki de başka tedavi uygulanır, başka bir nakil ihtimali olur."

Başka bir nakil... Günlerdir benim kalbimi ağrıtan da bu ya zaten.

Onun haberi var mıydı, sorabilir miydim? Ya da Affan test sonuçlarını öğrenmiş miydi, açıkçası sanmıyordum, benimki bayağı uzun sürmüştü. Rauf nasıl değiştirebileceğini söylüyordu, kimden yardım alıyordu? Affan'ın düşmanından ha... Kafamı bir yere vuracaktım şimdi, iç seslerimi susturamıyordum.

"Neden hâlâ bir şeyler hatırlamıyor," dedim, oysa hiç hatırlamamasını isteyen bendim. Buna Rauf'un sebep olduğunu bilmek Affan'ın ona karşı kaybettiğini hissettiriyordu, bu yüzden mi hatırlamasını istiyordum? "Ne zaman hatırlar, en azından Duru'yu hatırlasa, keşke hatırlasa kız kardeşini."

Rauf'ta bunun çözümü var mıydı? Bunun için başka ilaç? Belli ki yasa dışı, hatta daha tanımlanmamış birçok ilaca ulaşma imkânı vardı.

Hayatımı en başından beri mahveden şeyin hep ilaçlar olması çok trajikomikti.

"Hatırlayamıyor," dedi ve de ekledi. "Belki böylesi daha iyidir."

"Bari tat ve koku duyusu geri gelse."

Bir kez olsun tatlılarımın tadına bakabilse, bir kez de olsa beni koklayabilse...

"Senin telefonun mu?"

Kendime gelirken Yalın'a baş salladım ve yanından uzaklaşıp odama geçtim. Arama Ayaz'ı uyandırmadan acele ettim, ekrana bakıp yabancı numara görünce kapıyı kapadım. Rauf mu? Bu pislik mi?

Açamadım ama ikinci arama gelince inleyip banyoya geçtim, kabul edip telefonu kulağıma yasladığımda, "Sonunda açıyorsun," dedi Rauf. Dudak köşelerim öfke ile seğirdi. "Şokun bitti mi, kendine geldin mi?"

Ne duyarlı bir adam, ne ince... "Ne istiyorsun?" Alçak sesimdeki nefrete engel olamadım.

"İlaçları n'aptın?"

Korktuğum sorusunu bekletip sağlıklı bir cevap vermeye çalıştım. "Bir kere verdim ama hiçbir şey olmadı."

Karşı tarafta bir müddet susup, "Gerçekten mi?" dedi. "Verdin mi? Ne ile? Nasıl?"

Beni aramasına karşı ne diyeceğimi düşündüğüm için anlatmaya başladım. "Dün akşam biraz alkol aldı, içine karıştırdım. Anlar mı? Anlarsa n'apacağım, bana çok kızar."

Rauf hiç emin olamamış gibi tekrar susup ardından, "Etkilerini görmek için erken," dedi. "O da bir şeyi fark etmez. Milena... Bana yalan mı söylüyorsun? Hiç zorlanmadan, kolaylıkla yaptın mı yani?"

Yapmış ve bu konuda çok endişeliymiş gibi, "Madem bir ay içinde beyin ölümü gerçekleşir bana pasaport, kalacak yer, para ayarlaman gerekir," dedim. "Ayaz'la saklanabilmek için."

Taleplerimi dile getirirken hissettirdiğim endişe onda istediğim etkiyi bıraktı. Paniğimi sezdiğinde yapmış olabileceğime inanç duyup, "Bunlar teferruat," dedi. Sesine arkadan eklenen konuşmalar katılınca duymaya çalıştım. "Kapatıyorum, seni geri arayacağım, telefonu aç."

"Bekle bekle, sen nerede kalıyorsun, kimden yardım..." hat düşünce cümlemi bitirmedim.

Telefonu alnıma yaslayıp gözlerimi kapadım. N'aptığımı bilmiyordum, sadece ondan kurtulana kadar bu durumu yavaşlatmaya çalışıyordum.

"Allah'ım lütfen bana yardımcı ol. Affan'a bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Kalbini verebileceğini öğrenirse içinden yapmak gelir mi, yapmasa bile vicdanen nasıl hisseder, kardeşinin ölümünde sorumluluk duyar mı... N'apayım ki ben ya, gerçekten n'apayım... Bu kadar çaresiz, bu kadar arada bırakılmaz ki insan. Ya da yalan mı, amacı beni böyle sıkıştırıp kalbimi almak mı?"

Vücudumu yatakta düzleyip kulağımdaki küpeyi çevirirken yaklaşan bir ses duydum. Odama yüründüğünü anladım ve kapı aralanınca Affan olduğuna emin oldum. Nefesimi tutup ayağımı örtüde kaydırırken beni izlediğini hissettim. Sırtım kapıya dönüktü, uyuyup uyumadığım hakkında fikri var mıydı bilmiyordum. Yürümeye devam edince heyecanlandım. Elinin ağırlığı başıma yerleşti ve parmak uçlarıyla saç diplerimi ovaladığında gözlerim kapandı, parmaklarının tersi saçlarımı aşağıya doğru okşadı. Kirpik diplerim mutlulukla ıslandı.

Günlerdir güvende hissettiğim tek an buydu.

Bunu beklemiş gibi sindire sindire dokunuyordu saçlarıma.

Bu hissin sürmesi için kıpırdamadım, nefes dahi almadım. Her saç telimde parmaklarını hissettirdi ve uzaklaştığında bile doyumsuz hissettim. İşte bir an sonra, sırf gittiği için çok kötü olarak açtım gözlerimi. Dakikalarca öyle kaldım.

O mu dayanılmaz, benim mi direncim çok düşük karar veremeden odadan çıktım.

Üstümde onun sweati, altımda şortum ile salonu yürürken ışığı kapatacaktım, o sırada da vazodaki çiçeklerimi gördüm. En son baktığımda solmaya başlamışlardı ama onların yerinde artık yenileri vardı; değiştiği zamanı fark etmemiştim. Affan'ın bugün kısa süreli dışarıya çıktığı doğruydu ama geldiğinde banyodaydım, neden doğrudan bana vermemişti laleleri?

Çiçeklerimi koklayıp üst kata çıktım ve ışığı takip edince çalışma odasında olduğunu gördüm. Heyecanla yürüyüp kapıyı ittirince masanın başında, bilgisayar ekranından yansıyan ışıkta oturduğunu gördüm. Üstü çıplaktı ve ben gelene kadar bakışları ekrandaydı ama yavaşça bana çevrildiğinde, onun benim olmasını ne çok sevdiğimi fark ettim.

Koltuğunda dikleşti ve yavaşça yutkunurken, göğsüne bağladığı kollarını geriye doğru, bana doğru genişçe açtı. Sıcacık bir duyguyla kapıdan geçip süratle ilerledim ve sandalyesini bana çevirirken üzerine atladım. Vücudum dengesizce üzerine düşerken kollarımı boynunun etrafına dolayıp yüzümü boynunun yanına yasladım. Elleri sıkıca belimi tutup beni çekerken, boynunun sıcaklığında sessizce inleyip dudaklarımı yaladım. Islak dudaklarım tenine değdiğinde, başını arkaya yatırarak gözlerimizi birleştirdi. Çenem omzuna değerken, yüzüne bakıp alnımı kırıştırdım.

"Seni özledim," diye fısıldadı.

Dizlerim titredi ve anlamış gibi Affan oturuşunu düzeltip ellerini belimin iki yanına koydu, ardından beni hafifçe kaldırıp bacaklarının arasına çekti. Dizine oturttuğunda, dizlerimin bacak aralarına sürttü ve ona biraz yukarıdan, en sevdiğim açıdan baktım. Diz kapaklarım bacak aralarına sürttü ve ona biraz yukarıdan, en sevdiğim açıdan baktım. Yüzünden sonra saçlarına dokunup, "Hâlâ kızgın mısın?" diye sordum.

"Evet," dedi.

Nefesimi sertçe üfleyip çenemi sıktım. "Niye ya? Gittiğim için mi?"

"Evet, beni çok kızdırdın."

Anlıyordum, o da bir anda ortadan kaybolsa ne çok korkardım. Ama ben... söyleyemiyordum işte, güç bir durumdaydım. "Ben de sana kızdım, arabada dediğine. Ödeşmiş olduk." Baş parmağımın değdiği yere baktım, teninde bir pürüz görmüştüm. Biraz eğilip yakından bakınca yanağının altında ufacık bir kesik gördüm. Dikkatim tamamen dağılırken, "Buraya n'oldu?" diye sordum.

Beni dizine biraz daha çekince vücudum gövdesine yaslandı. Hiç bu kadar yakın oturmamıştık, açıkça kucağındaydım. Elini çıplak bacağıma koyup şortumun açıklığına doğru okşarken, "Tıraş sırasında oldu," dedi. "Önemli bir şey değil."

"Neden dikkatsizsin?"

"Seni düşünüyordum, o yüzden fark etmedim."

Ayağımı ayak bileğine sürterek, "Yalan, kesin yalan," dedim kızarak. "Suçu bana atmak için diyorsun." Hızlıca eğilip dudaklarımı o kesiğin üstüne bastırdım ve çekmeden, kollarımı boynuna sıkılaştırarak kaldım. "Seni istediğim kadar öpebilir miyim?"

"Hayır."

Suratımı gerip çekip gözlerine bakınca, yüzlerimize yansıyan ekran ışığına rağmen onun kalbine hapsolup karanlığa çekilmiş gibi hissettim. Işığın bile girmediği yerde, kalbinde hissettim. "Gerçek cevabın bu değil değil mi?"

"Gerçek cevabım."

"Hayır, gerçek cevabın bu değil değil mi?"

Dudağı kıvrıldı. "Gerçek cevabımı adın gibi biliyorsun."

"Adımı söylesene." İlk hangi ismimi söylerse onu daha çok sevdiğini düşünecektim.

"Lal," dedi. "Lal'im."

Demek ilk ismimi daha çok seviyordu, tabi yanılmıyorsam. Aslında ben düşünmüştün ki Lale'yi daha çok sever, bana bir sürü lale aldığı için.

Affan'ın bana böyle, özel biriymişim gibi davranmasının nasıl hissettirdiğini anlatamazdım. Gözleri üstümdeki kıyafetinde dolaşıp eliyle yakamı çekiştirdiğinde, saçlarımı yüzüne dökerek alnımı alnına yasladım. "Bize bir şey olmayacak değil mi?" diye fısıldadım. "O kadar çok dua ettim Affan."

Giysimin yakasından tutarak beni yüzüne yaklaştırırken, "Dualarına tutunacağım," dedi. "Çok streslisin, biraz yatışmaya ihtiyacın var."

"Yok yok, sen bana inanıyorsan bizim işimiz yaş." Benim dualarım kabul olur mu, hiç bilinmez ki.

Dudaklarını çeneme koyup gözlerini kapatırken, "Olmayacak," dedi.

"Ya olursa?" dedim korktuğum için daha fazla şey duymam lazımdı.

Dudakları arasından iç geçirme sesi yükseldi. "Ben hep seninle olacağım, hep yanında; neresi olursa olsun. Tamam mı? Tamam de."

Bir türlü kendimi rahatlatamıyordum. "Tamam," dedim ama yine de.

O başını arkaya yaslamış çenemi öpmeye devam ederken ben de bize yansıyan ışığa baktım. Bilgisayar ekranında bir program açıktı, izlemekteydi sanırım. Yabancıydı ve stand up gösterisine benziyordu. Biraz kulak verdim ama Affan benimle bu kadar yakından ilgilenirken çok zordu. Kalçam dizinde hafifçe kıpırdanıyordu çeneme aldığım her öpücükte.

"Bu izlediğin neydi?" diye sordum pürüzlü sesle.

Yavaşça kendini çekip başını çevirirken kızarmış, ıslanmış dudaklarına göz attım. "Kafamı dağıtmak için izliyordum," dedi.

"İyi ama gülmüyorsun," dedim.

"Bir şeye gülecek halde değilim."

Bilgisayar kapağını indirdi ve odaya tamamen karanlık çöktü. Daha iyi görme arzusuyla yaklaştığımda burnum burnuna değdi, gözleri ağız hizama kaydı. Önce yoğunluktan başımı çeneme indirdim, sonra geri kaldırıp ona baktığımda dudaklarını ıslattığını gördüm.

"Bugün tatlı bir şeyler yemiş miydin?" diye sordu.

Çok sabırsız şekilde, "Biraz fıstık ezmesi," dedim.

"İyi," diyerek başımın arkasından bastırdı. "Öyle hayal edeceğim."

"Ama dişlerimi fırçalamıştım."

"Tamam, naneli macun hayal edeceğim o zaman."

"Bak Affan bana hiç kızma ama bu senden duyduğum en komik..."

Dilini çıkarıp alt dudağıma değdirdiğinde sesim kısılarak kayboldu. Gözleri ağzımı izlerken, dilinin ucuyla dudaklarımı bir kenardan diğer bir kenarına kadar yalayıp sonra alt dudağımı yavaşça dişlerinin arasına aldı. O kadar ağır, farklı şekilde öpüyordu ki, üst dudağımı ağzına doğru kapatıp ona karşılık vermeye çalışırken tüm ağzımın ıslanıp yalandığını fark ettim.

İnleyerek koltukta doğrulurken alt dudağımı emmeyi hızlandırıp, "Hoşuna gidiyor değil mi?" dedi. "Bırakmak istemiyorsun beni?"

Bunu da söyleyebilirdim ama yerine yaptığım dilimi bir şekilde dudaklarına katmak oldu. Alt dudağımdan sonra üst dudağımı da öpüp dilimin aralıktan kaymasına izin verdi ve kendi diline dokunduğunda göz kapaklarımın eridiğini hissettim. Vücuduna daha da yaklaşıp bileklerimi karnına doğru sürttüm ve öpüşmemiz hiç bitmeyince, nefessizlikten kalbim sıkıştı.

Hafifçe geri çekti kendini ve gözlerini hiç açmadan, nefes almamı bekledikten sonra tekrar ağzını ağzıma çarptı. Bu kez baskı sert ve hızlıydı, beni arkaya düşmemem için tutup sesli şekilde öperken kulağımın arkasına kadar kaydırdı elini. Ağzım onun dudakları, diliyle şişerken nasıl bir hissin etkisinde kaldıysam sızlanarak ısırdım onu. Affan refleksle dudağını kaçırdığındaysa, gözlerimi açıp elimi dudaklarıma koydum. Parmağının ucuyla dudağının köşesine dokunurken yoğun bakışlarını benimle birleştirdi. "Bu kez gerçekten senin yüzünden oldu," dedi.

Parmağımı o yere dokundurdum, hissetmesem de ıslak ve hassas şekilde parlayan dudaklarına doğru eğilip başımı sallarken adeta nefes bile almadım. Affan alçak bir inleme sesiyle dudaklarımı yeniden kavrarken, "Muhtaç halin çok tatlı," dedi.

"Muhtaç mı? Sensin muhtaç." Aslında söylerken ki ses tonunda alaycılık yoktu ama neden sadece ben muhtaçtım ki, o da muhtaçtı.

"İnkâr etmedim ki."

Dudağındaki ıslaklığa bakarken ellerimi koltuğun iki yanına koyup alçaldım ve dudaklarımı dudaklarına değdirip gözlerimi yumarken, ummadığım bir duruma sebep oldum. Koltuk bir anda arkaya doğru düşmeye başladı. Ellerimin ne kadar baskı uyguladığını anlamadığım için koltuğun tekerlekleri döndü ve arkaya devrilirken, Affan kollarını etrafıma dolayarak beni üstte tutmaya gayret etti. Bir kısa çığlıkla kendimi yerde ama onun üstünde bulurken, gözlerim korkuyla kapanmıştı.

"Affan, Affan iyi misin?" Altta kaldığı için vücudu tamamen yere çarpmıştı.

"Bir de muhtaç olsan, beni öldüreceksin demek."

"Fark etmedim, çok üzgünüm, kırıldı tüm kemiklerin. Dur kıpırdama, Yalın'ı çağırayım mı? N'aptım böyle, n'aptım..."

"Hiçbir kemiğim kırılmadı, sakinleş."

Üzerinden kalkmaya çalıştım, kolları ve elleri öyle geniş sarmıştı ki yere düşerken canım hiç acımamıştı. Dizlerim üstünden ayağa kalkıp baktığımda belini ovalayarak alnını kırıştırdığını gördüm. Onu, bu odada baygın gördüğüm an aklıma gelince endişelenip, "Yardım edeyim mi?" dedim.

Gözlerini açtı ve tepesinde ne kadar endişelenmiş bir halde dikildiğimi görünce omuzları hareket etti. Çıplak omuzlarından kuvvet alarak artan gülüşü dudaklarından döküldü ve belini ovalayarak kısık bir kahkaha attı.

"Neye gülüyorsun?" dedim, gülüyorsa canı o kadar acımıyordur değil mi? Gerçekten çok üzüldüm ama ben.

"Düşerken bile sadece seni tutuyorum, başka hiçbir şeyi umursamadan... Kendi halime gülüyorum." Gülüşüne inleme sesi katıldı ve omzunu ovaladı.

Affan istediğinde tabi gülüyordu ama kendisine karşı bu kadar alaycı olduğunu, böyle de açık kahkaha attığını duymamıştım. Onu da beni de birbirimizi düşünmekten alıkoymayan bu hissi çok severek ama bir o kadar da kaybetmekten korkarak ona eğildim. "Yardım edeyim sana."

Gözlerime böyle bakacaksa bu odadan dışarıya çıkmayı hiç istemeyecektim. Gözleriyle gülümsediğini ilk kez görüyordum. "Beni kaldırabilecek misin?"

"Tabii ki," dedim hemen ve yumuşakça kolunu tuttum, mahcubiyetle gülümsedim. "Sırtına bakayım bir şey olmuş mu."

Kalkmak için hiç çabalamadan başını yanına yatırdı ve yüzümü, daha önce izlememiş gibi derin bakışlarla izlerken, "Kaldıramazsın," dedi.

Herhalde bu adam meydan okumamı istiyordu. "Kaldırabilirim Affan."

"Kaldır."

Derin bir nefesle bacağımın birisini sol tarafına, diğerini sağ tarafına attım ve üzerine eğilerek dirsek altlarından kavradım. Dudaklarını ısırarak hareketlerimi takip ediyorken kalın kollarını yukarıya doğru çektim. Omuzlarını hareket ettirdim ama vücudunun kalanı kıpırdamayınca sinirlenerek dudak içimi ısırdım. "Bir sorun var," dedim.

"Nedir, yardımcı olayım?"

Dudaklarımı kıvırdım. "Kendini biraz serbest bırakmalısın, yere yapıştırma." Rica edersem daha kolay anlaşabilirdik.

"Hayır, kendimi kasmıyorum, sadece ağırım."

Bir daha denedim, kollarını kaldırdım ve elini kazayla kendi yüzüme çarpınca, canı yanan oymuş gibi Affan benden önce inleyip, "N'apıyorsun?" dedi.

Yanaklarımı şişirerek kollarını bıraktım ve saçımı kulak arkasına koyup doğruldum. "Çok kötüsün Affan, çok, anlatamam yani. İnsan beni hoş tutmak için biraz yardımcı olur, kolaylık sağlar ama senin umurunda değil."

"Hile falan yapmayacağım, kaldırabiliyorsan kaldır Lal."

"Hile mi? Öyle demedim ki ya."

"Meali o değilse nedir?"

Demek öyle, bir de hile yapmasını istemekle suçlanıyordum. Alt tarafı yardım istemiştim. Başımı salladım ve o gözlerini kısıp izlerken uzaklaşıp arkamı döndüm. Buraya ne için gelmiştim, haberi var mıydı? Onu çok özlediğim için. Tamam, bunu söyleyen kendisi olmuştu ama sonuçta ben gelmiştim, gıcıklık yapmaya devam edecekse giderdim işte.

"Ben uyumaya gidiyorum, sen yerde sürün..."

"Hayır."

Yere çarpan adımını duyduktan sonraki saniyelerde ayaklarım havadaydı ve Affan'ın göğsüne çekilmiştim. Eğildiği gibi beni kucaklayıp doğrulduğunda dengemi kazanmak için gövdesine tutundum ve saçlarım kolundan aşağıya dökülürken, ıslak dudaklarımı yalayarak ağzına baktım. "Odama gideceğim," dedim.

"Gitme," dedi.

"Niyeymiş?"

Kendi odasından girip ayağıyla kapıyı kapattı ve yatağa yürürken, "Söylemiştim ya seni ne kadar özlediğimi," dedi.

"Aslında ne kadar çok demedin, sadece özledim dedin."

Sanki duygusunun bir kereden fazla dile getirilmesi onu mahcup etmiş gibiydi. Sessizleşmezi gözüme çok tatlı geldi.

Beni yatağa yavaşça koyduğunda bir bacağımı kendime çektim ve Affan ellerini başımın iki yanın yerleştirip bedenini temas etmeden üzerimde durdu. Doğrusu sadece bacaklarımız birbirine değiyordu, benim heyecanla kıpırdanan çıplak bacaklarım onun eşofmanına sürtünüyordu. Yüzümün yanındaki yumruğuna baktım, kendi bedenini yumrukları üzerinde taşıyordu ve gözleri şakaklarımdan aşağıya yavaş yavaş düşüp beni seyrediyordu. Dudağındaki ısırık izine bakarken nefesini ılık ılık hissediyordum ağız kenarlarımda.

"Acaba seni bir kez bile koklayamayacak mıyım?" dedi, sıra saçlarımı izlemeye geldiğinde.

Bende, bedenimde sayısız bozukluk vardı ama hepsinden çok kalbimi kıran neden onun buna sahip olamamasıydı? "Üzülüyor musun gerçekten buna?"

"Gözlerim bir daha hiç göremeyecek olsa kokundan bile tanıyamam seni."

"Kim hiç göremeyeceğini düşünür ki? Niye böyle düşünüyorsun? Tamam ben düşünürüm ama ben perileri, cinleri falan da düşünüyorum..."

Yüz hatlarına bakıldığında bunun üzerine gerçekten düşündüğü okunuyordu. Doğru aslında, ben de ellerim kesilse hiç hissetmeyeceğimi düşünürdüm; çünkü bedenimdeki eksiklik oydu. O da eksiklikleri üzerine çılgınca düşüncelere sahipti belki.

"Tamam tamam, sana hak verdim Affan. Ben de ellerimi üstüne koyunca... hiç hissetmiyorum, çok üzülüyorum. Saçına, yüzüne, omuzlarına tutunuyorum ama ben de... hiç görmesem başkasının ellerinden ayırt edemem senin ellerini."

Sağ tarafımdaki elini çekip yüz hizama getirdi ve çenemden kavrayıp yüzümü kendisine kaldırdı. "Başkasının ellerinden söz etme."

Sebebini biliyorum ama... "Ya n'olur?"

"Bana n'olur bilemiyorum ama ona cehennem olur."

"Cehennemmiş... Başkasına cehennem olur da sana n'olur?"

"Bilmiyorum," dedi.

"Nesini bilmezsin?" dedim, konuşmam yavaşladı çünkü gözlerine bakarken ne kadar güzel olduklarını düşündüm.

"Artık düşünemiyorum."

Bu kez, "Neyi?" diye sordum. Benim hakkımda bahsetsin ve sabaha kadar dinleyeyim istedim.

"Senin benim olmadığın ve benim seninle olmadığım bir hayatı."

Hemen hemen duymak istedim. "Hep yanımda olacaksın değil mi?"

"Evet demiştim ya."

Tabi, bunu ima eden birçok şey söylemişti ama bu kalp uyumu meselesi yüzünden onu kaybetmekten korkuyordum. "Eğer benimle olmazsan... bir daha güneşe çıkmam, yıldızları da bakmam, gece uyumam, sabah kalkmam. Affan? Sana diyorum, hiç dinlemiyorsun, gerçekçi gelmiyor mu sözlerim? Bak abartmıyorum, bunlar böyle kalbimdeki hislerim, hepsi doğru..."

Dikkatle dudaklarımı izliyordu, bu yüzden beni hiç duymadığını düşünüyordum ama yutkunarak başını salladı. "Sen terlemiyor musun?"

Tabi, çoktandır ısınmış ve terlemiştim ama ona yaklaştığımda doğal gelişen vücudumun tepkileriydi. "Biraz sıcak," dedim, konuyu dağıtmasıyla da huzursuz olup.

Elini sweatin bel çizgisine kaydırdı. "Çıkarmana yardım edeyim mi?"

Dizlerim bacağındaki kumaşa sürtünerek kıpırdarken onun örtülü niyetini anlayarak başımı eğdim. Gözlerimi çıplak göğsünde, kas çizgilerinde dolaştırarak dudaklarımı ıslattım. Kalbimi kendisinin yapabilmesi ne kolaydı. Acaba ne kadar süredir onundu? Sandığımdan da mı uzun?

Diğer odada nasıl güldüğünü hatırlayınca, "Hayır," dedim, onu güldürecek başka şeyler düşünerek. Kendim de gülümsemeye başladım. "Gülecek halim yok demiştin ama odada bayağı gülmüştün..."

"Güldürdün beni, yalancı çıkardın."

Kıkırdadım. "Kendi düşüşüne gülen de bir seni gördüm."

Kıyafetimle onun kadar ilgilenmediğimi fark edince yanaklarını şişirerek ofladı ve yüzüme bakarken dudaklarını kıvırdı. "Sana da sıklıkla gülümsüyorum."

"Gülüyorsun ama pek sesli değil."

"Sen de kahkaha atmıyorsun."

Onun sayesinde fark ettim ne kadar az sesli güldüğümü. Yıllar içinde azalarak bitmiş kadar olmuştu. En azından gülümsüyordum, çoğunlukla da onunlayken. İçimi çekerek, "Seni güldürmenin yolunu buldum," dedim.

"Meraktan öleceğim."

"Sen geç dalganı," diyerek üst gövdesine bir baktım ve sonra ansızın ellerimi koltuk altlarına doğru ilerlettim. Affan huylanarak hazırlıksız yakalanırken parmaklarımı daha hızlı, hatırladığım şekliyle üstünde gezdirerek onu gıdıkladım. İstemsiz olarak gülüp yanıma düştüğünde başımı kaldırdım ve hevesle boyun kenarını, kolunun üstünü, karnını gıdıkladm. "Çok zevkli."

"Ne kadar? Ben de tadına bakayım."

Ellerinin kalktığını gördüm ve hızla arkamı dönüp yataktan kaçmak için hareketlendim. Ne yazık ki Affan beni belimden yakaladı, kalçamı çenesine çarpacağım kadar hızlıca çekti ve talihsiz sonumu çoktan hazırlamış gibi yatağa sırt üstü düşürüp ellerini belimin iki yanından karnıma doğru ilerletti. Onu böyle hevesli, istekli görmek nadir oluyordu, üstelik birbirine karışmış saçlarına hazırlıksız yakalanınca gıdıklanmam kaçınılmazdı. Kıkırdayarak ellerini ittirmeye çalışırken, "Sakın!" diye bağırdım. "Affan bak, ben çok gıdıklanırım..." sebebini anlıyordu, bedenim dokunuşlara çok hassastı. "Lütfen yapma, lütfen diyorum duymuyor musun?"

Ellerini giysinin atlından sokmuş, parmaklarını hızlıca karnımda oynatıyordu. Yüzünde o kadar tatlı bir sırıtma vardı ki beyaz dişlerini görüyordum. "Yapacağım çünkü bu gülüşünü hiç duymamıştım..."

"Ama gülmekten boğulurum, dur..."

"Buradan da gıdıklanıyor musun ha?" Eğilip burnunu boynuma koydu ve hafifçe sürterek gıdıklamaya çalıştı.

Avucumu yüzüne kapatıp itmeye çalıştım. "Hayır, oradan huylanıyorum."

"Neden? Hoşuna mı gidiyor?" Yüzünü hafifçe geri çekip hızlı nefesler alırken dudaklarıma baktı.

"Hey!"

Kapıya aniden vurulduğunda Affan'la aynı anda sessizleştik ve gülümsemelerimiz kızarmış yanaklarımızın altında sabitlenmişken, bakışlarımız yavaşça oda kapısına çevrildi. Yalın bir daha kapıya vurdu. "Çok gürültü yapıyorsunuz, uyuyamıyorum!"

Ne kadar geç bir saat olduğunu unutmuştum ama bu gece Affan'ı uyumak için bile olsa bırakmak istemiyordum.

"Siktir git." Affan tekrar bana döndü. "Kız arkadaşımın tadını çıkarıyorum."

Çok sıcakladığımdan ötürü giysimin yakasını genişletip bakışlarımı göğsüne hizaladım. Yalın homurdanıp, "İyi ama her n'apıyorsanız çok ses çıkarıyorsunuz," dedi. "Alt katta uyuyacağım bu gidişle."

"İyi olur," dedi Affan.

"Ciddi misiniz lan? Evden de çıkayım istiyorsan?"

"O daha iyi olur."

Söylene söylene uzaklaştığında giysimi tekrar üstüme örttüm ve beni gıdıklamaması için ellerinden kaçtım. Yüz üstü dönerek uzaklaştım ama ayak bileğimden tutarak durdurdu ve bana yaklaşıp yanımda, dirseğini başımın kenarına koyarak uzandı. Yanağımı serin örtüye yaslayarak cenin pozisyonu aldım, eli saçlarıma çıkıp okşamaya başlarken gülümsedim.

"Kolumda yatmak ister misin?"

"Uyuşturuyorum ama."

"Seni izlerken ağrıdır, sızıdır hiç hissetmiyorum. Yatmak ister misin?"

Onaylayan mırıltımı dinleyip kolunu uzattığında yüzümü geniş kolunun üst tarafına koydum ve ellerimle de bileğine sarılıp gözlerimi yumdum.

"Sırtın acıyor mu peki?" diye sordum.

"Hayır canım."

"Lal'im dedin, kız arkadaşım ve bir de canım dedin." Düşünecektim bakayım başka güzel bir şey söylemiş miydi? Bunları tekrar etmek utanç verici miydi? Duymaya ne kadar hevesli olduğumu anlatmak? Umarım değildir.

Düşünmeye başladım ve ağır eli başımı okşarken gözlerim açılmamak üzere kapandı. Güneşin doğuşuna kadar uyanmadım, günlerin uykusuzluğunu geçirdim. Affan'ın benim kadar sürekli ve derin uyumadığını hissettim ama gözlerimi açtığımda, sabah olduğunda uyuyordu.

Birkaç dakika güneşteki açık tenini, kumral saçlarını izledim. Sırt üstü dönmüştü ve kolu hiç kıpırdamadan başımın altında kalmıştı, diğer eli göğsünde, kalbinin çevresindeydi. Eğilip elinin üstünden, parmağından yumuşakça öptüm ve hissetmiş gibi Affan'ın yumuşayan yüz hatlarına dudak ısırıp öyle çıktım odasından. Niyetim Ayaz'ı kontrol etmek ve tuvalete gitmekti. Uyanmaması için sessiz davrandım, aşağıya inince Yalın'ın cidden bu koltukta uyuduğunu gördüm. Haline biraz gülerken telefonun çaldığını duyup ilerledim, sessize almak için uzanırken ekrandaki isimle duraksadım.

Ama neden?

Telefonu sessize aldım ve arama bitene kadar ekrana baktım, sonra ise ekranda birikmiş mesajları gördüm; doğrusu kimin attığını. Anlamlandırmakta güçlük çektim ve o gün akşama kadar bunu düşündüm. Affan'la aram iyi olduğu için günümün iyi geçmesini bekliyordum ama kafa karışıklığı yüzünden hiçbir şeye odaklanamadım.

Ve başımdaki Rauf belası yüzünden.

Komodindeki ilaçları tesadüfen gördüğümde kendimi yine o kötü düşüncelerle boğuşurken buldum. Bir labirente hapsolmuş ve aceleden, çıkışı bulma korkusuyla duvarlara çarpmaya başlamıştım.

Verandaya hava almaya çıktığımda Ayaz'ın birkaç fotoğrafını çekiyordum ama yine de Affan'ın mutfaktan çıkarken Yalın'a, "Müjgan istifa etmiş," dediğini duymuştum. Bu yüzden arkama döndüğümde Yalın'ın da ben kadar şaşkınca Affan'a baktığını görmüştüm.

"O ne demek?" dedi Yalın, ben bugün ona pek bakamıyordum ama o Affan'a rahatça bakabiliyordu, beni de düşündüren buydu.

"Bilmiyorum, bir istifa mektubu bırakıp gitmiş." Affan açık ev kapısından bana doğru baktı. "Lal'den ne kadar korktuysa."

Kaçmış mıydı yani? Yaptıklarının karşılığını almayacak mıydı?

Yalın, "N'aptı ki?" diye sordu. "Lal tatlı birisi, ondan neden korkulur?"

"O işin şakası. Bu kadın neden gitti bilmiyorum. Umurumda da değil."

O günün akşam olmasını sabırsızlıkla bekledim, çünkü Rauf'tan kurtulma işini ciddiye alıyordum ve bunun için kime ihtiyacım olduğunu biliyordum. Geç saat olunca Affan'ın yanında bağdaş kurmuş, televizyondaki haberlere bakıyordum. Ayaz yerde oturmuş, çikolatalı kekleri nefes almadan yiyordu.

Affan omuz açıklığıma eğildiğinde, dirseğim koltuğun kenarında hafifçe kaydı ve bakışlarım ona döndü. Tüm gün yakındık, bir saattir de koltukta yan yanaydık. Aslında Ayaz'ın yanına yere oturacaktım ama dizlerim yere değip acımasın diye beni koltuğa çekmişti.

"Bu gece yine yukarıya çıkacaksın değil mi?"

Dudağındaki ısırık izine göz atıp birbirine değen kollarımızı izledim. "Fark ettim ki sen benimle pek uyuyamıyorsun, sanırım yalnız uyusan daha iyi olur."

Affan, "Hayır," dediğinde bile ikna olmadım benimle uyumayı sevdiğine. "Alıştırdın beni, yapma."

"İki kez uyuduk, alışmamışsındır, nezaket olsun diye mi söylüyorsun?" Belki beni kırmamaya çalışıyordu.

"Nezaketen yatağımı paylaşmam."

O halde neden yanımda rahat uyuyamıyordu? Evet, zaten uyku problemi vardı, benimle alakalı değildi ama demek ben de yardımcı olamıyordum. Üstelik kolunu uyuşturup duruyordum, bir kere daha yapsam şikâyet ederdi belki.

Ama nedense... bana her şeyini verirmiş gibi hissettiriyordu.

Ve daha önce kimse bana böyle hissettirmemişti.

Affan, babası arayınca kalktı ve ben de kötü bir haber olmamasını dileyerek arkasından baktım. Sonra kararsızca merdiven basamaklarını izledim, doğrulup üst kata çıktım ve Affan'ın aralık kapısından görünmeden Yalın'ın odasına yöneldim. Girdiğimde açık camın kenarına yaslanmış, sigara içiyordu. Kapısındaki sese döndü ve belki de ilk kez odasına geldiğim için garipseyip, "Lal?" dedi. Hafifçe sırıttı. "Odaları karıştırdın herhalde, Affan görme..."

Affan'ın haberi olmaz.

Beni istediğini biliyorum.

Yanıma gel.

"Hemen bir kiralık katil bulup Rauf'u öldürmezsen ona ihanet edip Elçin'le sevgili olduğunu Affan'a söylerim."

DEVAM EDECEK.

Lal'in tüm sırları toplayıp gün sonunda kendi çıkarına kullanması asdfghjkl. Kiralık katil fikrini ne ara düşündü ben de bilmiyorum asdfghjklşi.

Affan ve Lal'in gıdıklama sahnesini yazarken gözlerimden kalpler fışkırdı. Basit bir sahne ama birbirlerine karşı içtenlikleri beni bitiriyor. Siz de sevdiniz mi o sahneyi? Ya da hangi sahneyi sevdiniz, yazın lütfen.

Sizi seviyorum.