32: GÖRMEYEN GÖZLER, HİSSETMEYEN ELLER.
Merhaba! Burada mıyız?
Aşklarım umarım bölümü seversiniz. Yorumlarınız eşliğinde okumanız tek ricam. ✨

32: GÖRMEYEN GÖZLER, HİSSETMEYEN ELLER.
Aslında ben yalnız ölemezmişim. Ama her şeyi bunun için yapmamış mıydım? Affan'a bir şey olmasın diye, o kardeşini kurtaracak kadar ileriye gitmesin diye. Tabii ki bunun için yaptım ama yalnız ölmekten ne kadar korktuğumu, karanlıkta kaldığımda anladım. Kalbim durana kadar çığlık atabileceğimi hissettim ama kulak zarlarımı da patlatırsam, Affan'ı hissedebilecek hiçbir duyum kalmayacaktı.
"Affan, Affan! Anneme bir şey oldu!"
Ayaz'ı, beni bırakmaması için çok sıkı tutmuştum ama kayıp gittiğinde yalnız tek sebebi olduğunu anlamıştım. Oturur pozisyonumda kaskatı kesilerek kulak içlerimdeki baskın uğultuyu dinlerken başım sol omzuma doğru düştü ve karanlığın beni tamamen yutması kaçınılmaz oldu.
"Ne diyorsun?" Affan'ın sesi yaklaştığında kalbim atışlarım kulak uğultumu bastırdı ve buraya yüründüğünü duydum. "Lal?"
Ellerimi ileriye kadar uzattım ama ellerimden değil de kollarımdan tutuldum; çünkü böylesini hissediyordum. Hissediyor ama göremiyordum işte. Affan'ı görememek her şeyi daha korkunç kılarken, bir daha, "Lal?" dedi. Bir elini yüzüme çıkardı. "Beni duyuyor musun, baksana yüzüme."
"Seni göremiyorum." Konuştuğumu duyuyordum ama karşımdaki insanın beni duyduğunu görmediğim için sanki konuşmuyordum. "Gözlerim yerinde duruyor mu Affan?"
"Lal..." sesi alçaldı. "Neyi göremiyorsun?"
"Hiçbir şeyi ama... ama daha önemlisi, seni."
Her insan kadar gözlerimi kapayıp hiç göremediğimi düşündüğüm olmuştu; ama zihnin öngördükleri yaşanılanın yanına bile yaklaşamıyormuş. Görememek beni öylesine korkutmuştu ki acı hissi gölgede kalmıştı.
Affan'ın hızlanan nefesini normalden yüksek duyunca dehşete düştüm, görememek algılarımı bir anda bu kadar açmış olabilir miydi? "Gözlerin mi buğulandı, bir pus mu var önünde?" Parmaklarını göz kapaklarımda hissedince bileğimi kaldırıp onu tutmaya çalıştım. "Gözlerin tabii ki yerinde Lal, tabii ki yerinde. Ve ne kadar güzel biliyorsun. Şimdi bana tarif et n'olduğunu?"
"Pus değil," dedim ve o göz kapağımı kaldırınca bakmak için eğildiğini anladım. "Uyumak için gözlerini yumarsın ya, öyle... işte öyle karanlık. Göz kapaklarım açık değil mi Affan? Açamıyor muyum yoksa, ondan mı göremiyorum?"
Elleri yanaklarıma doğru kaydığında parmaklarının titremesi tenime çarptı ve içime çektiğim sonraki nefeste Affan'ın korkusunu da soludum. "Lal... bir göz hastalığın var mıydı?"
"Yok, yoktu..." Kalbimdeki ritim bozukluğunu, göğsüme saplanan ağrıdan anladım. "N'oldu bana n'oldu! Affan, bir şey yap lütfen, ben seni nasıl göreceğim!"
"Şşşt." Affan'ın hızlı nefesiyle aciliyetli öpücüğünü alnımda hissettim. "Tabi de göreceksin, tabi. Önce bir saniye ver bana, araba anahtarımı alıp gele..."
"Hayır!" Korkuyla çığlık attım. "Beni bırakma, kollarımdan tut, elimi tutunca anlamıyorum, gitmişsin gibi geliyor!"
"Hastaneye gitmemiz lazım." Konuşması çok telaşlıydı. "Sadece araba anahtarımı alana kadar."
"Bırakmasana, bırakma."
Affan'ın sesli solukları sıkılaştı ve yüksek sesle, "Ayaz!" dedi. "Odamdan araba anahtarımla cüzdanımı getir çabuk."
Oğlumun yere vuran ayak seslerini dinledim.
Keşke hiç uyumasaydım. Gözlerimi kaybederken durdurabilseydim.
Kendi kanımı görecek olmaya bile razı gelirdim, yeniden görebilmek için.
"Buradasın değil mi?" dedim, belki de o gitmişti ama hayır, onun adım seslerini ayırabiliyordum.
"Karşındaydım. Bir karış bile yok aramızda."
"Kolumdan tut o zaman!"
Beni bırakırsa n'apacaktım, nerede oturduğumdan bile emin değildim. Ellerini hissetmediğim yerde gördüğümle yetiniyordum ama bu sefer o da yoktu. Kollarımın arkalarındaki iri ellerine sokulurken, "Canın acıyor mu?" diye sordu.
"Şakaklarımdan bir şey bastırıyor sanki, göz diplerim de acıyor!"
Affan, "Gözlerine herhangi bir damla sıktın mı?" diye sordu. "Ya da yüzünü yıkarken ne kullandın?"
"Göz damlası bile yok ki bende." Düzenli nefes alamıyor, sürekli gözlerimi daha da açmaya çalışıyordum. Sanki bana yalan söylüyorlardı, göz kapaklarım hâlâ gözlerimin üstündeydi. "Makyaj da sürmedim gözüme."
"Bu saçmalık her neyse... geçici bir şeydir tamam mı? Bu kadar kısa sürede görüşünü tamamen kaybedemezsin. Sinirlerin hassas... belki sinirseldir, bir şey alerji ya da enfeksiyon yapmıştır."
Bir şey... İlaçlar mıydı? Rauf o ilaçları ilk kez, gecenin bir yarısı karşıma çıkardığında gün gelecek ve o ilaçları kullanacağımı hissetmiştim. Çünkü tüm gücünle nefret edip kendinle geleceğe sürüklediğin her şey, seni gelecekte tekrar korkutmak için beklerdi. Ve belki de bu kaderinin böyle olduğunun işarettir, ya da aynı yerden kırılacak kadar güçlü olduğunun.
Ben dahil herkes bu ilaçların karşı koyulamaz etkileri olacağını biliyordu.
Beynimi öldüren güçteki madde, öncesinde tabii ki beni incitecekti.
Artık ışıkları açmama gerek olmayacak mıydı? Yani ışıkları kapatmama.
"Al," diyen Ayaz'ı ve sonra da, "N'oluyor?" diyen Yalın'ı duyduğumda çok utandım.
Anahtarın şıngırtısını duydum, sonra Affan ona, "Hastaneye gidiyoruz," dedi. Koluma yumuşakça kavradı. "Seni kucağıma alayım tamam mı?"
"Ne için hastaneye gidiyorsunuz?"
"Annem görmüyor," dedi Ayaz.
Yalın'ın bakışları altında kendimi çok savunmasız hissedip önüme yaklaştım; güvenli alanıma. "Nasıl, başın mı döndü?"
Affan, "Ayaz'a bak," dedi.
"N'oluyor Affan, ne demek görmüyor ya?" Demek benim için endişelenmişti. Üzülüp yanıma geldi bir de, sesinin çoğalmasından anladım. "Lale, canım iyi misin?"
Kafamı iki yana sallarken, "Kollarını boynuma sar, seni kucaklayacağım," dedi Affan, bir daha.
"Bir şey mi battı gözüne lan, bir bok anlamadım." Bana benim kadar üzülemez tabi ama üzüldü değil mi? "Lale, yoksa..."
Affan, "Yoksa ne?" dedi yakalayıp.
"Boynun nerede? Nasıl tutunacağım sana?" Kollarımı kaldırıp uzattım.
Affan'ın vücuduma dağılan elleri beni kaldırınca güdüsel hareket edip tutundum ve yürüdüğünü anladığımda kendimi daha kötü hissettim. Affan beni kucağına aldığında bu hep samimiyetimizin, adım adım yaklaşmamızın bir belirtisi olmuştu ama şimdikisi muhtaçlıktandı.
Rüzgârı hissettim ve dışarıya çıkışımızı birkaç komut hareket izledi. Sonra Ayaz, "Ben de geleceğim," dediğinde arkamızda olduğunu anladım.
"Hayır Ayaz, sen nereye?"
"Annem elimi tut, beni bırakma dedi."
Araba koltuğuna bırakıldığımda telaşla ve korkudan saçlarımı çekiştirip arkaya yaslandım. "Anneni ben tutacağım, sen eve dön."
"Geleceğim." Arka kapısını açanın Ayaz olduğunu düşündüm. Karanlıkla baş etmeye çalışırken göz kapaklarıma, hatta gözbebeklerime dokunmaya çalıştım.
"Oğlum, n'apacaksın sen hastanede?"
"Annem elimi tut dedi."
Affan onun komutları ne kadar ciddiye aldığını anlayamıyordu. Araya girmek isterken dudaklarımın uyuştuğunu fark ettim, Affan bir şey söylemedi ve motor sesiyle irkildiğimde, "Arabayı çalıştırıyorum, her şey yolunda," dedi.
Gözkapaklarımı örttüm ki, açıkken görmemek kadar canımı yakmasın. Kendimi uykuda hayal edip sakinleşmeye, yatışmaya çalıştım ama bilek içimle göz kapağıma dokunurken ağzımdan hıçkırık kaçtı.
"Böyle annemin elini tutamam ki." Ayaz kendi için çok akıllıca bir şey söylemişti.
"Neden aynı şeyi tekrarlayıp duruyorsun?"
"Yap dedi çünkü."
"Annen şimdi güvende, sakin ol."
Ellerimle dokunamadığım şeylere bakmaya alışkındım, şimdi nereye dokunup nereye baktığımı anlamamak beni dehşete düşürüyordu; kendimi gerçek bir hayalet gibi hissediyordum. Böyle yan etki aklımın ucundan geçer miydi? Ben nasıl bunu düşünecektim? Affan'ı kaybetmekle kafayı öyle bozdum ki, kendimi kaybettim.
"Acıyor mu gözlerin, ağrıyor mu?"
"Acıdığı aklımdan çıkıyor, sadece göremediğimi düşünüyorum."
Affan hemen, "Asıl göremediğini unut," dedi. Aracı kontrollü bir hızda kullanıyordu. "Ama hayır, acıdığını da unut. Bak evet, ne güzel düşünmüşsün; gözlerini kapalı tut."
Bileğimin içini göğüs kafesime bastırıp kalp atışlarımı nabzımın üstünde beklettim ve Affan'ın ilk kez kendi rızası dışında sessizliği seçtiğini hissettim. Alçak küfrünü duyduktan sonra telefonunun tuş seslerini algıladım ve sinirle çarptığı şey neyse, arabada yankı yaptı.
Araç durunca sağıma soluma döndüm ve Affan, "Geldik," dediğinde korktum.
"Güneş gözlüğün var mı?"
"Gözlük?"
"Nereye baktığımı bilmiyorum, insanlara bakacağım kesin, gözlük ver bana."
Araç içi tik tak gibi seslerden sonra yüzüme soğuk bir doku temas etti, akabinde de saçlarımın arasından gözlük sapları indi. Kendimi geriye çekip araba kulpunu bulmaya çalışırken Affan indi ve ben ayağımı dışarıya atarken bileğim çekildi. "Tuttum anne."
Elimi sıkmaya çalıştım ve diğer bileğimin de çekildiğini algıladım. Affan'ın da elimden tutarak önüme geçtiğini anladım ve yürürken ortam değişirken sesler azaldı. Gözlerim sıkmaktan acırken seslere göre hareket edip bir asansöre binip inene kadar kurtulacak olmanın hafifliğine sığındım. Koltuğa oturtuldum ama Affan bunu o kadar normal yaptı ki, insanların bana bakmasını istemeyeceğimi bildiği için dikkat çekmemeye çalıştığını anladım.
"Doktorla görüşü..."
Nereye varacağını anlayıp, "Sakın gitme," diye fısıldadım.
Omuzlarımın arkasını ovdu. "Sadece bir dakikaya döneceğim."
"Göremiyorum ve hissedemiyorum, bir saniye bile bırakma."
Bu onu, ben konuşsun diye beklerken sessizleştirdi. "Ayaz," dedi sonra. "İlerideki kadını görüyorsun, yanına gidip çağır."
O giderken Affan'ın eli başımın arkasına koyup yüzümü karnına doğru yasladı. Zaten gücüm de kalmadığı için bu desteği sahiplenip alnımla sert karnını eşeledim. Saç diplerimi okşayarak başımın yanına kadar eğildi. "Bu gece seni uyutacağım, sabaha geçecek."
"Güneş doğmasın, yeni bir gün de olmasın demiştim; güneşe bakmak istememiştim. Bir daha ne dilediğime çok dikkat edeceğim."
Bir kadın sesi yaklaştı ve Affan'da beni bırakmadan pozisyonumuzu değiştirdi. Kulaklarımdaki uğultu yüzünden her cümle havada kaldı, duyup değerlendiremedim. Başka odaya geçerken Ayaz'ın hemen yanımda olduğunu koluma sürtünen teninden anlıyordum. Tekrar oturtuldum ve Affan'ın büyük eli omzumda dururken, tenimdeki nefesi algıladım.
"Merhaba," dedi olgun kadın sesi. "Ani bir görme problemi yaşadığınızı öğrendim. Muayene için gözlerinize yakından bakacağım, bir acı ya da yanma hissediyor musunuz?"
"Evet, şakaklarım, göz diplerim acıyor. Şakaklarımdaki ağrı günün ilk saatlerinde başladı, sonra ben uyudum, gözlerimde yanmayla uyanınca karanlık sandım da öyle değilmiş, göremiyormuşum..."
"Anlıyorum, şimdi sabit kalmanız lazım."
Başımı ne kadar hararetle salladığımın farkındalığıyla hareketsiz kaldım ve dizimdeki küçük ele karşılık vermek istedim. Doktor göz kapaklarımı açarken, "Göz dibi muayenenizi yapıyorum," diye bilgilendirdi. "Bir damla sıkacağım, endişe etmeyin."
Bir şeyi yaklaştığını görmesem de hissedip gözlerimi kırpıştırmaya başladım ama Affan, "Sakin ol," dediğinde hareketimi yavaşlattım. Gözbebeğimdeki soğukluk hissiyle ürperdim, göz damlası gözüme dağıldı ve ilerleyen dakikalarda doktor bir daha benimle konuşmadı. Endişe edip oturduğum yerde kıpraşınca, "Gözlerin hâlâ acıyor mu?" diye sordu Ayaz.
Sesine dönüp mızmız bir ses çıkardım. "Acıyor."
"Artık elini bırakayım mı?"
Fısıltıyla, "Tutuyor musun hâlâ?" diye sordum.
"Evet, bırakayım mı?"
"Hayır."
Affan'ın uzaklaşmasa da doktorla konuştuğunu duyuyordum, eli hâlâ omzumdaydı ama vücudunu yanımda hissetmiyordum. Affan'ın neden olabilir, bir şey anlamadınız mı, acısı nasıl geçer, gibi soruları alçak sesle sorduğunu duydum. Doktor hemen anlayamayacağını, muayeneye devam etmesi gerektiğini daha anlayışlı bir tutumla açıkladı.
"Neden bekliyoruz o halde?" dedi Affan, bu kez.
"Damlanın gözbebeklerini açmasını bekliyorum, lütfen."
Her saniyesi işkence gibi geçti ve doktor tekrar yaklaşıp gözbebeklerimi açtı, muayenesine devam etti. Cihaz tutarak baktığına emindim ama sessizlik hiç hoşuma gitmiyordu, kendimi güçlükle sabit tutuyordum. Gözkapaklarım birkaç dakika açık kaldıktan sonra rahat bırakıldı ve doktor, "Ultrason için hanımefendiyi şuraya alalım," dedi.
Kalktım ve Affan elimi tutup beni yürüttü. Bir dakikadan kısa sürede vücudum başka koltuğa yerleşti, daha önce de göz ultrasonuna girdiğim için komutlara alışkın şekilde başımı hareket ettirdim. Gözlerime bakılırken Affan başından beri istediğim gibi elini vücuduma dokundurarak bana güvende hissettirdi.
Muayene bittiğinde insanları göremediğim gibi insanların da beni göremediği hissine kapıldım. Başka yere yerleşince kollarımı kaldırıp bileklerimi önümdeki eşyaya dokundurdum ve bir masa olduğunu anladım, başıma dokunma şeklinden Affan'ın bir adım arkamda, ayakta durduğunu çıkardım. Yere itici güçle sürtünen koltuğa yüz buruştururken, "Göz retinasında hiçbir problem görmedim," dedi doktor. "Göz kanaması veya sinirlerde de problem yok. Gözüyle ilgili her şey sağlıklı görünüyor."
Herhalde bu bir şaka olmalıydı; görmediğime inanmıyor muydu? Nasıl problem tespit edemediğini söylerdi? Affan benden önce, "O zaman bu saçmalık ne?" dedi, hiç anlayış olmayan sesiyle. "Bir şeye yanlış baktınız, hemen tekrardan bakın. Bir şeyi kaçırdınız, evet..."
"Açıklamama izin verin. Retina ve gözlerinin sağlıklı olması güzel haber fakat diğer yandan... Göz görüntüyü beyine aktarır; bu tablodan da anladığım beyin yapısında bir problem olduğu. Ani bir kafa darbesi aldıysa ya da sinirsel problem ortaya çıktıysa vakit kaybetmeden MR çekilelim."
Beynimin o kısmına zarar mı verdim? Beyin ölümüm gerçekleşmeden önce beynim tepki verip ilaçların doğru yolda olduğunu mu gösteriyordu? Bu Rauf için ne kadar güzel bir haberdi, bu yüzden, belirtiler ortaya çıkmadan yanında olmamı beklemişti; çünkü zamanı geldiğinde yerimden kalkacak kadar komut bile veremeyecekti beynim.
Kalktım ve attığım ilk adımda Affan'ın geniş vücuduna çarptığımda düştüm. Ruhsal olarak yıkıldım ve hıçkırığım beni saran kolların içine hapsolurken, sonsuza kadar burada kalmayı diledim. Elden giden için üzüleceğim değil mi? Kahrolup ağlayacağım, gözlerimi geri isteyeceğim. Ama ne için kaybettim? Alnımın altında çarpan kalp için. Bu kalp buz gibi olsa da bırakılmazdı, çünkü ben de kanatlarımı ateşte yakmıştım.
O beni seçti, ben de onu.
Bu kadar basit ama çok acı vericiydi. Seçimi yaparken zorlanmamıştım ama onu göremeyeceğimi hiç düşünmemiştim. Artık o bana dokunmadan onu hissetmenin yolu bile yoktu.
Ağlamam kontrolden çıkınca yalnız bırakıldığımızı hissettim, başımı göğsünden kaldıramadan dakikalarda beklettim. Kime söylesem aptallığıma yakınırdı, ben de kendimi Rauf'a karşı kaybetmiş, zavallının biri gibi hissediyordum. Ellerinin baskısını, saçlarımdaki dokunuşunu, bileklerimden tutuşunu hissettim ve nabzımın attığı bilek içimde de dudaklarını.
"Senin talihsizliğinin bedelini dünyaya ödetebilsem keşke."
Sonunda kazandığın bir duygu, bir insan için o acı hayatı tekrardan yaşar mıydın?
Yaşarım dersen de, zaten bu talihsizliğin bedeli ödenmiş olmaz mıydı?
Tüm bunların karşılığı olduğunu ona söylemeden nefesimi sakinleştirmeye çabaladım. Onu sevdiğimi iyi ki söylemiştim, çünkü ansızın konuşamamaktan da korkuyordum.
İlaçlar ve duyular; hayatımı yönettiler.
Yüzüm omzuna çıkıp hıçkırığım dinene kadar saçlarımı okşadı ve ben geri çekildiğimde yanaklarımı sildi. Hissettiğim her şeye tutundum, odadan çıkarken, "Ayaz?" diye seslendim. Dakikalardır suskundu.
"Kapının önünde," dedi Affan.
Ayaz'da, "Efendim?" dedi.
"Uzaklaşma yanımdan."
"Tamam anneciğim."
Başımı göğsüme kadar eğip adımlarını takip ettim ve bir başka odaya geçip doktorların, hemşirelerin dediklerini yaparken düşünerek kendime cinnet geçirmemeye çalıştım. Komutlara uyup MR'a girince Affan ile Ayaz dışarıda bekledi. Uzaklaşmaları gerektiğini bilsem bile yalnızlık iyi gelmedi.
Çıktığımda bir hanımefendi kapı çıkışına kadar bana yardımcı oldu ama görmeden attığım her adımda tedirgin oldum ve vakit geçmeden, "Buradayım," dedi Affan. Belimden tutup beni çekti. "Doktor MR testinin zaman alacağını söyledi, bu sırada VEP testi yaptırmamızı söyledi."
"O ne ki?"
"Beynindeki olayları gözlerinin algılayıp algılamadığını gösteren bir testmiş, anladığım kadarıyla."
Nefret. Nefret. Gerçekten varlığımdan bile nefret edip tahammülsüzlükle doldum. Bu test için kafama bir ağırlık çöktü, şakaklarıma bir şeyin bastırıldığını, yapıştırıldığını algıladım ve çekip atmak istedim. Cihaz seslerinin huzursuzluğunda dakikalar geçirip sonunda serbest kaldığımda hemen kalktım, gözlerimi ovuşturarak odadan çıktım.
Tüm buz test sonuçları içi beklememiz gerekti ve Affan'ın durmadan yerde ritim tutan ayak sesini dinledim. Ayaz dakikalar sonra konuşup bana, "Sıkıldın mı?" diye sordu.
Ben de ona, "Seni korkuttum mu?" diye sordum.
"Niye göremiyorsun ki?"
Sesine eğildim ve yüzümü eğince saçlarını hissettim, kafasını öptüm. "Geçecek Ayaz, sorun yok."
Doktor çağırdığında odasına geçtik, yürürken sürekli tedirgin olup düşecekmiş hissiyle yavaşlıyordum; neyse ki Affan hep tutuyordu.
Başka bir doktor, "VEP testi sonuçlarını gördüm," dediğinde dikkatimi verdim. "Gözün yapısında bir hasar yok ama gözden beyne giden görüntü normal şekilde iletilmiyor. Eğer MR'da da yapısal bir sorun saptanmazsa işlev bozukluğu ihtimalinde dururuz."
Heyecanla, "Peki geçici mi?" diye sordum.
"Neden olur ki böyle bir şey?" dedi Affan.
"Optik sinirde kalıcı hasar görmedim, bu da iyi haber. Sinirlerin ölmemesi, telafinin yolunu açar. Böyle bir tablo toksin maddelere, bazı ilaçlara ya da nadiren de olsa nörolojik durumlara bağlı ortaya çıkabilir..."
Ayaz, "Annem ilaç içti," dedi.
Doktor cümlesini tamamlamadı ve o kadar ruhsuz hissettim ki, Ayaz'a hiçbir şey diyemedim.
"Ne ilacı?" diye sorguladı Affan.
"Bir ilaç mı kullanıyorsunuz?"
Doktorun sorusuna karşı, "Birkaç gündür," diye cevap verdim. "Üç kez aldım, ilk kez kullandığım bir ilaç."
"Bazı ilaçlar beynin bazı bölgelerini baskılayabilir, geçici yan etkiler bırakabilir. Eğer ilaç kaynaklı olduğu ihtimali varsa derhal ilacı bırakın, ayrıca ismini söylerseniz çok yardımcı olursunuz."
"Ben... depresyon ilacı olarak aldım, adını bilmiyorum." Başka ne söyleyebilirdim ki?
"Farkında olmadan güçlü ve yanlış bir ilaç almış olabilirsiniz, eğer ilacı kutusuyla birlikte bize ulaştırırsanız hemen bakarız. Elimizdeki bulgulara göre ilaca bağlı toksin bir etki ihtimalinden söz edebiliriz."
"İlaçtansa n'olacak peki?" derken daha fazla bilinmezliğe dayanamamış gibiydi Affan.
"Derhal bırakılmalı, ilaç vücuttan atılmalı. Sinirlerinizde kalıcı hasar yok dedim, eğer bir yan etkiyse, anlık sinir reaksiyonuysa, bıraktıktan sonraki günlerde sinir normale döner."
Affan yeniden, "Geçici yani?" dedi.
"Hanımefendi ilaca karşı güvensizlik duyuyorsa en büyük sebebi bu olabilir. Ve ilaçların beklenmedik yan etkileri, ilaç bırakıldıktan sonra geçer. Fakat tabi, MR sonucuna da bakar, beyinde hasar tespit etmezsek bundan da emin oluruz."
Doktorun hissettiğim kadar umutsuz konuşmaması birkaç rahat nefes almamı sağladı. Sonra ise Affan, "Ama ne kadar?" dedi. "Ne kadar sürecek? Ya başka bir yan etkisi de olduysa?"
Doktor sorusunu bana yöneltti. "Başka şikâyetiniz var mı?"
"Kasları ağrıyormuş," dedi Ayaz, ona söylediğim gibi.
Hepsinden sonra bunları kimseye söyleme, demeyi unutmuştum.
"Ağır ilaçlar alıyorsa vücut uyum sağlayamamıştır ama temkinli yaklaşmak adına kan testi yapabiliriz."
Affan sanki bunları sormak için uzun süredir beklemiş gibi, "Bir ilaç, damla veremez misiniz?" diye sordu. "Görmesini sağlayıp tedavi etmeyecek misiniz?"
"Kullandığı ilaçları öğrenip sebebi konusunda sonuca varalım, onun dışında göz ağrısı için rahatlatıcı göz damlası verebilirim."
"O ilacı bırakırsam geçecek mi yani?" Doğrulamak istedim.
"Lütfen bir daha ilacı almayın."
Adamın yetişkin bir ses tonu vardı, hiç umursamayacak olsam da nasıl göründüğünü merak ettim. Göz kapaklarımı sürekli açmaya çalışıp, kendimi karanlıktan kurtarmaya çalışmaktan gözlerim yorgun düşmüştü. Uyumak istiyordum, ruhen bitap hissetmeyeceğim bir süreye ihtiyacım vardı.
Odadan çıktığımızda kendimi zor yürüttüm, asansöre binip indiğimizi seslerden anladım ve koltuğa yerleştiğimde Affan yüzümü tuttu. "Bir şeye ihtiyacın var mı?"
"Hastanelerden nefret ediyorum ama başka doktora gidelim mi?"
Parmaklarının hareketi saçlarımı düzelttiğini işaret ediyordu. "Bu hastane şehirdeki en kapsamlı olan ama hemen başka hastaneye gideceğiz."
Ona dokunduğumdan emin olmak istedim ve Affan arayışıma sahip çıkıp bileğimden tuttu, göğsüne kadar götürdü. "N'apacağım böyle Affan, n'apacağım?"
"Sen ne ilacı kullanıyorsun?" dediğinde sesini beklediğimden alçak, sakin tuttu. "Eczaneye bile gitmedin, nereden ne ilacı aldın?"
"Bir hata yaptım, aklıma hiç böylesi gelmemişti, yapmaktan geri duramadım..."
"Neyden geri duramadın? Kendini bu kadar kötü hissettiğini neden söylemedin?"
"Affan, göremediğimi aklımdan çıkarıp da başka hiçbir şey düşünemiyorum şu an. Her şey çok karanlık, yere basarken korkuyorum, nasıl yürüyeceğimi de bilmiyorum."
"Lal, ben hep önünde yürüyorum, seni de tutuyorum. Ayaklarını yere sağlam basmaktan çekinme."
Bacaklarım çok uzun süredir titriyordu, bileklerimden yukarısı uyuşmuştu bile. Perişanlarımı okuduğu için bu kez Ayaz'a karşı, "Annenin ilaç aldığını bana neden söylemedin?" dedi.
"Bir daha alırsa söyleyeyim mi?"
"Hem de anında söyle, tamam mı? Anneni korumak hakkında ne demiştim?"
Ayaz, "Elini tutuyorum ya," dedi.
"Hergele," derken Affan'ın sesinde Ayaz'a karşı ilk şefkat kırıntısını hissettim. Ve karanlıkta bile dudaklarımı kıvırdı bu his.
Arabaya giderken Affan aynı şekilde yürüyüp tuttu beni. Yerleşip başka hastaneye giderken akıl sağlığımı korumaya çalıştım. Arabaya hâkim olan sessizlikte içimden dua ettim. İlaçları ona nasıl göstereceğimi bilmiyordum, kavga etmeye hiç halim yoktu. Fakat nasıl saklayacaktım, öğrendiğinde kendisi ne yapacaktı bilmiyordum.
Affan'ı en son ne zaman gördüğümü hatırlamak istedim.
Yatağımda, dudağının kenarından öptüğümde.
"Yanağındaki yara geçti mi?" diye sordum.
Affan sorumun muhatabı olduğunu geç anlayıp, "Evet, tabi," dedi. Hiç iyi hissetmediğini ses tonundan sezdim.
Yakınlardaki diğer hastaneye ulaştığımızda muayene sıralaması ilk hastanedeki gibi oldu. Önce gözlerim kontrol edildi, MR testine ise tekrar girmedim. Doktor göz muayenemden sonra retinamda görmemi engelleyen hiçbir şeyin olmadığını vurguladı, ona diğer doktorların dediklerini aktardığımızdaysa hak verdi. Uzman görüşüyle almadığım ilaçlarsa sebebiyet vermiş olacağı söylendi.
O hastaneden de yakın görüşlerle ayrılınca eve yol almaya başladık. Affan bir eczaneye girmesi gerektiği için araçtan ayrılınca bir an araba benim kontrolümdeymiş de kayıp gidecek gibi saçma düşüncelere saplandım.
"Ayaz, sen buradasın değil mi?"
"Evet anne, sana şarkı açayım mı? Neyse ki duyabiliyorsun."
"Korkuyorum," dedim.
"N'apayım?" dedi ama bu sözcüğü normal insanların kullandığı gibi kullanmadı, gerçekten ne yapması gerektiğini sordu.
"Yanımdan hiç ayrılma."
Affan gerçekten kısa sürede geri döndüğünde araç içindeki erkek parfümünü uzun uzun kokladım, gerçekten uyumayı çok istedim ama olmadı. Ayaz ben daha sormadan geçtiğimiz yolları, ağaçları, önünden ilerlediğimiz binaları anlattı. Daha önce görmeyen birisi ile hiç tanışmamıştı, merak duyduğunu sezmiştim.
"Şimdi de eve geldik anne," dediğinde araç da durdu ve kapılar hemen açıldı. Affan bana yardım ederken elini birkaç kez yüzüme değdirip hafifçe okşadı rahatlamam için.
"Böyle gel," diyerek ayaklarımı hafifçe yerden kesip belimden tutarak taşıdı beni.
"Resmen muhtaç birisiyim," dedim büyük bir yumru ile.
Çenemden öptü. "Ben de."
Kapı açıldığını duydum ama daha verandayı çıkmamıştık; Yalın'ın sesi bize ulaştı. "Şükür döndünüz, neler oluyor?"
Sıcaklıktan eve girdiğimizi anladım ve koltuğa oturduğumda en azından evde olmanın güveniyle biraz rahatladım. Kimseyi görmüyordum, kimseye çarpmayacaktım, yürümeme gerek yoktu. Affan ayakkabılarımı çıkarmaya başlarken, ev kapısı kapatıldı ve Yalın, "Lale?" dedi. "İyi misin?"
"Benimle sakın dalga geçme!" diye çığlık attım.
Bir sessizlik oldu ve sonra, "Bunu nasıl düşünebilirsin?" dedi. "Saatleri korkuyla geçirdim, sana bir şey oldu sandım."
"Gözü görmeyen birisiyle dalga mı geçilir?" dedi Ayaz.
Affan, "Bunu yaparsan iyi bir döverler seni," dedi oğluma ve sonra da Yalın'a, "Sinirleri çok bozuk," dedi benim için.
Sol tarafımda ağırlık oluşunca Yalın olduğunu anladım. "Peki doktorlar ne dedi, nereden çıkmış bu Allah aşkına?"
Affan'ın elleri diz kapaklarımdaydı ve ovarken beni seyrettiğine emindim. "Göz muayenesi ve MR'a aldılar. Gözünde bir problem saptamadılar ama göze düşen görüntüyü beyni algılayamıyormuş, doktorun çıkardığına göre Lale'nin kullandığı ilaç..."
"İlaç mı?" diyerek araya girdi Yalın. "Ne ilacı?"
"Depresyon ilacı olduğunu söyledi."
Yalın bana öyle bakıyordu değil mi? Anlamış ve sanıyorum dehşete düşmüş gözlerle. Korkuyla nefesim sıkılaştı, ya o yüzü Affan'da okuyorsa n'olacaktı? Söylerse? Ben n'apacaktım ki sanki, bu halde Rauf'un yanına da gidemezdim. Ya bir de ansızın beynimdeki diğer bağlantılar da koparsa, hareket dahi edemezdim.
O zaman ilaçları içmem de amacından sapardı.
Yalın Affan'a bir şey demeden araya girip, "Ayaz," diye seslendim. "Bana yardım et, banyoyu kullanmam lazım."
Affan hemen, "Gel," dedi ama kafamı iki yana sallayıp, "Hayır," dedim. "Ayaz'la gitmek istiyorum."
"Lal, neden?"
Tuvaleti kullanacağımı düşünüp sessizliğimden de utandığımı anladı ve sonra Ayaz yaklaşıp, "Kalk anne," dedi. Küçük eli koluma temas ediyordu.
Kalktım ve onları arkamda bırakırken endişelendim ama halletmem gereken başka şey de vardı. Affan'ın yönlendirmesi olmadan yürümek tedirgin ediyordu, ayağım yere korkarak değiyordu. Kapıdan girdiğimizde kollarımla hissederek kapattım ve sonra Ayaz'a, "Komodini aç," dedim sessizce.
Beni bırakıp dediğini yaptığında, "İlacı al," dedim. "Onu dolaba, kendi kıyafetlerinin arasına sakla. Bir şey sormadan, hadi canım."
Dinlemek, neler olduğunu anlamanın tek yoluydu. Ayaz tekrardan yaklaşıp, "Koydum," dediğinde, "Görünmüyor değil mi?" diye sordum.
"Hayır, onları neden sakladın?"
"Canım, Affan'a ilacı kaybettiğimi söyleyeceğim ama o da arayacaktır, kıyafetlerinin arasına bakacağını düşünmüyorum."
"Niye yalan söylüyorsun? Yalancı." Yalancı olmamı yargısızca, gerçekliğe yüzüme çarparcasına söylüyordu.
"Affan o ilaçları içtiğimi öğrenirse çok üzülür ve bana çok kızar. Hastanede söyledin, çünkü sen benim aksime dürüst birisin. Ben yalancı oldum, saf ve aptal birisi oldum, bir de kör oldum..."
Ayaz'ın kollarımdan kavrayıp beni aşağıya doğru çektiğini anladığımda istediği gibi eğildim. "Gözlerin siyah değil ama."
Demek gözlerime yakından bakıyordu. "Görmemek öyle bir şey değil ki. Gözlerim hâlâ yeşil." Bir keresinde peri yeşili gözlerin, demişti Affan. Bir kere işte, o kadar.
"Görmeden bana nasıl yemek hazırlayacaksın?"
"Çok kötüsün," derken kırıldım ona. "Asıl kendime nasıl yemek hazırlayacağım."
Düşünür gibi ses çıkardı. "Affan'a söyleriz."
"Zaten doğrular haricinde her şeyi söylüyoruz ona, bana bu kadar yalan söylense ne çok üzülürdüm..."
Oda kapısı sertçe tıkladığında açıkça irkildim. Başımı sese çevirirken kapı açıldı ve Affan'ın geldiğini düşündüm ama Yalın ansızın, "Sen n'aptın?" dediğinde yutkunamadım.
Geriye bir adım çıkıp, "Bir şey yapmadım!" dedim. "Sana hiçbir şey yapmadım!"
"Kendine n'aptın sen Lal? Kendine n'aptın sen?"
"Sesini alçalt, Affan duyacak!"
"Tuvalete çıktı," dediğinde bir gayretle kaçmak istedim ama kolumdan sertçe kavradı. "Çabuk o ilacı ver bana, çabuk!"
"Affan'a söyleyemezsin..."
"Hâlâ Affan diyorsun, sen farkında mısın; görmüyorsun?" Ses tonu hayretler eşliğinde alçaldı. "Gözlerinden kıymetli mi Affan?"
Bu onu ne kadar çok sevdiğim hakkında bir konuşma değildi, görünenden kaçınarak, "Doktor ilaçları görmek istedi," dedim. "Ne ilacı olduğunu anlayıp körlüğümün sebebinden emin olmaları gerekiyormuş. Affan'a veremem, sen götür o zaman."
"Sana inanamıyorum, o gece eve döndükten sonra endişelendiğini görmüş ama bu kadarını yapacağını düşünmemiştim. Keşke ihtimal verip sana engel olsaydım, çaresizliğinin seni bu sona sürükleyecek kadar büyük olduğunu anlamamıştım. Keşke bahsettiğin ilk an ilaçları senden alsaydım, neden anlamdıysam..."
Yalın'a o an kolumu ne kadar acıttığını söylemeyi çok kalpten istedim. Çünkü beni düşünen birisinin, basit bir kol tutuşuyla benim canımı acıttığımı bilmemesiyle üzüleceğini hissettim. Saldırganlık olması için değil, uzaklaşmamam için yapıyordu.
"İlaçları alacaksın, daha içmeyeceğim ya," dedim, sakinleşmesi adına mantıklı oldum.
"Kesin fazlası vardır, hepsini ver," dedi, çok yakından konuşuyordu benimle.
"Hayır, sadece bir kutu var." Başımı çevirdiğim tarafta Ayaz'ın olduğunu umdum ama o, "Buradayım anne," dedi.
"İlaçları getir."
"Çocuğu da mı alet ediyorsun bu saçmalığa? Çocuğu o kadar suçladık, yemin ederim en saf bu kaldı aramızda."
"Annemin kolunu bırak, Affan bana kızıyor sonra." Ayaz oda içinde koşturup dolabı açtı ve kısa sürede döndü.
Yalın'ın onun elinden ilacı kapmasını, kutuyu açıp bakmasını kulaklarımla takip ettim. "Kaç kez içtin?"
"Yalnızca üç."
"Yalnızca üçmüş! Yalnızca üç! Kendine bir bıçağı üç kere saplasan bu kadar acıtmazdı canını."
Benim bedenim üç bıçak darbesine dayanamaz ki.
"Bu ilacı hangi cehennemden bulup çıkardı acaba, üç kez almana rağmen hayatını kararttı!" Ateş saçıyordu ve Yalın bile böyleyse, Affan'a nasıl hissettirecektim? "Neden bu kadar korktun Lal, neden?"
"Affan ellerimden kayıp gidecek diye korktum." Ve aslında onun ellerini ellerimde hiç hissetmedim.
"Kalbini verip ölecek, sen de onu kaybedeceksin diye mi?"
Başımla onayladım.
"Peki seni kaybettiğinde ona n'olacaktı?"
N'olurdu ki ona? Çok üzülür ve de kahrolurdu değil mi?
"Varsayımlar üzerine hayatını ortaya koydun ama onun elleri senin ellerinde ve öldüğünde yalnız ölmeyecektin."
Bunu Affan'dan, ilk ağızdan duydum ya zaten.
"Ve söylememek adına hâlâ diretiyorsun. Eğer görebilseydin Affan'ın yüzünü, ne kadar kötü olduğunu ve muhtemelen üst kata bile çok titrediğinden, sakinleşebilmek için çıktığını anlardın." Kolumu bıraktı, ben tam da acıya alışmışken. Her kelime karanlıkta çarptığım duvar gibi hissettirmişti. "Başka ilaç sakladıysan bana ver, sakın bu saçmalığı sürdürme."
Kederli şekilde, "Yok," dedim. "Yemin ederim yok, bak, ayağımı da kaldırmıyorum."
Ayaz, "Olsaydı onu da sakla derdi bana," diye akılcı bir şekilde araya girdi.
Yalın'da, "Zaten Affan ilacı arayacaktır, sakladıysan da bulur," dedi.
"Sus artık, götürüp sakla ilacı, görecek yoksa."
Derin oflama ve alçak küfür eşliğinde uzaklaştığında gittiğinden emin olmayı bekleyip sonra Ayaz'a döndüm. "Duyduklarından Affan'a bahsetme."
"İlacı bana sorarsa?"
"Bilmediğini söyle."
Artık gerçekten tuvaleti kullanmam gerekiyordu. İnsan göremediğinde el yordamıyla bu güçlüğün üstesinden gelmeye çalışırdı ama benim kollarımı kullanmam gerecekti. Ayaz'la banyoya yürürken hücrelerime kadar acizliğin sızdığını anlayıp banyoda yalnız kaldığımda ellerimi yüzüme kapadım. Histerik hıçkırık ve nefes sesleriyle birkaç dakika geçirdim.
Onu kendi ellerimle öldürmeliydim.
O kiralık katile lanet olsun. İşi buyken nasıl yapamazdı, nasıl her şeyi mahvederdi?
Kıyafetimi indirip klozeti bulduğumda neredeyse ağlama krizine girecektim. İşimin bitmesini bekleyip kendimi temizlemenin ve ellerimi yıkamanın zorluğunu yaşarken kaderimi ilk kez bu kadar sindiremediğimi hissettim. Buraya kadar dedim, kendime. Galiba bu kadar yaşayacağım, artık yapamıyorum.
Ellerimi defalarca yıkadığımdan emin olmak için suyu çok açıp ellerimin araya girmesiyle beraber suyun yavaşlamasını takip ettim. Bilek içlerim, kollarımın yarısına kadar ıslanınca ve sabun kokunca kirli kalmadığımdan emin oldum.
"Ayaz, kapıyı açar mısın?"
Bir an sonra Ayaz beni tutup çıkardığında, "Üstümde ne var?" diye sordum.
"Eşofman, rengi de lacivert."
Affan'ın aldığı takımdı, Muğla'dan. Üstümde kadar hastane hissi vardı ki kurtulmak için, "Bana kıyafet ver," dedim.
Dolapları açıp aradı ve bana, "Tişörtle siyah dar bir şey var, vereyim mi?" diye sordu.
Ağzımdan bir olur, sözcüğü bile çıkaramadım. Kendimi donmuş hissettim.
"Anne?"
Gözlerimi sımsıkı yumdum.
"Olur canım."
Beni yatağa oturttuğunda ondan arkasını dönmesini rica ettim. Kıyafetlerimi çıkarmak daha kolay ama giyinmek zordu. Kumaşları elimde hissedemiyordum, kollarıma sürterek doğru parçayı seçtiğimden emin olmaya çalışırken, "Lal?" diyen Affan'ı duydum, aynı esnada kapı açıldı.
"Giyiniyorum," dediğimde yürümeyi başlatmadı.
Bir saniye beklemedi.
"Sana yardım edeyim," dedi.
Kollarımdaki kumaşları üstüme doğru örterken yatakta kıpraştım.
Anlayışlı sesle, "Sana bakmayacağım," dedi Affan.
Yorgunca, "Tamam," dedim.
Yürümeyi başlatıp yaklaşırken, "Sen salona geç," dedi Ayaz'a.
"Ama annem çıplak," dedi Ayaz, birinin yanında çıplak kalmaması gerektiğini ona ilk yaşlarından beri aşılamıştım.
"Ayaz, ben izin verdim ya canım."
"İyi."
O kapıyı kapatıp ayrıldıktan az sonra dizlerimde Affan'ın kotunu hissettim. Yaklaşıp karşıma geldiğini anlayınca tenimi sertçe kaşıyıp histerik nefesler aldım. Kollarımdaki kumaşlara uzanıp alınca serinlik tenime dokundu ve tırnaklarım stresle tenime kazındı. "Kendini kızartacaksın," diyerek tırnaklarımı çekti üstümden. "Tişörtü başından geçireceğim, kaldır kollarını."
Utana sıkıla kollarımı başım üstüne kaldırdım ve kumaş başımdan aşağıya geçtiğimde, "Sutyenim ne renkti?" diye sordum.
"Mavi."
"Yalancı! Hani bakmayacaktın!"
"Tamam, gözlerimi kapıyorum."
"Çok geç artık."
"Sadece gördüm, bakmadım."
"Sesinden bile anlıyorum yalanını, yalancı..."
Önümde eğildiğinde bacaklarıma vuran nefesini hissettim ve kollarımı kaldırdığımda ona çarptım. "Ellerime ver, ben giyerim."
"Utandığın için mi, mahcup hissettiğin için mi yoksa rahatsız olduğun için mi?"
Oturduğum yerde küçüldüm. "Aciz hissettiğim için."
Çok aptalım, çok!
"Ama ben sana bakmasını, seninle ilgilenmesini seviyorum."
"Bu seninle ilgili değil, benimle ilgili. Sen benimle ilgilenmeyi seviyorsun ama ben kendime yetemiyorum."
"Ya ben senin uzvunsam?" dedi, sesinin sitemli çıktığını da ilk kez duyuyordum. Dediğim hangi sözcük onu kırdı ki? "Meğer ellerin benmişim, senin bir parçanmışım. İnsanın, kendi uzvuysa kurduğu yakınlığın ölçüsü, utancı, süresi olur mu Lal?"
"N'apacaksın, beni tuvalete de mi götüreceksin?"
"Neden olmasın?"
"Olmaz tabi ama yalnız oda bile değiştiremiyorum. Ellerim yok, görüşüm yok, kollarımı oraya buraya çarpıyorum..."
"Yok değil, var Lal. Ellerinle, gözlerinle buradasın." Elimi yüzüme götürerek kendime dokundurdu. Ne kadar üşümüştüm.
"Hayatım, kendimden parça parça kaybetmekle geçti. Bu da işarettir ki; kaderimden kaçamıyorum. Demek bir şey anlamam gerekiyormuş ama ben anlamamışım, anlamak adına yeniden yaşıyorum bu talihsizliği..." insanın kendine yaptığına da talihsizlik denir miydi?
"Doktorun dediklerini duymadın mı ya da inanmadın mı?" Kollarımı yavaşça çevirince ne yapmak istediğini geç anladım. "Sorun ilaçsa ve bu da yan etkiyse, geçmesini çok muhtemel gördü."
Gerçekten de umutlu konuşmuştu doktor, kalıcı bir kayıptan söz etmemişti; hatta retinamda, gözde problem olmadığını da doğrulamıştı. Her saniyesi cehennem gibi geçen sürede bu duyduklarım müjdeli haberdi ama şu da var ki, kaderim eğilip bükülüp kendi rızamla bile bana o ilaçları içirmişti. O kadar dua ediyordum, Allah bana neden hiç acımıyordu, ben n'apmıştım ki? Bir büyük günah işlediysem hatırlamam, affedilmek için yalvarmam lazımdı.
"Ayakların çok üşümüş," derken bileğimden geçen paçalı kıyafeti hissettim ve elleri yukarıya çıkarken, kalçamı kaldırarak yüzümü diğer tarafa çevirdim. Tişörtümü karnıma çekerek dudaklarını saçlarıma koyduğunda içli ve hassas bir nefes çıktı dudaklarımdan. "Göründüğünden daha zayıfmışsın."
"Sen de zayıfsın," diye hemen karşılık verdim. Bir de fiziğimi beğenmemişti demek.
"Ben fitim, sen zayıfsın."
"Kolların iri ama onu seviyorum." O bana kötü bir şey söylesin, ben iyi bir şey; ne güzel ya.
Uzaklaştığı hissini alınca ayaklarımı yere koydum. Yalnızlık çok tedirgin ediyordu ama o saniyeler sonra döndü. Ayaklarıma çorap giydirdiğini anlayınca çekilmeye çalışıp, "O kadarını da yapabilirim," dedim.
"Benim ayak fetişim var, kendim için yani."
"Yok yok, gözlerim de görmüyorken bu terbiyesizlikle baş edemem ben."
Beni tuttuğunda kafamı biraz kaldırdım, nereye baktığımı bilmeden kendimi çok kötü ve aptal hissediyordum. "Göz damlanı alıp hemen geleceğim."
Hayır diyemediğim için başımı sallayıp bekledim. Dakika dolmadan geri döndüğünde elleri bana tekrar dokundu. Aslında görmüyorken birinin size temas etmesi çok ürperticiydi ama Affan ellerini tenime koyduğunda güvende hissediyordum.
Beni yatağa yavaşça yatırırken, "Gözlerinin acısı azaldı sanki?" dedi.
Vücudum yatakta düzlenirken, Affan'ın yüzümde süzülen nefesini hissettim. "Batma hissi azaldı, evet. Görmemeye o kadar odaklıyım ki, canım acısa da üstünde duramıyorum."
Göz kapaklarımı açıp sırasıyla damla sıktı. Soğukluk her nedense beni rahatlattı ve başımı arkaya kadar eğip bekledim. Parmağının tersini yanağıma koyup yukarıya doğru okşarken, "Gözlerini içimden çok övdüm," dedi. "Dokunmuş mudur?"
"Anlayamadım hiç, nasıl yani?"
"Nazarı dokunur ya bazı insanların."
Nazar demek, bu gerçek bir şey miydi? "Beddua gibi mi?"
"Daha farklı. İnsanın bir şeyine karşı hasetlenmek, gözünün kalması gibi sanıyorum."
"Ama sen övdüm diyorsun?"
"İşte içimden o kadar çok düşününce..."
"Hani senin iç sesin yoktu?"
"İç ses beyninin içinde konuşmak gibi, bir şeyi; yani seni düşünmekse daha farklı."
Yatakta toparlandığını hissettim ve odada yürüdüğünü duydum. Komodinden ses yükseldiğinde, "N'apıyorsun?" diye sordum.
"İlaç nerede, onu hastaneye götüreceğim."
"Ben..." düşünce sesi ağzımdan mırıltı gibi çıktı. "Hatırlayamıyorum."
"O ne demek?"
"Kafam karışıktı, en son ne zaman içtiğimi de hatırlamıyorum."
Çekmece kapandı ve içinde olduğum karanlıkta kıvranarak gözlerimi ovuşturdum. "O ilaçları nereden aldın?"
"Vardı zaten. Ablamındı, eski ilaçlardı, evden buraya getirmiştim..."
"Ablanın mıydı? Kaç yıllıktı o ilaçlar, ne diyorsun sen?"
"Eski tabi..." yalanlar çoğaldıkça sesim kısıldı. "Ablam depresyondayken kullanıyordu, onun eşyaları ile gelmişti, sonra ilaçlarımın arasına kadar karışıp buraya geldi."
Derin, sert nefes seslerini dinledim. "Lal, ya yanılıyorsan, başka bir ilaç kullandıysan. Bilip bilmeden neden kullandın, ne düşündün? Yani anlamıyorum, hiç mi düşünmedin, sorgulamadın? O evden... o lanet babanın olduğu evden aldığın bir ilaca nasıl güvenirsin, ki sen ilaçlardan nefret edersin?"
İlaçlardan ne kadar nefret ettiğimi bildiği aklımdan çıkmıştı, kendi rızamla kullanmam şüphelendirmişti. "Boşluğuma geldi, kendimi kötü hissediyordum; hatırladığım kadarıyla..."
"Sana inanmıyorum."
Kaldım öyle.
"İnanmıyorsun demek." Bir de üste çık istersen Lale, sen iyice utanmaz oldun.
"Bana yalanlar söylüyorsun. Son birkaç gündür bana yalanlar söylüyorsun."
Keşke yüzünü görebilseydim ya, keşke. Bunlar suçlama değildi, o haklıydı; kendimi savunamazdım. Fakat görememek öyle yoksun, muhtaç bir duyguydu ki; şu an onunla kavga dahi edemezdim. Başımı yastığa çıkarıp yan döndüm ve boğuk sesle, "Kötü bir şey yapmadım," dedim.
Ne kadar düşkün, çaresiz hissettiğimi biliyordu. Şu an herhangi bir durum için tartışamazdım.
"Tamam, yerlerini söyle," dedi bir daha.
Oda içinde yürüyüp aramaya devam ettiğinde, "Görmem için yapabileceğin bir şey yok," dedim. Yalın ilaçları hastaneye götürecekti işte, şimdi içmeye devam edemezdim ki.
"Lal, o ilaçları doktora vermeden nelere sebep olduğunu anlayamayız tamam mı?"
"Bu ilaçlar mı?" dedi Yalın.
Sesini duyduğum an kalbim yerinden çıkacaktı, vücudum kaskatı oldu ve başım kapıya döndü. İçeriye girdiğini anladığımda panikle yatakta doğruldum, bir çığlık atmak isterken, "O nedir?" dedi Affan. "Nerede buldun?"
"Salondaydı," dedi Yalın, sesi gergindi tabi. "Bahsettiğiniz ilaç bu sanıyorum, başka kim kullanacak?"
"Yakından bakayım."
Affan yürüdüğünde her şeyi ortaya çıkacağı, bana kızacağı ve belirsizliğe sürükleneceğimiz korkusuyla yataktan inmeye çalıştım. İlaçların sesi geldi ve Affan, "Üstünde antidepresan yazıyor," dedi. "Kutusu da eskiye benziyor."
Ama... Affan o ilaçları daha önce görmüştü, tanımamış mıydı? Hâlâ da bana kızmamıştı, her an anlamasından korkarak yatakta ilerledim ve bu bir hatayla sonuçlanmaya başladığında çığlık attım, kendimi düşerken kontrol edemedim. Vücudum sert zemine çarpmadan omuzlarımdan tutuldum ve Affan soluksuzca, "Lal!" dedi. "Lal... Dur bebeğim, dur."
Acıyı hissetmeden doğrulduğumu anladım ve o kadar utanmış hissettim ki, dondum. Affan beni yumuşak yatağa geri bıraktığında kendi etrafımda dönerek ona sırtımı çevirdim ve yanağımdaki parlaklığı kolumla sildim. "Ayaklarımla inmeliydim." Hiç övündüğüm gibi akıllı değildim, önce ayaklarımı indirip yere bastığımdan emin olmalıydım.
Affan, "Sana su getireyim mi?" diye sordu, bir yudum su korkumu geçirirmiş gibi.
"Zahmet olmazsa."
Saçımı okşayıp kalktı ve hemen döneceği için, "Ne gösterdin ona?" diye fısıltıyla sordum. "Yalın biz ne konuştuk seninle?"
"İlacın kutusunu kendi ilaçlarımdan birisiyle değiştirdim," dedi, o da sessizce. "Affan'ın öyle çaresizce ilaç aramasını istemedim, zaten anlamadı da. Götürüp vereceğim, o da rahatlayacak."
Ama ne kadar korkmuştum. Gerçi tam anlamıyla neyden korktuğumu da bilmiyordum. Öğrenirse vereceği tepkiden mi, atacağı adımlardan mı? Yalnızca felaketten farksız gün geçiriyor, gözlerim açılmadan da mantıklı bir şey yapamayacağımı biliyordum.
"Telefonumu komodinden alıp bakar mısın cevapsız çağrı var mı? Varsa hemen sil."
Yalın dediğimi yaptı ve aceleyle, "Yabancı numara aramış," dedi ve tuşlara dokunduğunu duydum. Alçak sesli üç tane küfür savurdu. "Engelledim, seni arayamaz daha."
"Engelledin mi?" Bu sefer Affan'a ulaşacaktı değil mi?
"Sana ulaşmasına izin vermeyeceğim. Belli ki, sandığımdan çok daha korkutabiliyor seni..."
Sona doğru sesi cılızlaşınca Affan'ın döndüğünü anlayıp sustum ve yüzüme sakince dokunup bardağı dudaklarım arasına koyduğunda birkaç yudum aldım.
"Bu ilacı ben götüreyim," dedi Yalın, ben Affan'ın ellerinden suyumu içerken. "Lal seni, sen de onu bırakamazsın şu an."
Başımı sallayınca su genzime kaçtı, Affan bardağı çekti. Hemen cevap vermedi ve yüzümü okşarken, "Gerçekten de bırakamam," dedi.
Yalın'la aynı anda nefes verdik. "Hangi hastaneydi?"
Affan bahsetti ve Yalın odadan çıktığında yalnız kaldık. Adım seslerini, doğrusu etrafın seslerini dinlemekten yorgun düştüğümü hissettim; başım ile kulaklarım zonkluyordu. Faydası olacakmış gibi gözlerimi ovalayıp daha da açmaya çalışırken, "Saat kaç?" diye sordum ona. "Gece mi?"
"Evet, sabaha birkaç saat kaldı."
Oysa ben gündüz olduğunu, etrafın aydınlık olacağını düşünmüştüm; çünkü istediğim görmek ve karanlıktan kurtulmaktı. "Oda ışığı açık mı? Sen beni görüyor musun?"
"Kapattım."
"Ama neden?"
"Ben de karanlıkta olmak istedim."
İyi o zaman, gözyaşı döktüğümde görmezdi. Aptallığıma ve de sinirlerim bozuk olduğu için ağlamanın eşiğindeydim. "O kadar aptal hissediyorum ki, kendime vurasım var."
Acaba karşımda nasıl oturuyordu, ne kadar yakınımdaydı? Anlayamamak delirtiyordu. "Kendine yeterince zararın dokundu Lal. Neden depresyon ilaçlarına ihtiyaç duydun?"
"İlaç deme tamam mı? N'olur artık bana ilaç deme."
Eğer kendime böyle zarar vermeseydim de görüyor olsaydım benimle tartışacağını biliyordum, hatta belki tekrardan bana bağıracağını da. Fakat görmemek o kadar ciddi, mutsuzluk oluşturan bir sorundu ki Affan'a dilediğimi yapmaktan başka çare bırakmıyordu.
"Yalnız bir şey soracağım," dedi. "Benim suçum muydu?"
O kadar kötü hissedip ilaçlara başvurmamı kendisiyle ilişkilendirmişti demek, zaten öncesinde kavga ettiğimizi o da hatırlıyor olmalıydı. "Hayır," diye aceleyle cevap verip kendimi yatakta kaydırdım ve ona çarptığımda korkuyla sarıldım. "Senin suçun değil. Aksine, sen beni seçtiğin ve koruduğun için yaşıyorum. Eğer beni seçmeseydin ölmüştüm."
Affan'a öyle hızla sarıldım ki, omuzları geriye gitti ve belimden tutup beni bastırırken, "Sen yaşayacaksın ki, ben yaşayayım," dedi.
Ablam bile ölmüştü ya, beni bırakmıştı. Onu ne kadar derinden sevdiğim bunu hiç düşünmediğim anlamına gelmezdi, kabul de etmiştim ayrıca. Böylelikle bizim ayrı hayatlarımız olmuştu ve ben ilk kez hayatı birisiyle yaşadığımı hissediyordum, birisiyle nefes aldığımı.
Bunu ona da söyleyebilir miydim? Bu kadar ağır, büyük cümleleri söylemek pek kolay olmuyordu. Utanıyordum da ama galiba söyleyecektim.
"Sen benim ilk hayatımsın," dedim, alnımı boynuna yaslıyken.
"Hoşuma gitti," dedi Affan. "Bunu bana açıkla."
Kolumu boynuna sarıp alnımdaki teri, yanağımdaki gözyaşını onun boynuna bıraktım. "Birisi ilk kez benim hayatım oldu, ben de senin hayatın oldum ama değil mi?"
"Daha çok bana hayat oldun."
Affan'dan duyup da en çok inandığım şey oldu bu.
Belki onu tanıdığım için belki babasıyla konuşmalarını dinlediğim içindi. Belli ki kendime çok iyi bakmalıydım, yara alıp sinmemeli, güçlü kalmalıydım. Kendim için bunu istediğim olmuştu ama ilk kez başkası için de iyi olmam bir şey ifade ediyordu.
Sessiz iç geçirişlerle ona tutunurken, "Aç mısın?" diye sordu.
"Hayır, hiçbir şey yiyemem."
"Neden?"
"Yiyemem işte." O kadar aç bile hissetmiyordum, hem görmeden yapamayacağım hiçbir yapmak istemiyordum.
"Ama aç mısın?" diye bir daha sordu.
"Hayır hayır."
Şiddetli reddedişime iç çekip, "Peki nerede uyumak istiyorsun?" dedi.
Ona yapışmamdan belli değil miydi ki? "Seninle."
"O zaten. Bu yatakta mı, yukarıda mı?"
"Burada... Ayaz uyur."
Kalkmak için uzaklaştığında sesi dinledim ve sonra bana uzanıp kucakladığında boynuna tutundum. Ellerimi ensesinde birleştirerek karanlıkla baş etmeye çalışırken yavaşça yürüdü ve oğluma seslendi. "Ayaz, annen uyuyacak, ona söyleyeceğin bir şey var mı?"
Oğlum, "Karnım gurulduyor," dedi.
"Hayır, o değil aptal." Affan alçak sesle homurdandı.
"Hı..." Ayaz duraksadı. "Seni seviyorum anne."
Karanlığa doğru dudaklarımı kıvırdım. Ayaz'ın içtenlikle bunu söylemesi hep hayalimdi ama Affan'ın bunun üzerinde çabalaması da beni gülümsetmişti. Onun tarafından sevilmenin hayalim olduğunu o da biliyordu.
"Ayaz, bana yardımcı olursan mutfakta sana bir şeyler hazırlarız."
Ayaz, "Tamam," derken Affan, "Hayır," dedi. "Sen yat, ben hazırlarım."
Karşı koyamayacaktım çünkü benimle çok vakit alacaktı. Affan yürümeye devam edip basamakları çıktı ve yatağa bırakıldığımda, çarşaflardaki kokuyu içime çektim. Yastığı başımın altına aldığımda üstüme örtü serildi ve Affan yanaklarıma dokundu. "Beş dakikaya döneceğim."
"Sorun yok," demem gerektiğini hissettim, artık üzülmesini istemiyordum.
Uzaklaştığında yüzümün yarısını yastığa gömerek dişlerimi sıktım. Doktor iç açıcı cümleler sarf etmişti ve ben de inanmak istiyordum ama böyle güven vermeyen ilacın telafisi olur muydu, bilmiyordum. Ve ayrıca kendimi çok aptal hissediyordum, Rauf'la başka çıkmanın başka yollarını bulmalıydım. Zayıflığım midemi bulandırıyordu. Öylesine bir adam istedi diye ne hale düşmüştüm.
Neden yaptın, diye sorsalar ne derdim?
Aptal. Aptal. Aptal.
Kendini kullandırtmaya bayılıyorsun.
Babandan ders çıkarmadın mı?
İlaçlardan da mı ders çıkarmadın?
Karanlıkta düşünmek bile çok zordu, gözlerimi açtığım her an göreceğimi sanıp kapatırken adeta acı çekiyordum. Şimdilik sadece yeniden görmek istiyordum, n'olacağına ondan sonra karar verecektim.
Dudaklarım birikmiş gözyaşlarımın tuzuyla sızlarken merdivene hızla vuran adımları duydum ve odaya girilirken, "Benim," dedi Affan.
"Anlamıştım," dedim.
Hemen yanıma gelip, "Bir şeye ihtiyacın var mı?" diye sordu.
"Ayaz yattı mı?"
"Evet, çok uykusu gelmişti, tabağın yarısını yedi zaten."
Fısıldadım: "Teşekkür ederim."
Affan'ın derin nefesini duydum ve yatağın ucunda ağırlık hissettim. Hiç kıpırdamadan, sadece kesilen, gırtlaktan çıkan nefesler aldı. Ellerini ovuşturduğunu duydum ve sesli yutkunuşlarını.
"Seni çok üzdüm," dedim, karanlığım daha da koyulaştı ama böyle bir şey mümkün bile değildi!
Affan bekledi önce.
"Hayatındayım ama sen, beni tanımadan önce bile daha iyi yaşıyordun." O kadar kalbim kırıldı ki, hemen susmasını istedim. "Hiç mutlu değilsin ve hep korkuyorsun."
"Çok yanılıyorsun," dedim, sanki bir farkındalık yaşamış da canı yanmış gibiydi. "Seni tanıdıktan sonra en sevdiğim rüyalarım bile gerçek oldu."
Soluğu havaya dağılırken bölünüyordu. "Hangisi olduğunu biliyorum."
"Hangisi?"
"Aşık olduğunu gördüğün rüyalar."
Sanki bir sonraki nefesimi ne zaman alacağımı da bildiğini hissettim, bana güven verdi ve yatak hafiflediğinde gitmemesi için ellerimi uzatmak istedim. Dolap kapısı açıldığında fazla uzaklaşmadığını anladım ve bir an önce dönmesini bekledim. Kumaş hışırtılarını, banyo kapısının açılıp kapanmasını dinleyip yatak tekrar ağırlaşınca, "Beni bırakma," dedim.
Belimden tutup beni çenesinin altına dek çekerken burnunu da şakağımdan alnıma kadar sürttü. "Lal, zaten asla yapmayacağım şeyler söyleme."
"Beni bırakma."
"Ne diyorum Lal?"
"Beni hiç bırakma." Beni bırakırsan çok ağlarım desem ne kadar çocukça olurdu? Ama emin olmam lazımdı.
"Aptal," diye sitemli şekilde kızdı bana. "Birkaç saattir görmedin diye sana nasıl baktığımı da mı unuttun?"
"Ne güzel aptal diyorsun, bir daha de..." aklıma sokmam lazımdı, nasıl aptal birisiydim ben. Korkularıyla da kullanılan birisiydim, düşmanlarıma ne güzel ya.
"Biraz olsun uyumaya çalış, hadi."
Hareket edip kolunu başımın altına koyduğunda, yüzümü geniş tenine kollarımla da ona sarıldım. Dirseğim kalbine çarptığında, "Özür dilerim," diye fısıldadım. Bir saniyeliğine başımı kaldırıp göğsüne yaklaştım, göğsünden öpüp tekrar başımı koluna kaydım ve gözlerimi kapadım.
Affan hayatımı kolaylaştırıyordu ama bu, en zorlandığım gecelerden birisiydi. Gözlerimin görmediğini unutamıyordum, vücudum kasılıyor ve sürekli dişlerimi sıkmaktan ağzım ağrıyordu. Çok ovalandıkları için zaten gözlerim artık batıyordu. Acısının geçmiş olması teselli etmiyordu. Yarına hiç güvenmiyor, korkuyordum. Yalnızca burada; acılarımın geçmese de hafiflediği yerde kalmak istiyordum.
Uykuya dalmam mümkün değildi ama ne zaman biraz uyku bastırsa geri uyandım ve de her defasında Affan'ın şşşt, diyerek beni öptüğünü hissettim. Hissetmek o kadar büyük bir nimetti ki, sıcak öpücüklerle rahatlayınca daha iyi anladım. Ve karanlıktan yorularak gözlerimi her açtığımda su ister misin, tuvalete gidelim mi, diye sordu.
Zaten aralıksız uyumuyordu ama o gece hiç uyumadan bana baktı.
Gözlerimi son kez bir umutla açtığımda biraz olsun uyumuştum. Sıcak ve güvendeydim, Affan kalbimi tutuyordu. Ona, "Sabah oldu mu?" diye sordum.
"Evet canım."
Sesindeki yorgunluğa üzüldüm. "Saat kaç?"
"Öğlen oldu."
"Ayaz uyanmıştır," dedim, bana ihtiyacı olabilirdi. "Kalkacağım."
"Ben ona bakacağım," dedi.
"Yalın döndü mü?"
Göz kapaklarıma doğru dokunduğunda alnımı koluna bastırdım. "Biraz önce döndü."
"Neden bu kadar zaman sonra?"
"Bilmiyorum, konuşacağım onunla."
Dayanamayıp, "Bugün de doktora gidelim mi?" diye sordum.
Diğer göz kapağıma geçerken, "Bu doktorlar aynı şeyler söyleyecek," dedi. "Seni daha işinin ehli bir doktora götüreceğim. Göz profesörüne, nöroloğa, daha bilge birisine."
Sinirlerim bozuk şekilde doğrulduğumda Affan'ın elleri üstümden çekilmiş oldu. Üstüme sinen kokusunu derin derin soluyup ayaklarımı ileriye uzattım ve boşluğu hissettiğimde yavaşça yere indirdim. "Lale, nereye?"
Kalkıp yanıma kadar geldiğinde, ben de doğruldum ve Affan'a çarptığımda, "Aşağıya ineceğim," dedim.
"Tamam," derken sesi boğuktu. "Önce banyoyu kullanmak ister misin?"
"Hıhı."
Parmaklarını bileğime sararak beni yönlendirdi ve konum değiştiğimizde ellerimi ileriye uzattım. "Sadece ellerimi yıkayacağım."
Affan'ın sesli yutkunuşu kulağımı doldurduktan sonra suyun sesini duydum ve ellerimi suyun altına çektiğini anladım. "Sabun sıktım, ben yıkıyorum ellerini," dedikten sonra bileklerime dek ıslandım. Sonra soğuk elini yüzüme değdirip yüzümü de yavaşça yıkayıp suyu kapattı, saçlarımı düzeltip kulaklarımın arkasına koydu. "Başka bir ihtiyacın var mı?"
Kokmaktan endişe edip, "Dişlerimi de fırçalamak istiyorum ama..." dedim.
"Tamam, fırçalayalım," dedi hızlıca.
Utançtan kızararak çenemi göğsüme doğru indirdim. Görememek zaten felaket kötü bir şeyken, çok güç dayanırken bir de muhtaç hissetmek... Sesleri takip ettim ve Affan ansızın dudağımın kenarından öptükten sonra çenemi tuttuğunda heyecanlandım. "Aç ağzını."
"Ağzımı temizleyebilirim, lütfen."
Diş fırçası, ben konuşurken ağzıma girince istemsiz, gülüşe benzeyen bir ses çıkardım. Çenemi okşayarak fırçayı hareket ettirince yeniden itiraz edemedim. İşini ciddiye aldı ve yaklaşık iki dakika sürdü. Ağzımın kenarından köpükler taşında da eğilerek tükürdüm. Affan avucuyla ağzıma su verince çok utandım. Kendim suyu bulup ağzımı yıkadım.
"Yüzümde bir şey kaldı mı?" diye sordum.
"Hayır," dedi. "Yüzünün ne kadar güzel olduğunu unutma."
Göremediğim andan beri yalnız Affan'ın yüzünü hayal etmiştim.
"Sen isyan ettin bu yüze."
"İçimden de dışımdan da övmeye korkar oldum seni."
Gerçekten nazarının dokunduğuna mı inanıyordu? Tam benim inanacağım şeydi ama Affan bana hiç kötü gözle bakmayacağı için, bu yalnız onun safsatasıydı. Titrek bir solukla yürümeye başladığımda, Affan'ın dirseğimden tuttuğunu hissettim.
"Artık yemek yemelisin."
"İstemiyorum."
"Açlıktan bayılacaksın, zaten günlerdir üç lokma yememişsindir."
Ama şimdi yemek bir külfet olacaktı, hem yalan da söylemiyordum ki; yemek düşünemiyordum. Affan'ın yönlendirmesiyle odadan çıktık ve beni kucağına aldığında merdivenden indiğimizi anladım. Bir yere oturtulduğumda kollarımı ileriye uzattım ve tırnaklarım yüzeye değdiğinde adada olduğumu çıkardım.
"Anne?"
Kafam oğlumun sesine çevrildi. "Ayaz canım... nasılsın? Gel yanıma."
Yürüdü ve elleri dizime yerleşti. "Gözün geçti mi?"
Karanlığa sabrım azalırken, "Geçecek solnişkom, sen nasılsın? İyi uyudun mu?" güneşim
"Bir böcek beni ısırdı, kaşındım hep."
Anında huzursuz oldum ve mutfaktaki seslere döndüm. "Affan bakar mısın, kızarıklık falan var mı?" Bazı böcekler zehirlidir sonuçta.
Ayaz benden uzaklaştı ve bir dakika kadar sonra Affan, "Basit bir sinek ısırığı," dedi. "Git biraz suyla yıka."
"Artık kaşınmıyor."
"Git yıka," diye tekrarladı Affan.
Ayaz ofladı. "Tamam."
Yalnız kaldığımızda Affan yine yiyecek hazırlamakla meşgul oldu. Sürekli bir kutuya sıkışmış, oksijen azalıyormuş ve çıkmaya çalışıyormuş gibi hissediyordum; görememek tarifsiz bir şeydi.
"Gel böyle," dediğinde kolumu tuttu ve ben de temkinle ayaklarımı yere bastığımda Affan yürümeme yardım etti. Sandalye gıcırtısı duyana kadar onu takip ettim ve yemek masasına oturduğumuzu anlarken burnum sızladı. Affan'da hemen yanıma yerleşip, "Sana yemek yedireceğim diye kendini kötü hissetme," dedi.
"Ben yiyeceğim," diyerek ileriye uzandığımda bileğimde sıcaklığı hissettim. Affan iç çekerek, "Peki," dedi. "Kızartılmış ekmeğe tereyağı ile bal sürdüm, elinde şu an."
"Sen de yiyor musun?" diye sordum.
"Yiyeceğim."
Herhalde ağzımı bulacaktım, o kadar da değildi. Hazırladığı kızarmış ekmeği yerken lokmalar boğazımda büyüdü, bana baktığından emin olduğum için gözyaşlarımı tuttum. Ekmeğimin yarısı kalırken, "Yediğini duymuyorum," dedim.
Yüzüme dudaklarının sıcaklığı yerleşti ve beni uzunca öpüp seslice nefes aldı. "Eline bardak koyacağım, biraz portakal suyu iç."
"Tamam."
Aslında onun içirmek istediğini ama ne kadar kötü hissettiğimi anladığını biliyordum. Bileklerimdeki ağırlığa odaklanarak bardağı dudaklarıma götürdüm, biraz içtim. "Sen kendin sıkmışsın," dedim.
"Evet, portakal vardı."
Dün akşamı hatırladım. "Benim için markete gitmiştin, tatlı malzemeleri almak için ama bu şekilde yapamam."
Bir saniye bekledi. "Neden yapamayasın, beraber yaparız."
"Çok kötü olur."
"Hepsini yerim."
Adama bakın yaa. "Tadını alamıyorsun ya tabi yersin."
Alçak, kısa gülüşünü dinlediğimde mutsuzluğumun bir parçası kırıldı. Yalnızca konuştuğunu duyarak ne hissettiğini anlayamıyordum, yüzünü görmek için ölüyordum.
"Aç ağzını, biraz fıstık ezmesi vereyim sana," dediğinde bu kadarına izin verdim ve ağzıma giren kaşıkla beraber fıstık ezmesini tattım. Ne kadar sevdiğimi o da biliyordu.
Ayaz masaya geldiğinde bir şeyler yediğini anladım, Affan'ın onun için de tabak hazırladığını anladım. Artık Duru'nun kaybını Ayaz ile ilişkilendirmiyordu, bu yüzden daha toleranslı davranıyordu ama nedense ona karşı içinden bir öfke duyduğunu hissediyordum. Biraz düşününce de bunun neden olduğunu anlamıştım.
Ayaz beni sevmediği için ona öfke duyuyordu.
Birazdan, "Doktorlar ne demiş öğrenmem lazım," dedi Affan, dudağımın kenarına bir yumuşak kumaş bastırınca peçete olduğunu anlayıp utandım. "Yalın'ın yanına çıkıp hemen döneceğim."
Dün akşam panik ve elbette korkuyla Affan'ı yanımdan hiç ayırmamıştım, bir saniye bile uzaklaşmasını istememiştim. Evde ise hastanede olduğumdan daha güvendeydim, ayrıca her saniyesini benimle geçiremezdi.
"Ayaz burada," diye güvence verdim.
Sandalye ayakları yere sürtündü. "Annenin yanından ayrılma."
Affan üst kata çıktığında Ayaz'a, "Telefonum hiç çaldı mı?" diye sordum.
"Hayır, babam mı arayacaktı?"
Babası, bir de o lanet vardı. O da bir şekilde Ayaz için geri dönecekti ama şimdi bunu düşünemezdim. "Hayır, boşver şimdi babanı. Odaya gittiğinde telefonumu kapat tamam mı?" Rauf bana ulaşmak için başka yollar denerdi.
"Yanına basarak kapanıyordu değil mi?"
"Evet."
Bir şey içtiğini duydum. "Bir daha beni göremeyecek misin?"
Korkarak, "Çok umut vericisin, içim açıldı," dedim.
"Teyzemin ilaçlarını neden içtin ki?" dedi. "Depresyon ne?"
Annesiyle ilgili konuşması beni duraksatıp duygulandırdı, acaba annesi olduğunu öğrense ne hissedecekti? Bence hiçbir şey hissetmez, yalnız kafası karışırdı. "Teyzenin adını hatırlıyorsun değil mi?"
İlgisizce, "Ayperi," dedi.
"Yüzünü de unutma olur mu? O... seni çok seviyordu." Aslında ablam hayatının son zamanlarında beni bile sevmiyordu.
Biraz durup sonra bana, "Duru ile teyzem aynı yerde mi?" diye sordu.
İkisinin de öldüğünü bildiği için onun yaşındaki çocuğa çok uygun bir soruydu. "Evet canım, muhtemelen aynı yerdeler."
"Yazık onlara," dedi, çok umursamadığı ses tonundan belliydi.
"Neden öyle söylüyorsun?"
"Toprağın içine atmışlar onları, üstünde böcekler geziyor."
Ölüm hakkında bu kadar detay vermemiştim ki. "Bunu nereden gördün?"
"Youtube'da."
Beni irkilten Ayperi ve Duru için üzülmemiş de, böceklerden tiksinmiş gibi bir tutum içinde olmasıydı. "Karşına böyle videolar çıktığında geç, izleme olur mu?"
"Ben ölmeyeceğim," dedi. "Böcekleri hiç sevmem."
"Oğlum, böyle şeyler söyleme. Öldüğümüzde... bunları şeyleri hissetmeyiz ama bunları anlamak için henüz küçüksün. Hani sadece rap şarkıları dinleyecektin, neden böyle şeyler izliyorsun?"
Sadece, "Öğreniyorum," dedi.
Bu uygulamanın çocuklar için versiyonu vardı, yetişkinler gibi istediği her şeyi izleyemezdi; onun zihnini berrak tutmam çok mühimdi. Bir ara bunu halletmeyi aklıma kazıdım ve onun yemeğini bitirmesini bekledim.
"Affan hâlâ dönmedi," dedim merak ederek. "Beni yukarıya çıkarır mısın?" Yalın'la çok yalnız kalması istemediğim şekilde sonuçlanabilirdi.
"Tamam."
Ayaz'la üst kata çıktık ve sesleri takip edip kendimi başka odada buldum, sesler kesilince de fark edildiğimizi anladım. Sabit durdum ve Affan, "Ayaz sen aşağıya in," dediğinde, "Puzzlem bitti," dedi oğlum.
Affan, "İyi," dedi.
"Bakmayacak mısın?" dedi Ayaz.
"Bakacağım, tamam."
Bunun üstüne Ayaz gitti.
"İyi misin?" diye sordu Yalın.
Kollarımı kendime sararak başımı salladığımda Affan'ın dokunuşunu hissettim. Beni yavaşça yönlendirdi ve oturduğum koltuğun deriliğini anlayınca çalışma odasında olduğumuzu çıkardım. Doğruldu ama yanımdan ayrılmadan, "Doktorlar ilaçları inceleyecek, henüz bir haber yok," dedi.
O kadar bunalmış, kötü hissediyordum ki, ne olacaksa olsun istiyordum. "Neden bu kadar geciktin?" diye sordum Yalın'a.
"İstanbul'a gitmiş, birkaç işi varmış," dedi Affan.
"Gece gece?" dedim, yoksa Elçin'in ısrarına dayanamayıp sonunda onunla mı görüşmüştü?
"Eve gidip babamı gördüm," dedi Yalın ve fazla üstünde durmadan konuyu değiştirdi. "Dosyadan bahsediyordun, her şeyi anlıyor musun artık?"
Sorunun muhatabı ben değildim tabi. "Ne dosyası?" diye Affan'a sordum.
"Şu, şifresini kırdırmaya çalıştığım diğer dosya." Affan saçlarımı okşayıp çekildiğinde istemsizce gözlerimi ovaladım, sıkıca yumup açarken bir an için konuşacak oldum ama dilim ağırlaşmış gibi, ağzımda kaskatı kesildi. Çevirip bir cümle olsun kuramadım, harfler gözlerimin önünde uçuşurken hafifçe ses çıkardım sadece.
"... dosyadaki sekiz kişinin sekizi de Rusya'da yaşıyor, Türkiye'de aranıyormuş. Henüz hepsini okuyamadım ama Rusya, bazı sebeplerden onları teslim etmek istemiyormuş. Bunların bazıları yarı Türk yarı Rus, bazıları saf kan Türk'müş. Şu karşına çıkıp duran adamın karısı da Rus'muş."
Konuşamamakla ilgilendiğim için Affan'a kulak veremiyordum.
"Sana ulaşıp bu insanları öldürmeni isteyen kim?" diye sordu Yalın.
"Amcam."
Şaşkın nefesim boğazımda tıkanırken, Yalın'da, "Nasıl yani?" diye sordu, tamamen şaşırarak. "Amcan mı istemiş?"
"Amcamın istihbaratla çalıştığını biliyorsun." Affan, kafasındaki bazı parçaları da birleştirmiş gibiydi. "Sık sık Rusya'ya gittiğini hatırlıyor musun?"
"Evet, hatta seni de götürmüş bir defasında, öyle demiştin."
"Ben hatırlamıyorum ama evet, gitmişim. Bu önemli değil." Konuşmalarına katılmak için derin bir nefes aldım ve dilimdeki ağırlığın çözülmesiyle rahatladım, bir anlığına harfleri birleştiremediğimi hissetmiştim. "Belli ki Rusya'yla bu bağlantıları vardı ve dosyanın son sayfalarına bakarken gözüme çarptı; sonunda ülkeye dönmeleri için ikna edilmiş ama ölmelerini istemiş. Aynı uçakta bulunmalarının sebebini de buna yordum ama asıl öldürülme sebeplerini hâlâ bilmiyorum. Beni onlar değil de kendim ilgilendirdiği için neden öldürüldükleri de umurumda değil tabi."
Amcası babamı tanıyor muydu o halde? Babam en başında Rusya'ya kaçma sebebi Türkiye'de işlediği suçtu ama bu kadar ciddi olduğunu düşünmemiştim. İlaçları haberi olmadan başka insanlar üzerinde de test etmek istemiş, ardından açığa çıkınca ülkeyi terk etmişti.
"Baban biliyor mu peki bunları? Sordun mu?"
Affan, "Sakın," dedi, direkt. "Babama söz etme bunlardan."
"Neden?" diye sorunca Yalın, "Güvenmiyorum," dedi Affan. "Bilmiyorsa ve şimdi öğrenirse bana şantaj yapar. Suçumu korumadığı gibi, yargıya da taşır; Lal'in kalbini almayı bir de böyle dener."
Ben bunu hiç düşünmemiştim ama Affan tabii ki babasını benden iyi tanıyor olacaktı.
Yalın, "Yapar mı?" dedi. "Seni hapse mi tıktırır?"
"Lal'i savunmasız bırakmak için bunu da yapabilir."
"Peki... Amcan o uçağı bozmanı istemiş de sen neden yapmışsın?"
"Çünkü amcam bir aracı, asıl istihbarat istemiş. Bir devlet görevi gibi benimsediğimi düşünüyorum. Ama bu babam için fark etmez, devlet de kendi içinde bölünüp ayrılır neticede. Bazıları için yaptığım takdire şayan olabilir, bazıları için suç olabilir..." Türk siyaseti ve yargısı hakkında neredeyse hiç bilgim yoktu.
Yalın onun dedikleri üzerine sessizce düşünüp sonra yarı alaycı şekilde. "O kadar parayı görünce nevrin döndü değil mi?" dedi. "Asıl para için yaptın?"
"Ne kadar paradan bahsediyoruz?" diye sordum.
Yalın'da bana, "Parayı duyunca konu ilgini çekti," dedi.
Dakikalardır konuşamama sebebim başkaydı, zaten o da şaka yaptığı için aldırmadım. "Ama gerçekten ne kadar büyük bir paradan söz ediyoruz?"
"Bol bol sıfırlı paradan."
Düşüncelere dalarken boğazımı kavrayıp dilimi dişlerim arasında ezdim, az önceki uyuşuk hissinin geçtiğinden emin olmak istedim. Odada yüründüğünü duyarken, "Bana biraz para verebilir misin?" diye sordum. Affan'ın elini başımda hissettim. Gergin bir konuşma içindeyken bile beni ihmal etmemesi hoşuma gitti.
"Veririm," dedi Affan.
O değil ama Yalın, "Ne için?" diye sordu.
"Gözlerimi açtırmak için lazım olabilir... Gerçi ben ameliyat olamam ama belki ilaç parası gerekebilir." Zaten doktor ameliyatlık bir durumdan söz etmemişti ki.
"Niye ameliyat olamıyormuşsun?"
"Sen çok geriden geliyorsun Yalın." Yanaklarımı şişirerek oflarken, karanlığa hiç mi hiç tahammülüm kalmadı. "Sıkmaktan gözlerim acıyor, karanlıktan midem bulanıyor artık..."
Anlatılanları düşünecek halde bile değildim, görememeye alışamıyor; her an çığlık atmak istiyordum. Affan'ın elleri yüzümü kavradığında tutunacak bir tek şey bulmuş gibi derin nefesler aldım. "Dünyada, görülmeye değecek sadece sen varsın ve yakında tekrardan kendine bakacaksın tamam mı? Vücudun ilaçlara tepki verdi ama geçecek."
Bu kadar açık iltifatlarına yeni yeni alışıyordum ama tüm kalbimle de inanmak istiyordum. Paniğimi yatıştırmaya çalışsam da nabzım her saniye hızlanıyordu. Yanak üstlerimi okşayıp bana eğildiğinde kalbim çok hızlı attı. "Ya o adam?" dedim. "O adam biliyor senin yaptığını, karısının intikamını almak istiyor." Eminim Rauf ona güveniyordu.
"Bizim için koruma tuttum ya, eve birisi yaklaşamaz." Beni yatıştırmak için söylüyordu.
"Bir sürü insanla gelirse n'olacak, n'apacaksın Affan? O adam mafya gibi bir şey."
"Lal, bunları düşünüyorum." Beni alnımdan öpüp dudaklarını çekmeden derin bir nefes aldı; bazen koku duyusunu deniyordu. "Fakat şimdi önceliğim; sağlığın. Doktorlarla konuşacağım, sonra devam ederiz olur mu?"
Endişelerim yatışmasa da başımı salladım ve yürüdüğünü duydum; telefon sesi uzaktan gelmeye başladığında oda değiştiğini düşündüm ama emin olamadığım için Yalın'la konuşamadım.
Kısıkça, "Kiralık katille görüşmeye gittim," diyerek konuşmayı o başlattı. "Parayı geri aldım. Beceriksizin tekiymiş işte! Sana demiştim, ben bu işlerden anlamam... Ama keşke doğru adamı seçseydik, Rauf ölseydi kendine bunu yapmazdın."
Dudağımı ısırıyordum, emin olmam lazımdı. "Üzülüyor musun hakikaten?"
"Neden sürekli sana olan yakınlığımı test ediyorsun? Neden inanmıyorsun?"
Bana uzun süre duyarsız, taraflı davranmasını bir yana bıraktığımda bile hâlâ inanmamak için sebebim vardı; senelerdir kimse benimle hiç arkadaş olmuyordu. Tanışmaya çalıştığım, ilk kez gördüğüm herkesin arkadaşı olmak istiyordum ama aynı karşılığı almıyordum. "Tamam tamam, bundan sonra inanacağım."
Yarım gülümsediğini duydum. "Peki... Artık Affan'a söyleyelim tamam mı?"
"Yalın," dedim hemen. "Bak, ilaçları da götürdün, zaten içemem. İyileşeyim, sonrasına bakarız olur mu?"
"Yalanlar söyleyip gerçekleri gizleyerek Affan'ı da tehlikeye sokuyorsun. O piçin ne kadar alçaldığını öğrenmeli, böyle yaparak Affan'ı da aciz duruma düşürüyorsun."
"Hayatımdaki herkes gitti. Ailem yok. Arkadaşım yok. Ayaz beni sevmiyor. Sadece Affan var... Ve ben de sandım ki, hayatımda sadece o olduğu için kaybetmekten çok korkuyorum. Ama bu bile değil, bu yalnızlıktan dolayı bile değil. Bir dünya insan da olsa Affan'ı kaybetmekten aynı şekilde korkacaktım. Bana sorsan gözlerimi tamamen kaybetmekten mi yoksa onu kaybetmekten mi daha çok korkarım... sana tereddütsüzce cevap veririm."
O yaptıklarıma yeterince anlam bile veremiyordu ama daha, daha nasıl açıklayabilirdim ki? Belki de Rauf en başından beri beni kandırıyordu ama seven birinin ihtimallerde can verdiği de doğruymuş. Nasıl akıllıca davranacağım, belki Affan'ı hiç sevmediğimi düşünerek mantığıma sözümü geçirirdim.
"Sen iyileş, olanları anlat, Affan'da Rauf'tan kurtulsun. Tüm bunları sonuçlandıracak şey, yalnızca gerçekler canım, tamam mı?"
Sessizleşip tırnaklarımı masaya sürttüm ve birazdan kapı kapandığında, Affan'ın geldiğini sezdim. Konuştuğu doktorlarla ilgili umutlu bir şey duymayı bekledim. "Bir arkadaşım sayesinde ve önerisiyle birkaç profesörle konuştum. İkisi yurt dışında yaşıyor, birisi de şehir dışında. Çok dil döktüm ama yarına ancak gelebilirmiş, uçak tahsis edebileceğimi de söyledim ama..." cümleyi bitirmeden nefesini üfledi.
"N'apayım." Omuzlarımı düşürdüm. "Bekleyeceğim, mecbur."
Affan'ın yanımda olduğunu düşünüyordum, onun bana yaklaştığındaki o enerjiyi hissediyordum çünkü. Yüzümden saçım çekildiğinde yanılmadığım ortaya çıktı. "Yalın, gidip biraz dinlensen ya."
"İyiyim ben dostum, bir şeyler yiyeceğim."
Affan cevap vermedi.
"Ha, öpüşmeniz için falan... Tamam bakma öyle, çıkıyorum."
Kapıyı kapatarak ayrıldığında Affan'ın kıyafetleri bana sürtündü ama ilk başta nasıl bir pozisyon aldığını kavrayamadım. Avuçları diz kapaklarımı ovup bacaklarımın yanından yukarıya çıktı ve belimi sardı. Başını o kadar uysal, sevgi dolu şekilde göğsümün üstüne yaslayıp sürttü ki; gerçekten yüzünü görebilmek için can attım. "Hiçbir şeye bakmak ve hiçbir şeyi de görmek istemiyorum. Seni karanlık bir yerde yalnız bırakmış gibi hissediyorum."
"Bir an... tekrardan hiç göremeyeceğimi zannettim," dedim. Dün akşamki şok anımda aklımdan neler neler geçirmiştim. "Ama doktor iyi şeyler söyledi sayılır değil mi?"
"Katılıyorum, hiç umutsuz konuşmadı."
"Affan, şu adam... Onu pek ciddiye almıyorsun, çünkü senin karşına hiç çıkmadı fakat ben o adamın tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Karısının intikamını almayı çok istiyor ve senin hayatını sessizce kazıyor, hissedebiliyorum." Rauf'a o yardım ediyordu, bu ne kadar parlak bir gerçekti değil mi?
"O adamın gözlerinin üstümde olduğunu biliyorum, korumayı boşuna tutmadım ya. Babama da söyledim ama şu an bana aldırış etmiyor, yardımcı olmak istemiyor." Ama neden ki? Kendisi de farkındaydı Affan'ın bir düşmanı olduğunu. "Açıkça düşmanlık yapmıyor, dediğin gibi sanki fırsatını kolluyor. İşte bu yüzden yanımdan asla ayrılmamalısın, insanları bile hatırlayıp güvenemediğim bir boşluktayken kimden ne kadar yardım alacağımı da bilemiyorum."
İçimi sıkıntı bastı. "Karısı bir suçlu, kendisi de masum bir adam mıdır?"
"Uyuşturucu kaçakçılığından terör suçlamasına kadar kabarık dosyası var fakat çok fazla avukata, ahbaba sahip; duruşmaları sürekli ertelenmiş, hakkındaki dosyalar kapanıp kapanıp yeniden açılmış..." göğsüme yaslandıkça sesi boğuklaşıp kısılmıştı. "Böyle çapsız adamlarla işim olduğunu hiç hatırlamıyorum ama madem bazı şeyler yaptım, üstesinden geleceğim Lal."
"Ama sen... öyle adamlardan değilsin ki Affan. Anlaşılan da o ki, sen suç bile işlememişsin, zaten istihbaratla çalışmışsın. Seni korumaları gerekiyor." Evet, çok iyi düşünmüştüm. Neden Affan'ı korumuyorlardı?
"Kimseye güvenmiyorum Lal, insanlar beni şüphede ve arada bırakıyor. Belki... yüzüne bile bakmayacağım insanlar var, onlarla konuşup yardım istiyorum."
Tam şu andan geriye sarıp, yaşamımdaki dört beş yılı hatırlamıyor olsam kendimi çok muhtaç, güvensiz hissederdim hakikaten. Üstelik komada, ağrılar ile acılar içine uyansam. "Seni komaya sokan da o adam mı?"
"Uçağı düşürdüğümü bilen başka birisi görünmüyor."
"Şu..." onun hikâyesiyle ilgili parçalar mıknatıs misali birbirini çekip kuvvetle yapıştılar adeta. "Eve gidip gelen adam var ya, o da bir süredir gelmiyor. N'aptığını bildiğin için gerçekten seni uyarıyormuş demek..."
"Düşmanlarım varsa da; yalnız onlar bana olan nefretini hatırlıyor Lal, ben hiçbir şey hatırlamıyorum."
Rauf'un, o pisliğin bencilliğinden kaynaklıydı; sırf bu yüzden bile Affan öğrenmeliydi.
"Seni öyle inciten birisi bunu tekrar yapacaktır Affan."
"Hayatımda olduğun için çok mutlu," dedi, sesi can sıkıntısıyla doluydu.
Çünkü... beni karısına bir karşılık görüyordu. Hem Rauf hem de bu adamla nasıl mücadele edilirdi? Affan'ın hatırlayamaması ve güvensizliği, benim de korkaklığım zayıflığımızdı.
"Peki amcan, o sana yardımcı olmaz mı?"
"Ondan söz edemeyiz, zaten etmedim de anladıysan."
"Nasıl yani?"
"O öldü Lal, hayatta değil."
Ah, demek bu yüzdendi; bu her şeyi anlamasını daha zor kılıyordu işte. Amcasına ulaşıp yeterince güvenli bilgi alamıyordu ve eğer şimdi aklıma geldiği gibiyse... "Amcanı o adam mı öldürmüş yoksa?"
Sessiz ve hareketsiz kalınca bir an göğsümde uyuduğunu düşündüm. "Annem gibi, amcamın da ölümünü hatırlamıyorum. Onu geçtiğimiz sene kaybetmişiz, babam ölümünün hâlâ araştırıldığını söylemişti."
Amcası istihbarat ile çalışıyorsa ölümünün ardında çok sayıda karanlık sebep olabilirdi ama bakıldığında bu adamı ilk şüpheli görüyordum.
"Bir, belki iki, belki yüz tane daha koruma tutmalısın." Bir tanesi yetmezdi, anladığım üzere o adam çok güçlüydü.
"İkiden yüze nasıl bu kadar hızlı çıkabiliyorsun?"
Orman ne kadar büyüktü, birisi eve ormanın arkasından bile sızabilirdi. "İnsanları hafife almak gibi kötü bir huyun var Affan. İnsanları hiç umursamıyorsun. Fakat bu denli saldırı altındayken... çok dikkatli olmalısın."
Affan'ın akıllı olduğundan şüphe etmiyordum ama insanlara karşı dikkatsizdi, önem vermediği için ilgilenmiyordu bile. Bu durumu diğerlerinden ayırması gerektiğini farkında olmalıydı, Rauf'u da o adamı da ciddiye almalıydı.
Yüzü göğsümden kalkınca tenime oturan sıcaklığa bileğimin içiyle dokundum. Hiç kıpırdamadan karşımda durunca izlenildiğimi hissettim, nasıl ve nereye baktığımı bilmediğim için hissettiğim aptallık midemi ekşitti.
"Gel," diyerek bileğimden kavradı. "Mutfağa iniyoruz."
"Ne için?"
"Tatlı yapalım."
Kendimi koltuğa gömsem ne güzel olurdu yahu. "Yok yok, her şeyi kırıp dökerim, yapma lütfen..."
Dürüstlüğüm sesimde acı tat bıraktı, bana acırsa kendimden nefret ederdim ama konuşup, "Beraber yapacağız," dedi. "Böyle oturarak vakit geçmez, kendini oyalamalısın."
Elbette körlüğüm aklımdan çıkacak değildi ama birkaç saniyelik sessizlikte bile daha şiddetli düşünüp panik geçiriyordum; oyalanmaya ihtiyacım olduğundan emindim. Kalktım ve aşağıya inerken merdivende sabırla bekledi, çünkü kucağına almasını istememiştim. Dikkatli, yavaş inerken elimi hiç bırakmadı, ardından mutfağa geçtiğimizde, "Ne yapmamızı istersin?" diye sordu. Elimi bırakırken de gözümün kenarından sertçe öptü.
Adapte olup göremediğimi, karanlığımı aklımdan çıkarmaya çalıştım. "Bir dakika izin ver, düşüneyim. Renkli bir şey olsun, buzlukta kırmızı meyvelerden var mı?"
Dolap açıldı. "Böğürtlen, vişne ile ahududu."
"Hepsini çıkar."
Meyveleri tezgâha koyduğunu algıladım ve diğer malzemeler hakkında düşünürken dudaklarımda serinlik hissettim. Buzluktan çıkardığı orman meyvelerinden birisi olduğunu algıladım ve dudaklarımın üstünü, meyvenin soğukluğundan ayrı sıcak bir his kaplayınca karnım kasıldı. Sıcak dudaklarını, dudaklarımın arasına bıraktığı meyvenin üzerine kapatıp dili ile ağzımın içine attığında bunun böğürtlen olduğunu anladım.
"Üşüttüm," diyerek dudaklarını üst ve alt dudağıma, dudak ortama dek bastırıp dudaklarının sıcaklığıyla ısıttı. Dilinin dudaklarım arasındaki yumuşak baskısı başımı döndürünce arkamdaki ada tezgâhına çarptım.
"Öpüşmeyi seviyorsun galiba," dedim, başımı yana eğip dudağının kenarını sıkıca öperken.
Nefesleri hızlanırken kısa bir ah, sesi çıkarıp yutkundu. Çenemi hafifçe kaldırıp dilini dudaklarımda sertçe ve defalarca dolaştırıp ıslattı. Dudaklarımdaki o kayganlıkla iniltim süzüldü. "Nefesinin ve dudaklarının tadını almayı deniyorum."
Dudaklarıma diliyle yaptığı o baskı, karanlıktayken daha fazla hissetmemi sağladı. Tenimdeki karıncalanmaya, tatlı uyuşukluğa tepki olarak gözlerim kapandı ve dudaklarım Affan'ın yanağına dek kayıp ıslaklığı onun tenine bulaştırdı. Bir anlığına beynime şok verilmiş ve tüm duyularım çaresizce tepki vermiş gibi geldi. Kalp atışlarım yavaşlayana kadar hiçbir şey yapamadım.
Ensemden bastırıp yanaklarımdan birer tane öptü ve beni bırakırken kemerinin baskısı da karnımdan ayrıldı. Dizlerimi birbirine yasladım, o tezgâha dönerken de aklımı tatlıya vermeye çalıştım. Neden bir öpücüğün basit kalamadığını, beni öptüğünde bunun kısa süremediğini anlamıyordum. Onu yalnızca öpüp bırakamıyordum, o da beni.
"Başka ne gerekli?"
Un, yumurta, şeker gibi benzeri malzemeleri çıkarmasını isterken hâlâ aklım öpücükteydi. Sırasıyla tezgâha dizdi ve bir geniş kase çıkardı, daha önce tatlı yaparken benim kullandığım kaseydi. Yumurtaları kırmasını istediğimdeyse beni yavaşça çekip tezgâhla arasına aldı, arkama geçip çenesini omzuma yaslarken bileklerimden tuttu. Kaseyi önümüze çekti ve ardından bileklerimizin yapışmasından anladım ellerimizin birlikte hareket edeceğini. Yumurtalar birbirine çarparak kase içine düştü.
"Sakın kabuk düşürme," dedim ona.
Durdu. "Bir küçük parça düştü."
"Yumurtaları yıkadın neyse ki, alabilirsin onu."
Dediğimi yaptıktan sonra bir miktar şekeri, yağı koydu ve mikserin sesini duydum. İkimizin ellerindeki çırpıcı kase içine daldı. Titreşimi bileklerimde hissedip, "Köpürdüyse yeter," dedim.
"Beyaz beyaz olmuş."
"Şimdi söylediğim sırayla un, kabartma tozu ve vanilyayı ekler misin?"
Yüzünü az daha eğip dudaklarını çeneme bastırırken, "Önce vanilyayı eklersem?" dedi.
"Yok yok," dedim. "Önce unu koy."
"Ne fark ediyor, içinde karışmıyor mu?"
"Ya çünkü kabartma tozu ile vanilin direkt yağa, şekere temas ettiğinde yapışıyor, unla ya da unun üstüne ekleyince daha iyi karışıyor." Anlamıştı sanıyorum, bunlar önemli puf noktalardı.
"Un neden yapışmıyor peki yağa şekere?"
"Çünkü un nişastalı değil."
"Hımm." Paket yırtılma sesi geldi ve Affan, "Önce vanilin ekledim," dedi.
Ya bu adam bazen beni sinirlendiriyordu, acaba haberi var mıydı? "O kadar boşuna mı konuştum Affan, bu laftan anlamayışını n'apacağız senin..."
Şişirdiğim yanağıma dudaklarını bastırdı ve kolumu okşayarak bir paket daha yırttı. "Söylediğin gibi yaptım canım."
Mikser yeniden çalıştı ve ellerimiz altında titredi. Birkaç dakika karışıp, Affan'ın söylediğine göre malzemeler pürüzsüz kıvam aldı ve sonra orman meyvelerini içine karıştırdık. Birkaç kez özgürce hayal edip ben devralmaya çalıştım ama dirseklerimi çarpıp şekeri dökünce, daha hiç kıpırdamadım. Affan'da ağzıma biraz şeker tıkarak bana daha sıkı sarıldı, istemsiz mahcubiyetimi unutturdu.
"Sana bunu almıştım," dedi.
"Neyi?"
"Dün, markette kalp şeklinde kek kalıbı görmüştüm. Çelik, paslanmazmış. Bunda yapalım mı?"
Nasıl bir şey olduğunu görmeyi çok istedim, kollarımı soğuk yüzeye değdirip anlamaya çalıştıktan sonra beraber kalıbın içine döktük. Ellerimin birkaç kez yanlışlıkla kıvamlı hamura değdiğini, Affan'ın elleri bileklerimi nazikçe tutunca anladım. Üstümün de kirlendiğine emindim, belki ağzımın da. Çünkü birkaç kez hamurun tadına baktırıp olmuş mu, diye sordu.
Fırını ayarlayıp ısıtmasını istedim ve kalıbı fırına koyduktan sonra ellerimizi yıkadı. Sabun köpüğü ikimizin elleri arasında kayıp bileklerime kadar süzüldü ve suyun sesi, granit lavaboya çarptı. Kulağımdaki küpenin altını öpüp, "Diğer teki yakında gelecek," dedi. "Tıpatıp benzemesi için bekledim."
"Gerek yoktu," dedim, etrafımda dönerek onunla karşılıklı durdum. "Tek takmasını da sevdim."
"Aynaya baktığında eksikliği gözüne çarpar."
"Ona da takip cihazı yerleştirecek misin peki?"
Sessiz kaldığında gerçekten bunu yapmakta olduğunu anladım, açıkça söylemese de uzun süren belki buydu. Takip edilme hissinin tatsızlığına kitap yazabilirdim ama arkasındaki güçlü sebepleri biraz önce masaya yatırmıştık.
Telefonu çaldığında konuşmamız bölündü ve çalmaya devam edip de açmayınca, "Baban mı?" diye sordum.
"Rauf," dedi.
Buz gibi olup vücudumdaki her kasla bağımı kopardım ve kalbimin attığı çığlık olmasa, kendime gelip de konuşamayacaktım. Affan'ın aramayı garipsediğini anlayıp sertçe kollarımı ileriye uzattım ve panikle, "Açma!" dedim. "Sakın açma onu, Rauf pisliği... Baban gibi kafanı karıştıracak sürüsüne şey söyleyecek, açma Affan."
Sesimin yüksekliği bunu her zamanki korkularımdan ayırmış olmalı ki, "Sakin ol," demekte fayda gördü Affan. "Kafam karışmıyor ama aramasının da bir sebebi..."
"Açma işte!" diye bağırıp ona uzandım, telefonunu almak isterken kollarım kollarına çarptı. "O adam hasta ruhlu! Söyleyecekleri kafanı karıştırıp seni huzursuz edecek, çünkü insanı nasıl endişeye sürükleyip korkutacağını biliyor..."
"Lal, garip davranıyorsun. Sen zaten Rauf'u akıllıca hayatımızdan çıkardın..."
"Kafayı Doğa ile bozmuş, onun mutsuzluğunun hesabını bana soracak, seni huzursuz edecekken ne gereği var konuşmanın!" Araya girip bir şey demeye çalıştığında bile cümlemi tamamladım ve o esnada kollarıma vurup yere düşen telefonunu hissedip duraksadım. "Telefonun muydu? Kırıldı mı?"
Hissetmem için kollarımdan tutup beni kendisine çekti ve hiçbir şey demeden sarıldı. Çenesini başımın üstüne yaslayıp beni de göğsüne denk getirdiğinde kalbinin ne kadar hızlı attığı ve göremesem de onu derin bir endişeye sürüklediğimi anladım. Dirseklerim çapraz şekilde karnıyla bedenim arasında sıkışıp adeta ruhumun ne kadar akışında olmadığını temsil ederken, saç diplerimden öpmeye başladı. Henüz yere düşen telefonunu almamıştı. "Bu kadar korkma, kalbin duracak. O zaman ben... n'aparım."
Kalple ilgili bir söz duymaya, düşünmeye tahammülüm kalmamıştı ama bir çaresi mi vardı ki? Her şey kalbe varmak için yola çıkıyordu. Kan bile.
Karanlığı görmemek için gözlerimi sıkıca yumup ona sarılarak bekledim ki paniğim yatışsın.
Sonra ne kadar dikkat çekebileceğimi hesap etmeye başlayıp uzaklaştım, neyse ki gözlerim kuruydu. Hemen eğilip yerde telefonunu aramaya başladığımda, "Lal," dedi hemen arkamdan eğilerek. Sesi böyle titreyebiliyormuş. "Ben alırım, n'apıyorsun..."
"Ben düşürdüm," dedim ve kolumun altındaki telefonu hissedip kavradım.
Daha dönüp telefonunu vermeden beni kaldırdı. "Bir daha yapma."
"Ben düşürdüm."
"Benim tuvalete gitmem gerek." Eğilip yanağımdan öperken dudakları titredi ve burnunu çeker gibi nefes aldı. "Beni... birkaç dakika salonda beklesen olur mu?"
Onu bana yapışık tutmamam lazımdı, sonuçta evdeydim ya. Başımı hemen salladım ve salona geçerken, "Yukarıya çıkıp onunla konuşmayacaksın değil mi?" diye sordum.
Koltuğa oturtuldum. "Kafanda neden bu kadar fazla şey kurmaya başladın, anlamıyorum."
Kızım bak işte, öyle çok yalan söylersen herkesin de sana yalan söylediğine inanmaya başlarsın tabi.
Gittiğinde stresimi yönetmeye çalıştım. Ayaz buradaydı, onunla konuşup kafamı dağıtmak istedim ama dikkati oyunundaydı. Böyle her şey için endişe edip paniklediğimde görememek çile oluyordu. Tırnaklarımı, diz kapaklarıma, sanki kan çıkana kadar batırdım.
"Ayaz, bana bir bardak su getir oğlum."
Telefonunu bırakmadan gitti, sesinden anladım. Rauf'un aramaya cesaret etmesi beni çok kötü etkilemişti. Suyumu içip bardağı kollarımın yardımıyla sehpaya bıraktım; bunu yapabildiğime ufak bir an sevindim.
Her şey hislerimle ve hissizliğimle alakalıydı.
Her zaman üstelik.
Affan hemen dönmeyince aklımdan en kötü düşünceler geçti. Onu çok uzun yanımda tuttuğum, sıktığım, aptalca davrandığım... Öyle öyle, gördüğümden daha da karanlık olan düşüncelere çekildim.
"Ayaz, beni yukarıya çıkarır mısın?"
Oyuna odaklandığı için cevap vermedi.
"Ayaz?"
"Offf." Telefon sesi kapandı. "Son kez çıkarıyorum ama."
Vazgeçtim aslında. Kendi odama gidecektim. Yalnız kalacaktım. Beni tuttuğunda ona da söyledim ve dirseğim kapı çerçevesine çarparken odadan geçtik. Yatağa oturduğum an arkamı dönüp çıkmasını istedim ve o gittiğinde kalkıp üstümdeki giysiyi çıkardım. Sutyenimle odada hareket ettim, hafızamı takip ederek banyo kapısını buldum. Açıp girdim ve musluğu açıp avuçlarımı suyla doldurdum.
Sonra geri çekilip bekledim, bekledim, bekledim.
Ardından gitmesi gerekti; kalbimdeki çığlığın. Bu yüzden o çığlık dudaklarımdan çıktı ve dizlerim üstüne, fayansa düşüp tırnaklarımı göz kapaklarıma batırdım. Dizlerimden bedenime yayılan acıya karşı çığlığım bölündü ve gözyaşım mıdır, kanım mıdır yüzümden aşağıya aktı. Ben hayatı hep tahammül ederek, sabır göstererek yaşamıştım ama Ayaz henüz bu yaştayken öğrenmişti sevmediği şeylere tahammül etmemeyi.
Demek onu iyi yetiştirmiştim.
Alnım fayansa değene kadar eğilip hıçkırıklarımı saçtım. Ve nasıl hıçkırığımın gitmesi gerektiyse, bir iyiliğin de bana gelmesi gerekti. Kapı duvara çarparak açıldıktan sonra vücudumun aceleyle, endişeyle tutulduğunu hissettim ve alnımın değdiği yer değişti; işte her şey kalbe döndü, benim yüzüm de.
"Burada," diyerek beni tamamen kalbine yaslayıp dizleri arasına, kucağına çekti. Hemen elleriyle vücuduma bir şey olmuş diye bakmaya başladı. "Geçecek aşkım. Geçmesini o kadar çok istiyorum ki, bir şeyi bu kadar istemek... her şeyi değiştirebilir."
"Ama ben... bu kadar çok şey istemedim ki, ufacık bir şey istedim ondan, alt tarafı ufacık bir şey..." dünyayı değiştirmeyecek kadar ufak ama beni kıracak kadar büyük bir şey.
💨
Uyku beni mutlu etti, çünkü rüyadayken görebiliyordum ve uyanırken gözbebeklerimdeki patlamayı, ardından gelen gölgelenmeyi hissettim. Bu bana umut verdi, ilk kez karanlık saf ve yalnız değildi; kırılmıştı.
Gözlerim yavaş yavaş kendine geliyor olmalıydı.
Doğrulurken kollarımı etrafta dolaştırdım, yatak başlığından Affan'ın odasında olduğumu anladım ve o sırada tenimde yumuşak bir şey hissettim. Zeus'un alçak havlamasına gülümserken, "Merhaba canım," dedim. Kucaklayıp çenemin altına çektim kendisini. "Dünden beri görmemiştim seni. Yani... nasıl göreceğim ki..." kendime gülerken ona doğru fısıldadım. "Ama az önce bir ışık parladı sanki gözümde, bu iyileştiğimin bir işaretidir değil mi?"
Bunu Affan'a söylemek için yataktan kalkarken çok dikkatli oldum. Aslında bir süre hiç konuşmadan Affan'la uzanmıştık, ne zaman uyuduğumu anlamamıştım. Oda çıkışını bulurken duvara iki kez çarptım ve koridora çıkınca, seslerini hemen yan taraftan duydum.
"... dedim ya ben buradayım, bir şeye ihtiyacı olursa bakarım, sen biraz dinlen."
"Doktordan telefon bekliyorum."
"Lal'le aranız limoni diye tadın kaçıktı, şimdi de bu derken... ne uyuyorsun ne dinleniyorsun, hayalete dönüştün."
Seslere doğru yürüdüm. "Ben hayaletlere bayılırım."
Bana döndüklerini hissettim ve birisi hızla bana yürümeye başladı. Karşımda durduğunda, "İyi misin?" diye sordu Affan.
Küçük çaplı sinir krizimle ilgili birkaç şey sormuş, ban cevap vermeyince de üstelememişti; ee sebebi de belliydi. Sinirlerimin çok hassas olduğunu farkındaydı. "İyiyim. Akşam mı oldu?"
"Evet," dedi.
"Ayaz nerede?"
"Aşağıda," dedi Yalın. "Ona koltuktan kalkmamasını söyledim."
"N'oldu ki?"
"Bir psikoloğa gitse iyi olur," dedi Affan.
Yalın'da, "Sıcak fırına böcek koymuş, pişiriyordu," dedi.
"Yalın!"
"Ne yahu, bilmesi daha iyi."
Ürpererek olduğum yerde sendeledim. "Nereden çıkardın bunu?"
"Kendim gördüm," dedi Yalın. "Affan tatlıyı çıkardıktan sonra soğuması için fırını açık bırakmış, bu da evde sürekli peşimde diye böceği fırına koymayı akıl etmiş... Baktım fırın önünde bir şeylerle uğraşıyor..."
Affan, "Anlat anlat, çok ihtiyacı var böyle şeyleri duymaya," dedi, nefesini üfleyerek.
Ayaz'ın bunu akıl etmesi için ya görmesi ya da böcekten çok rahatsız olması gerekirdi. Canı acımış acımamış, anlamıyordu işte, anlamıyordu. Bu empatisizliği hayatı boyunca aşamayacaktı. "Sorun değil," dedim. "Benim bilmem gereken şeyler bunlar. Ona çok kızdın mı?"
"Kızmak fayda etmiyor ki. Otur dedim, oturdu. Böceği camdan attığımı görünce rahatladı."
"Hayvanları sevmiyor," dedim.
"Kelebek, kedi, kuzu falan da mı?"
"Ihıh."
Ben Yalın'la konuşurken, Affan'da saçlarımı düzeltiyordu; tabi ne halde olduklarını ben bilmiyordum ki. Öyle yüzümden gözümden çeker gibi değil de okşar gibi düzeltiyordu.
"Doğuştan mı böyle?" dedi Yalın, merak duyarak. "Annesi değilsen neden onu babasına verip kurtulmuyorsun?"
Affan'ın yüzümdeki elleri hareketsizleşti. "Sen biliyor musun?" diye sordu Yalın'a. "Ne zamandır?"
Bunu, bir tartışmanın içinde pervasızca açıkladığım için şimdi makul cevabı nasıl vereceğimi bilemedim. "Geçenlerde konuşmuştuk," dediğimde Affan derin bir nefes aldı. "Yalın'da senin gibi anlamamış ama Ayaz'ı ne kadar sevdiğimi ve şimdi böyle babasına falan ver diyor. Olur canım, hemen vereyim."
"Ablanın kaybı nasıl oldu peki?"
"Yalın, böyle bir sohbetin yeri de zamanı da değil." Affan'ın ses tonundan yüzünü hayal edebildim.
Herhalde bana dokunur sanmıştı, beni daha da üzer. "Ayaz'ı doğururken kaybettik onu," dedim. "Ablam ile benim bir rahatsızlığımız vardı, bu rahatsızlık ameliyat olup doğum yapmamıza engeldi ama ablam Ayaz'ı doğurmak istedi; beklendiği gibi de... öldü."
Affan'a anlatmam bile zaman almışken şimdi kelimeler bir anda dudaklarımdan dökülmüştü. Gerçi bedenimin ne kadar çarpık olduğuna öyle iki çift cümleyle akıl sır erdiremezdi. "Sende mi?" dedi, kısıkça bir ses tonuyla. "Benim de dedin?"
Sadece, "Evet," dedim, o da anladı bir çocuk doğurmanın ölümüme bedel olacağını.
Oluşan sessizlikte nabzım hızlandı, pervasızlığım biraz utandırmaya başladı. Birazdan Yalın'ın çıktığını, kapı açıldığında anlayıp başımı salladım.
"Lalelerim solmuş mudur acaba?" dedim. Soldular tabi, hiç layığıyla bakamadım ki. Onlar bitki değil ama yine de... bakmam gerekirdi.
"İki günde solmamışlardır," dedi.
Elimden tutup oda içinde beni hareket ettirdi ve koltuk çekildi, bu koltukla her bir araya geldiğimde düşürdüğümüzü hatırlıyordum. Oturup beni kendisine çektiğinde, dizine yerleşmiş oldum ve neden beni bu kadar yakınına çektiğini anlamadım. Çekmecesini açtıktan sonra birkaç ufak ses kulağıma ilişti.
Sonra bileğimdeki yumuşak hareketi hissedince elimi tekrar kavradığını düşündüm. Birkaç dakika elimi hiç bırakmayıp hatta havaya doğru kaldırdı, kolumun yükseldiğinden çıkardığım kadarıyla. Elimi incelediğini hissediyordum, üstelik uzun uzun.
Ben de haliyle, "N'apıyorsun?" diye sordum.
"Hissediyor musun yoksa?"
"Hayır da... kolumu falan kaldırıyorsun, anladım tabi elime baktığını."
Elimi indirdi. "Krem sürdüm, bir süre yüzüne dokunma olur mu?"
"Krem mi? Ne için?"
"Kollarına da sürmüştüm sen uyurken, etrafa çok vurmuşsun." Yutkunarak kolumu tüy hafifliğinde okşadı, ben de bir şey diyemedim. Yalnız teşekkür etmek istedim. Sana çok teşekkür ederim Affan, sen iyi ki varsın.
"Arayan soran var mı?" dedim, ailesi ne durumdaydı ve benden ümidi kesmişler miydi artık?
"Bir güvenlik şirketi ile konuştum, avukatım ve de banka memuru ile."
"Hımm." Tamam iyi, kötü bir haber yoktu. Rauf'un telefonlarını da açmayacaktı, böylelikle korktuklarım gerçekleşmeyecekti. Aslında çok korkuyordum ama bu kadar basit olabilir değil mi? "Bu kadar insanla niye konuşuyorsun?"
"Geçmişimden habersiz olduğum için sürekli tedbirli davranıyorum. Hakkımda açılan bir dava, suç duyurusu oluyor mu, bir sabıka dosyam açılmış mı... bir sürüsüne şey canım."
Doğru, insan kendini merak ederdi.
"Bir sabıka dosyan var mıymış peki?"
"Hayır."
"Peki avukatın genç birisi mi?" Şüphe çekmeden sırasıyla sormam lazımdı.
"Sayılır."
"Hoş birisi mi?"
"Adama alıcı gözle bakmadım." Bana istediğimi gönlünden kopar gibi vermişti.
"Göz deme, sinirlerim bozuluyor... Neyse tamam. Biraz uyumak ister misin? Yalın çok haklı, gidip dinlen hadi..." kucağından kalkmak istedim, onu rahat bırakmak istedim.
Beni belimden sabitleyince kalçam kotuna yavaşça sürtündü ve bu temasla kasıldım. "Ben iyiyim Lal."
"Geçtiğimiz günlerde aramızda bir konuşma geçmişti. Bana... beni rüyalarında gördüğünü söyledin, uyuyamama sebebin ben miyim?"
"Hayatımın bazı dönemlerinde uyku problemleri yaşadım, seninle alakası yok."
"Yaa, neden yaşıyorsun bu durumu?"
Beni ansızın gözümün kenarından öpüp konuşmaya öyle devam etti.
Göz kapaklarımdaki acıyı yok sayıyordum ki o kısacık delilik anına çekilip kendime acımayayım.
"İlk kez orta okul zamanında olmuş, ya da ilk okul muydu... Çocukken işte. İlk o zaman uyku problemi yaşamışım, annem sonradan bahsetti. Güya neymiş, odada karartı görüyormuşum, sürekli uykumdan uyanıyormuşum, ışıkları açık bırakmak istiyormuşum..." oha ya, Affan'da mı karabasan görüyordu? "Psikoloğa kadar varmış bu işin sonu, ancak öyle geçmiş."
"Kâbus mu görüyordun yoksa?" Affan'ı hiç küçük hayal etmemiştim, bunu şimdi ilk kez yapınca gülümsedim. "Hiç neşeli bir çocuk değildin değil mi Affan?"
"Kâbus görüp görmediğimi hatırlayamıyorum," dedi ve bir anda beni göz kapağımdan tekrar öptü. "Bir daha gözlerine dokunma," diyerek konuyu değiştirince aslında kafasının orada olduğunu anladım. "Peri yeşili gözlerini çok seviyorum."
"Hı peri periyim ben değil mi, kulaklarıma baksana sen..."
Keyifsizce güldü.
Yarım dakika kadar susup gülüşüne eğildim, yakından dinledim.
"Peki sonra tekrar ne zaman uykusuzluk problemi yaşamışsın?" diye merakımı belli ettim.
"İki yıl kadar olmuş galiba, tekrar uykusuz bir dönemden geçtiğim için Yalın bahsetti."
"Onun sebebi neymiş acaba," dedim.
"Ve işte şimdi de yaşıyorum bu uyku problemini."
"Üçünün de ortak bir noktası olabilir," diyerek akılcı davrandım ve sonra ona eğildim, nefesini hissedene kadar yaklaştım. "Belki sen de hayaletlere inanıyorsun!"
Kısa gülüş atıp çenemden tuttuğu gibi beni dudaklarının üstüne çekti. Hafif sert bir sesle de, "Ben asla hayaletlere inanmam," dedi. Bu kadar yaklaşmışken dudağını dudağıma bastırıp özlem dolu, rahatlamış bir ses çıkardı.
"Anne?"
Ayaz'ın sesini açık kapıdan duyunca Affan dudaklarım arasına ofladı ve ben uzaklaşırken yardımcı oldu. Ayaz'ın sesine ilerlerken, Affan birkaç adım arkamda kaldı. "N'oldu?" diye sordum Ayaz, sık sık bu kata çıkmazdı.
"Kek yiyeceğim."
"Ee, git ye," dedim küskün bir şekilde.
"Yalın mutfağa böcek koymuş, giremem." Yalın'ın onu kandırdığına emindim.
Ona elimi uzattım. "Beni götür koyalım."
O sırada Zeus'un havlamasını duyduk ve Ayaz huysuz ses çıkarıp, "Yine geldi ya," dedi, beni almadan arkasını dönüp koşmaya başladı. "Git başımdan aptal!"
Zeus havlayarak peşinden koştuğunda ikisini baş başa bırakmamak için aşağıya inmek istedim. Öyle kolay olmayacağı için adımlarıma dikkat edecektim ama Affan hemen gelip dakikalarca sürecek zahmetimden kurtardı beni. Mutfağa geçtiğimizde Zeus hâlâ havlıyordu. Yalın'da Ayaz'ın koşturmasına sesli gülüyordu.
Affan Ayaz için bir tabağa yaptığımız tatlıdan çıkarıp onu çağırdı, uğurlamadan önce, "Koltuğa dökme, masada ye," dedi.
Yalnız kaldığımızda tabak, çatal seslerini duydum. Kekle ya da Ayaz'la ilgilenirken onu görmeyi çok isterdim, üstünde ne olduğunu ya da yüzünün halini de merak içindeydim. Birazdan bileklerim tutulduğunda hemen yanımda olduğunu anladım. Çenemi hafifçe tutup, "Ağzını aç," dediğinde, "Ben yerim," dedim.
"Neden?"
"Yemeğimi yiyebilirim ben, böyle külfet oluyorum, kendime de dert oluyorum..."
"Bu mu bana külfet? Muğla'da arabada eve giderken sana ne demiştim hatırlıyor musun?"
Hafızamı hiç yormadan hatırladım ve ağzımı açtığımda bir lokma tatlı ağzıma girdi. Yoğun meyve ıslak, yumuşak kek hamurunu tadıp, "Çok güzel olmuş," dedim. Sonra çok içimde kaldı söylediğim, ne gereği vardı ki söylüyordum. "İşte, normal tatlı."
Sen de tadına bak diyeceğim ama işte...
"Lal?"
"Hımm?"
"Böğürtlenin tadını alıyorum."
Hemen anlayamadım, hatta bunun bana yöneltilen bir soru olduğunu da düşündüm ama tezgâhta sürtünen tabakla birlikte yutkunma seslerini duyunca onun tatlıyı yediğini çıkardım. "Affan, ne diyorsun?"
"Kekin tadını da alıyorum."
Hakikat bana çarpınca dudaklarım titredi.
Affan heyecanlı bir sesle, "Tat alıyorum," dediğinde kalbim daha hızlı attı ve bir anda ensemden çekildim. Dudaklarım sertçe dudaklarına çarpıp ağzının sıcaklığıyla birleştiğinde Affan'ın derinden inlemesini duydum ve benimle öpüşüp dilini dudaklarım arasına kattı. Aceleci şekilde, nefes almadan beni öperken birbirinden heyecanlı, boğuk sesler çıkardı.
"Affan," dedim, dudaklarımı bir anlığına çekip. "Beni değil, keki tatsana..."
"Hayır, sen," dedi ihtiyaç dolu sesle.
Dudaklarıma doğru soluk alıp dudak kenarımı yaladı ve çenemden kaldırıp bir daha öpüşme başlattığında, onun çok şaşkın olduğunu anladım. Bu anda yüzünü görememek büyük yoksunluk hissettirdi ve Affan dudaklarıma doğru gülümsedi. "Lal... Lal kokunu da alabilecek miyim?" Bir anda burnunu yanağıma sürttü, boynuma kadar inip heyecanla nefes aldı. Birkaç saniye bekledi. "Hayır, onu alamıyorum ama... ağzındaki tüm meyve tadını hissediyorum."
"Birdenbire mi oldu? Şimdi?"
"Birdenbire, şimdi..."
Beni yeniden öpmeye başlarken yüzümü kavradı, başımı yana eğilip dilinin ucuyla tüm dudaklarımı, ağız kenarımı ıslattı. Tat alabildiği için dilini bu kadar çok kullandığını anladım ve yerdeki ayaklarım heyecan ile yoğunluktan kayarken, içeride yürüme sesi duydum. "Affan," diyerek onu itmeye çalıştım.
Hiç etkilenmeden beni ada tezgâhı ile arasına sıkıştırdı.
"Hey!" dedi Yalın.
Kafamı geriye çektim ama Affan'ın başı da benimle hareket edip dudaklarımın etrafında gezinirken, istemsizce gülmeye başladım. O kadar garip bir histi ki, onun için nasıl; hayal edemedim.
"Lan!" dedi bu kez Yalın.
Affan yüzümün yanını okşayıp soluk soluğa dudaklarını yanağıma, çeneme kaydırmaya başladığında, gülümsemem kıkırdamaya dönüştü ve sonra Yalın söylenerek uzaklaştı.
"Affan," dedim yavaşlaması için.
Cevap bile vermeden dudağımdan bir tane daha öpüp dudaklarını çenemde, yanaklarımda dolaştırıp şakağımdaki köşelerden bile öptü. Burnumun çizgisini dudaklarıyla okşayıp saç diplerime kadar indi ve bir daha koku almaya çalıştı, o duyusu hâlâ gelmemişti ama tat alabildiği kesindi. Bana sarılıp dudaklarını son kez dudağıma bastırdı ve nefes bile almadan durdu. "Seni koklamak da istiyorum artık."
Hiç elimde olmayan bir şeydi istediği, keşke çaresini ben bulabilseydim. Onu derinden ve defalarca kokladıktan sonra bu arzusunun gereksizce olduğunu söyleyemezdim; nasıl hissettirdiğini ben biliyordum.
Affan'ın uzaklaşması çok uzun sürdü, tenimdeki her sıcaklığı son saydım ama hep bir yenisi geldi; tıpkı lalelerin arasında öpüştüğümüzde olduğu gibi.
O vakitten sonra Affan'ın sürekli bir şeyler yemesini istedim, kolundan tutup mutfaktan çıkmasına engel oldum. Tatlıyı beraber yedik ve sonra tadını özlediği her şeyi denemesini istedim, o ise bu duyusunu yalnız bir şey için kazanmış gibi davranıyordu; beni öpmenin tadını almak için.
Yine de bir şeyler yedi. Ben de çok mutlu oldum.
"En çok neyi özlemişsin?" diye de sordum.
"Biliyorsun," dedi o da.
"Ama hayır beni değil," dedim. Beni nasıl özleyebilirdi ki? Tat duyusu varken beni hiç öpmemişti. "En çok neyin tadını özlemişsin?"
"Lal..."
"Affan?"
"Su," dedi. "Kana kana su içmeyi özlemişim."
Yoksa aylardır susuyor ama susuzluğu bu yüzden hiç geçmiyor muydu? Üzüldüm, o kadar üzüldüm ki kendi halimi unuttum.
Gece karanlığının çöktüğünü anladığımda biraz hava almak için verandadaydım ve karanlığa güçlükle sabrederken, Ayaz yanımda, bana yıldızlardan söz ediyordu. Ben istememiştim Ayaz'dan yıldızları ve ayı anlatmasını, o başlamıştı. Zaten ondan bir şey istemeyecektim. Affan birkaç arama için uzaklaşmıştı, evden çıkmadan Rauf ve şu adamla ilgileniyordu. Ciddiye almasına seviniyordum, o iki adam bir şekilde hayatımızdan çıkacaktı; o ve ben de mutlu olacaktık. Zaten yaz da geliyordu ama Bursa'da hâlâ kar yağıyordu.
Ayaz, konuşmanın ortasında durup, "Yüzüğünü neden çıkardın?" dediğinde, ellerimi yüzümde dolaştırıyor, bir umut ben de ellerimi hissederim sanıyordum. Ama benim hissim hiç gelmeyecekti.
"Ne yüzüğü?" diye sordum.
Ayaz'ın bana yaklaştığını hissettim, kulağıma nefesi süzüldü ve bana doğru fısıldayarak, "Affan'ın parmağına taktığı yüzüğü," dedi. "Senin olmadı mı, onu neden çıkardın?"
DEVVAM EDECEK.
Sonraki bölüm ciddi anlamda kitapta büyük bir kopuşun başlangıcı olacak, ondan sonraki virajın önünü alacağımızı da zannetmiyorum. Bir sonraki bölüme kadar kendinize çok iyi bakın aşklarım. 🫶🏻
Bölümün en sevdiğiniz sahnesi ne oldu?
Bölümden ayrılmadan önce yıldıza dokunup oylarınızı bırakır mısınız?
Yorumlar yükleniyor...