35: SEVGİSİZ.
Merhaba canımın içleriii.
Yorumlarınızıı görmek istiyorum, iyii okumalar. 🖤

35: SEVGİSİZ.
O zehri yuttum. İyi birisiyken yaptığım kötülüğün zehrini. Hiç tadı yoktu ama ruhumu ağrıttı.
Zehrin etkisinde kim kalmaz ki? Tesir edip vücudumda dolaşması, acısızca damarlarımda seyretmesi ama bir panzehir dokunmuşçasına vücudumu terk etmesinin ardından gelen o farkındalığın acısı... Ne kadar denersem deneyeyim, hayal ettiğimdeki gibi olmuyordu. Kendime kötü bir şey yapmadığımı söyleyerek aynaya gülümsüyordum ama hepsi delice akan gözyaşlarıyla neticeleniyordu.
Mutlu olacaktım ama... Affan'ın acısı ne zaman geçecekti ki mutlu olacaktım?
Dünden beri bedenim ruhumu gezdiriyordu, zihnim ise Doğa'nın ölümünden bile öncesinde, o gecede duruyordu. Düşünmeden, ancak bedenim insani alışkanlıklarıma uyarak yapması gerekenleri yaptığında nerede, nasıl olduğumu fark ediyordum.
Bir süredir de aynanın karşısındaymışım.
Ellerimle yanak kaslarımı hareket ettirip bir daha gülümsemeyi denedim ama gözlerimdeki hüzün her şeyi mahvedince ellerimi suratıma çarptım.
"Anne?"
Tokat sesi banyoda yankılanırken irkilerek kapıya döndüm. Kalbim çok hızlı çarptı. "Ayaz?"
"Ne zaman çıkacaksın?"
"Çıkacağım, bekle, kimseye söyleme." Yanak üstümdeki pembeliğe bakıp ellerimi sulandırdım musluğun altında. Alnımı, dudaklarımı ıslatıp çıkarken kapıyı kilitlediğimi fark ettim.
Dışarıya adım atınca Ayaz bana elindeki giysiyi gösterdi. "Bunu giyeceğim."
Yatağa ayırdığım kıyafetine ve ardından elindekine bakıp, "O olmaz," dedim. Ellerimi yüzümden geçirip sırasıyla n'apacağıma odaklandım. "Siyah giyinmelisin."
"Niye?"
"Cenazede siyah giyilir."
"Bu tişört, dışarıda kar var, üşürüm."
Bağladığım saçlarımdan kalan birkaç tutamı kulak arkası yapıp, "Ceketini alacağız," dedim. "Seni böyle dışarıya çıkarır üşütür müyüm, kötü birisi miyim ben Ayaz?"
Yüzümden hemen çekmedi gözlerini. Ne dese bilememiş gibi elindeki giysiyi dolaba geri koyup tişörtünü giyindi, altında da zaten siyah pantolon vardı. Banyoya geçip saçlarını düzeltmek için fırçamı kullandı ve yanıma dönerken, "Ben arabada kalmayacak mıydım?" dedi. "Onu giysem n'olurdu?"
"Affan görecek ama seni. Siyah giymen lazım, karşısına öyle çıkman gerekir."
Kıyafetlerime bir daha göz değdirdim. Siyah boğazlı kazak ile pantolon giyinmiştim.
Affan'dan söz ediyordum, dünden beri hiç konuşmamış olsak da.
Olanları düşünürken gözlerimi yumdum. Affan ve doktorun haberinden sonra Güven Koral fenalaşmış, Rauf kabul edemeyip Doğa'nın odasından çıkamamış, aynı şekilde onu da çıkarmamıştı. Hakaretleri, küfürlerini az çok hatırlıyordum. Doktorlar Güven Koral'ı bir odaya alarak sakinleştirici yaparken, üç güvenlik görevlisi Rauf'u güçlükle hastaneden çıkarmıştı. Haykırıp ağlıyor, dehşet saçıyordu.
O acı sırasında bile beni unutmamıştı. Göz göze gelmiştik.
Affan ise...
Gözlerim açılırken ağzımdan hıçkırık kaçtı. Dünden beri sadece hareket ediyordu. Odadan çıkarken, doktorları dinlerken, Doğa'nın ölü vücudu sedye ile giderken ve kendisi arkasından takip ederken sadece hareket ediyordu. Oturup saatlerce duvara baktığındaki, sustuğundaki, dışarıya çıkıp arabaya bindiğindeki, odasına geçtiğindeki gibi yalnızca hareket ediyordu. Hiç konuşmuyordu. Bana bakmıyordu.
Ben nasıl teselli edeceğimi bilmiyordum, Doğa'nın ölmesini bu kadar istedikten sonra nasıl yapacaktım?
Yalın, biz hastanedeyken arayıp hiç cevap bulamadığında bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştı ve eve geldiğimizde bizi görmek ona kaybın haberini vermişti. Hayır diyerek inkâr edişi, ardından gözyaşlarına boğulması bir dakika sürmemişti.
Doktor dün, meftunu yarın alabilirsiniz, dediğinde anladım bugün cenaze töreni olacağını.
"Sen neden hiç konuşmuyorsun? Yalın'da konuşmuyor benimle, gittim yanına, in dedi aşağıya..."
"Gittin demek? Affan'ı da gördün mü? Beraberler miydi?"
Umarım Yalın onunladır, zaten başka yerde olmazdı ki. Affan benden bir teselli aradığının işaretini vermemişti, ben de doğrudan, sanki Doğa ile hiç çatışmamışız, o gece Doğa'nın ölmesini dilememişin gibi ona nasıl yardım edeceğimi bilmiyordum.
"O yanına gelmiyor mu? Sen gitsene anne."
"Gidip ne diyeceğim Ayaz? Üzgün olduğumu mu? Yüzsüzlüğümden de mi utanmayacağım?"
Yaklaşıp tişörtünün uçlarını pantolonunun içine soktum ve elini tutup odadan çıktığımda kapıyı arkamızdan kapadım. Evdeki ölüm sessizliğini manidar bularak, "Bugün Yalın ve Affan'la konuşma, oldukça sessiz ol," dedim. "Çok mutsuz ve ne denir... çok stresliler, her şeyi yanlış anlayabilirler."
Ayaz, "Kardeşini bir daha görmeyeceği için mi mutsuz?" diye sordu.
"Sadece bunun için değil. Hiçbir şey yapamadığı için. Beni seçtiği için. Ailesi... daha da parçalandığı için."
O kadar çok şey için ki, sıralamaya devam ederken susmayacakmışım gibi geldi. Salonun ortasında hareketsizce durup elinden tutmam bir müddet sonra Ayaz'a manasız geldi ve karnıma dokundu. "Yalın'da benimle oyun oynamayacaksa sıkılırım ben burada. Bizi istemiyorlarsa gidelim. Zaten okula dönmem lazım, bir sürü şey öğrenmeliymişim..."
Bilmiyorum n'olacak, bize n'olacak Ayaz.
Hayalet kadar gürültüsüzce mutfağa geçip dolap açtım, onu bir süre tok tutması için muz ile birkaç kaşık fıstık ezmesi yedirdim. Suyunu verirken gözüm vazodaki lalelere çarptı, renkleri koyulaşmış, yaprakları düşmüştü. Yenileri gelmiyordu.
"Geliyorlar anneciğim."
Atışıyla kalbim, göğsümü yardığında arkamı dönüp çıktım. Holde sessizce yürüyüp de başımı kaldırınca salona geçtiklerini gördüm. Bir yere hazırlandığında üzerinden yükselen parfüm kokusu yoktu. Salona arkalarından girdiğimde ikisinin de siyah gömlek ile kumaş pantolon giyindiğini gördüm.
Affan beni hissederek arkasına baktı.
O akşam ruhsuz olduğunu söylememeliydim, bir ruhun tabii ki var. Kalpsiz de dememeliydim, onu bana verdiğini söylemiştin. Kardeşinin ölmesini istediğimi itiraf etmemeliydim, kardeşin her fırsatta benim ölmemi istese bile.
Gözlerindeki o üzgün bakış kalbime ne yaptıysa, konuşamadım. Birbirimize uzaktan baktık, sonra o bana, "Ben dönene kadar koruma veranda da olacak," dedi.
"Ben de geleceğim," diye haber verdim.
Gözlerinin kenarları kıpkırmızı, sesi de kısılmıştı. Yoksa... ağladı mı? Ağlamış mıydı?
"Bugün olmaz."
Aynı evin içindeydik de dünden beri görmediğimden onu özlemiştim. "Senin yanında olmak istiyorum, olamaz mıyım?"
Yalın Affan'ın sağ tarafından, "Orada bulunamazsın," dedi. "Yeri değil Lal."
"Lütfen," dedim sevgilimin gözleri içine bakıp. "Birine ihtiyacın olacak, yanında birini isteyeceksin..." en azından on yedi yaşındaki ben Ayperi'yi kaybettiğinde böyle hissetmişti.
"Gözlerin nasıl?"
O böyle söyleyince, kör kaldığım o zamanın üzerinden bile haftalar geçmiş gibi geldi. "İyi, temiz görüyorum."
Kıyafetlerime kısaca bakıp siyahlara büründüğümü görünce, "Başını kapatabileceğin bir şey var mı?" diye sordu.
"Nasıl?"
Yalın, "Cenazelerde başı örtmek daha münasip olur," dedi.
Cenaze kültürüyle ilgili bildiğim tek şey en koyu rengin giyildiğiydi; annemin az sayıda insanın katıldığı cenazesinde böyle olmuştu. Kendime gereksiz bir öfke duyarak, "Yok!" dedim. Götürmeyecekler miydi bu yüzden? "Beremi örterim."
"İyi," dedi Affan.
Yerimden fırlayıp odaya girdim, beremi en son ne zaman kullandığımı hatırlamıyordum; dakikalar geçip bulamadıkça ağlayasım geldi. Neyse ki siyah berem elime geldi ve çıkınca onları verandada buldum. Ayaz'ı mutfaktan aldım, hâlâ fıstık ezmesi yiyordu.
Dış kapıda göründüğümüzde, "O da mı gelecek?" dedi Affan.
Ayaz'ın başımı karnıma doğru bastırdım. "Yalnız kalamaz ya."
Öyle boş boş bakıp bir şey demeden durunca Yalın elini koluna koyup, "İyi misin?" diye sorma gereği duydu.
Sorusu havada kaldı, bunun üzerine Yalın elini kaydırıp yavaşça elindeki anahtarı aldı. "Aracı ben kullanayım, olur mu?" Yalın'ın sesi boğuk, her an çatlayacak gibiydi.
Affan'ın omzuna bir daha temas ederek yürümesi için teşvik ettiğinde biz de kapıdan çıktık. Üstündeki anahtarı alıp arkalarından yavaşça gittim. Onlar yerleşirken gözlerim sürekli olarak Affan'daydı, o ise kendisini tanıdığım en tepkisiz halindeydi.
Ya da şok halinde.
Arka koltuklara oturduğumuzda Ayaz'ı adeta göğsüme doğru sakladım, görünmez kılmaya çalıştım. Ben tedirgin oluyordum, aslında Affan ile Yalın'ın onu görecek hali yoktu ama elimde değildi. Aracın kaza yaptığı yerden geçerken her ikisi de camdan dışarıya baktılar.
Senin suçun yok ki Lal. O senin üzerine sürerken kaza yaptı. Sen sürmedin o arabayı, aksine o seni öldürmek istedi.
Aslında biliyordum. Doğa'nın ölümü Affan için Duru ile aynı anlamı ifade etmezdi ama acaba o an Affan'ın duygusal birisi olmayışına kanıp öyle mi düşündüm? Bu yüzden mi yardımım dokunmadı?
Ama... bacakları bile sıkışmıştı, zaten çıkaramazdım.
Neden rahat değilim o halde, neden içim böyle sıkılıyor?
Yol boyunca bakışlarımı Affan'ın üzerinden çekemedim. O kadar sessiz ve ikisi de o kadar uzak hissettiriyordu ki, tanıştığımız ilk günlerden birisini yaşıyormuşuz gibi geldi. O günleri istemiyordum, bana yakınlıklarını seviyordum. Birbirleriyle de konuşmuyorlardı, Affan'a dikiz aynasından baksam da bir kez bile göz göze gelmemiştik.
Acaba diye düşünüyordum içimden. Ölmeden önce söyleme fırsatı oldu mu? Affan bir şeyleri yanlış anladı mı? Açıklamam gerekir mi?
İstanbul'a ulaşmamız zaman alacaktı, bu sessizlikte katlanmak çok güç oldu. Şehre girişimizi tabelalardan takip ettim, bir müddet sonra da mezarlığa yaklaştık. Dar yolun iki tarafında da çoğunluğu siyah arabalar birikmişti, insanlar gelmişti.
Arabayı durdurunca kimse kolay kolay hareket etmedi. Ayaz çekilip camdan dışarıya bakarken, "Arabalar ne kadar güzel," dedi. Kafasını ön koltuklara çevirdi. "Ama seninki daha güzel Affan."
Başını okşadım. "O kadar seviyorsan biz dönene kadar arabada kal olur mu?"
Ayaz'ı bugün Güven Koral'ın karşısına çıkaramazdım.
"Teyzem bu mezarlıkta mı?"
"Hayır canım, o Rusya'da. Çok soğukta mezarı."
Arabayı dolduran fısıltılarımızı sonlandırdık. Yalın'ın koltukta hafif dönüşünü görünce heyecanla Affan'a baktım. Arkadaşına, "Nasılsın?" diye sordu. "Biraz su içsen iyi olur." Torpidodaki su şişesini ona uzattı.
Affan önüne eğilip ellerini yüzüne kapattı. "Babam beni burada istemiyor."
Yalın boğuk bir sesle, "O şimdi kendisinde değil," dedi. "İçten içe yıllardır Doğa'nın ölümünü sessizce bekliyorduk ama bu şekilde olması... demek istediğim, hâlâ şokta, aldırma tamam mı?"
Aslında ben de Ayaz'la araçta kalmayı düşünmüştüm ama bunları duyduktan sonra yapamazdım, Affan'ı yalnız bırakmak istemiyordum. O kendisine hiçbir şey demeyince Yalın üstüne gitmedi, Affan hareket edene kadar çıkmadı.
Affan doğrulup kapıyı açınca da ben de Ayaz'ı bırakarak indim, Yalın omzu üstünden kararsızca bana bakarken bir şey demelerinden endişe edip hızlıca koşup Affan'ın elinden tuttum. Parmaklarımı, bırakmasından korkarak sıkıca parmakları arasından geçirdiğimde çenesini kaldırıp gözlerime baktı. "Seni yalnız bırakmak istemiyorum," diye fısıldadım.
Acı çeken bir adama nasıl yardım ederim, bilmiyordum.
Hayatımda tanıdığım erkeklerin zaten hep acı çekmesini istemiştim.
Ağırca yutkunup parmaklarını göz pınarlarına bastırdı ve ellerimizi indirince razı olduğunu anladım. Yalın kapıları kilitleyip Affan'ın diğer tarafından yürürken, bakışlarım ilerimde dolaştı. Siyah kıyafetli insanlar yokuşu çıkıyor, sessizce konuşuyordu. Biraz arkasında kalarak mezarın olduğu yere ulaştığımızda, zaten insanların neredeyse yığıldığını gördüm.
Mezar kazılıyordu, tabut hemen yanındaydı.
Tabutu görmek onun öldüğünü resmileştirmiş gibi, beni irkiltip çok korkuttu. Yüzümü bir an için Affan'ın omzuma gömüp onu sıkıca tuttum.
"Tabutu neden ben gelmeden indirdiler?" dedi Affan, şaşırmış ve kızmış gibi.
Yalın ona eğildi. "Üzülme. Gel, yakına geçelim."
Kalabalığı aşıp iyice yaklaştığımızda kazılan mezar içine bakıp titrekçe soluk aldım. Birkaç kişi, sanırım ki mezar görevlileri kazma kürekle orayı boşaltıyordu. İmam olduğunu kıyafetinden anladığım adam bekliyor, insanlar hüzünle bakıyordu. Başımı etrafta çevirdim ve tanıdık simalar bir bir gözüme çarptı.
Güven Koral oradaydı.
Üstünde bir siyah kabanla mezarın hemen başında, ayaktaydı. Çalışanı, sanki düşmesinden endişe ediyor gibi kolundan tutuyordu, diğer çalışanları da yakınındaydı. İnsanın bir günde yaşlanabileceğini gösterir gibi, hareket bile etmeden olanı izliyordu.
Affan ile yaklaştığında yürümeyi bıraktığım için arkada kaldım, yanımdaki yabancı insanların arasından baktım. Yalın ise Güven Koral'ın sol tarafına geçmiş, onun yanında dikilen orta yaşından büyük bir adamla konuşmaya başlamıştı. Babası olduğunu benzerliklerinden hemen anladım. Yalın kolundan kavramış, kızar gibi ona eğilmişti. O durumda bunun sebebini anlayamadım, sonra adamın biraz sarhoş olduğunu fark ettim. Hafifçe sallanıyordu, bu yüzden Yalın, Güven amcasına dönüp bir şeyler dediğinde adam başını salladı. Sonra arkasındaki adama -ki babasının çalışanına benziyordu- söyleyerek babasını uzaklaştırdı.
Sinirli sinirli arkasından baktı.
Kim cenazede sarhoş olurdu ki?
Yalın acaba... hiç sevmediği için mi eve dönmüyordu?
Yalın'a yakalanmadan gözlerimi kaçırdım, o sırada Güven Koral başını kaldırıp oğlu ile beni gördüğünde bile ifadesi değişmedi, boş bakışlarla yanında durmamızı izleyip tekrar başını mezara çevirdi.
Göz göze gelmekten sakınırken Elçin'le karşılaştım.
O diğer tarafta, yanında arkadaşlarıyla bana bakıyordu. Başında siyah bir şifon şal, üstünde dizleri altına uzanan kabanı vardı. Yüzü, gözleri kıpkızarıktı, çok da solgun görünüyordu. Ona fısıldayan bir arkadaşına dönene kadar bana bakmıştı.
"Meftunu alalım," dedi imam.
Mezar görevlileri tabutu açtığında, beyaz kefeni gördüm ve direkt Affan'a baktım. Nefes alışverişi dururken, çenesi hızlıca sertleşti. Göğsünün acele hareketinden kalp atışlarının hızlandığını anladım.
Sonra Yalın yaklaşıp Affan'ın koluna dokundu, böylelikle Affan'ın eli tekrardan elimden kayıp gitti. Neredeyse onu tutacaktım ama ne yapmakta olduğunu anladım. Doğa'nın kefene sarılı vücudunu alıp kazılan mezara koyarlarken, mezar görevlileri mezarın içinden onlara yardım etti.
Elçin ve arkadaşlarının ağlayışları gözüme çarptı.
Doğa'yı gerçekten kaybettiler.
Artık güvende miydim? Ama... Affan çok üzgündü, çok!
Onun bir an için mezara eğildiğini gördüm. Neredeyse Doğa'nın yüzünü açmayı deniyordu ki Yalın elini tuttuğunda n'aptığını fark etti. Yalın belinden tutarak kalkması için teşvik etti ve doğrulduklarında, mezarlığın üzeri toprakla örtüldü.
Gözlerimi kaldırırken kalabalığın diğer tarafındaki mezar taşını gördüm.
Duru Koral.
Onun mezarı Doğa'ya oranla ufaktı, üzerinde renkli çiçekler vardı. Temiz ve bakımlıydı.
Ailesinden geriye sadece babası kalmıştı.
Annesi, kardeşleri, hatta amcası ve tahmin ettiğim kadarıyla büyük dedeleri, anneleri...
Benim de senden başka kimsem yok Affan.
Tahmin ettiğimden daha mı çok acı çekiyordu?
Bir şey yapmalıydım. Bir şey yapmalıydım.
Neden kurtarmadım Doğa'yı? Neden?
Yanaklarıma damlalar düşerken Affan doğruldu. Elindeki toprağa bakakalırken, imam yükselmiş toprağa yaklaştı. Mezar taşı henüz beyaz ve temizdi. Yalın Affan'ı uzaklaştırdığında tekrar yanıma yaklaşmış oldu, onun az önce baktığı ellerini tuttuğumda da yeniden göz göze geldik. Hızlıca ellerini silip avucuna gömdüm avucumu.
Uzatıp diğer elinin tersiyle yanağımı sevdi.
İmam konuşmaya başladığında insanlar avuçlarını açtı. Affan'ın elini serbest bıraktım ve yanında onu taklit edip imamın okuduğu dualara eşlik ettim. Amin deyişlerine katıldım, imam sonra bir anda hakkınızı helal ediyor musunuz dediğinde sadece yüksek toprağa baktım.
Ben kötü bir şey mi yaptım Allah'ım?
Ama ezecekti beni, ben dayanamazdım, ölürdüm orada.
Bir an duraksadım, acaba bunu da öğrenmiş miydi? Ayaz'ın çocuğum olmadığını öğrenmişse, ne kadar acı çektiğimi de biliyor muydu? Bana acı çektirmek için mi yapmıştı?
Acı çekmemi istediyse bile ben üzülmeye devam edecektim, çünkü Affan üzülüyordu.
İmamın konuşması bittiğinde insanlar daha yakından baş sağlığı dilemek adına aileye yaklaşmaya başladı. Dua bittiği anda Affan'ın elini tekrar kaptım, elinin üstünü okşadım; sonuçta o elimi hissediyordu.
Omzunun arkasından, "İyi misin?" diye fısıldadım ona.
Babasına bakıyordu.
Birisi daha yanımıza yaklaştığında başımı çevirdim, Elçin'i gördüm. Diğer arkadaşları az önce ayrılmıştı, o ise kalan son insanlardan birisiydi. Güven Koral'a, "Çok üzgünüm Güven amca," dedi. "Doğa... bunu hak etmedi, keşke her şey başka türlü olabilseydi. Böyle elim bir kaza..."
Adam yalnızca başını sallayınca Elçin geri çekilip aynı sırada ama Güven Koral'dan mesafeli şekilde kenarda duran bize yaklaştı. Affan'ın hâlâ mezara baktığını görüp, "Başımız sağ olsun," dedi. "O kadar ani oldu ki ben hâlâ şaşkınım." Sona doğru sesi titreyince başını önüne eğdi.
Yalın ona doğru yaklaşıp omuzlarını iki taraftan yavaşça tuttuğunda göz göze geldiler. Yalın Doğa'ya Elçin'den daha yakındı ama bu acıyı paylaştıkları belliydi. "Senin de başın sağ olsun," dedi Elçin ona. "Çok üzgünüm, nasıl oldu bu, neden oldu Yalın? Biz kalbinin durmasından korkarken bu kaza..."
"Ben de çok üzgünüm," dedi Yalın, dağınıktı ses tonu. "Kendimi bu fikre alıştırmıştım ama..."
Galiba Elçin'de benimle aynı şeyi düşünmüştü. Yalın'ın Doğa ile ne kadar yakın olduğunu, kendisinden daha çok acı çektiğini. Bu yüzden o an üstünde durulmayacak bir şey yaptı, biraz yükselerek Yalın'a sıkı sarıldı.
Yalın'da sarılmasına karşılık verdi ve kalabalık mezarlığın çıkışında birikerek iyice uzaklaştı. Yalnız tanıdığım insanlar kaldı. Sarılmayı sonlandırdığında Elçin geri çekilip, "Bir şeye ihtiyacınız olursa beni arayın," dedi. "Herhangi bir şey için, hiç fark etmez, hemen gelirim."
Bunu her ikisine de söylemiş olsa da Affan söylenen her şeyi havada bıraktı, Yalın Elçin'e baş sallayarak onunla mezar çıkışına kadar yürüdü. Affan'la ben, babası ve korumalar kaldığımızda yüzüne yeniden baktım.
Hâlâ babasına bakıyordu.
Ne umuyordu?
Affan hiç de insanlardan bir şeyler uman türden bir insan değildir ama o an...
Babası nihayet kafasını mezarlıktan kaldırıp oğlu ile göz göze geldiğinde, Affan'ın vücudu da babasına tamamen döndü. Elini tuttuğum için ben de hemen yanındaydım, babası bana bakarken alaycılıkla dudak kıvırıp ardından Affan'la göz temasını tekrarladı. "Ne yüzle buraya geldin?"
Yalnızca Affan kalmıştı, çocuklarından geriye sadece Affan kalmıştı. Neden bunu yapıyordu? Çektiği acıyı anlayabileceğimi söyleyemezdim, hem eşinin hem çocuklarının acısıyla hayatı eziyete dönüşmüştü ama... onu hayatta tutabilecek tek kişi Affan olmaz mıydı?
"Bir kazaydı baba, yanıma geldiğini bilmiyordum bile."
"Kardeşini bu sona sürükledin. Korkuyla hareket etti, yapmayacağı şeylere kalkıştı, belki de oraya kadar... sana yalvarmak için geldi."
Beni yaralamak için gelmişti. Beni öldürmek için gelmemişse bile bunu yapmaya karar vermişti.
"Hayır," dedim, ansızın. Her ikisinin de gözleri bana çevrilince konuşmak zor geldi. "Telefonda beni tehdit etti, Ayaz'ın oğlum olmadığını öğrenmişti. O gece bunu ona söylemek için eve gelecekti ama..."
Bakış açımda bir gölge belirdiğinde kelimeler dilimde yuvarlandı ve bunun bana doğru kalkan tokat olduğunu görürken, Affan harekete geçti. Beni arkasına alıp babasının karşısına geçerken, elini aralarında kaldırarak, "Sakın baba," dedi can havliyle. Sanki o tokadı yemişim gibi yanağıma dokunurken, Güven Koral'ın eli havada titredi. "Beni biraz seviyorsan artık ona dokunma."
Güven Koral elini indirip başını salladı ve Affan tekrar öne çıkıp kendisine yaklaştığı an daha hızlı şekilde elini kaldırıp bir anda Affan'ın suratına tokat çarptı.
Sanırım bu hissi çok uzun yıllar önce, babam ablama vurduğunda hissetmiştim. Kalbinin en içinden sevdiğin birinin çaresiz, ansız şekilde canının yanması ama telafi etmek istesen de yapamaz oluşun...
Affan o kadar hazırlıksız yakalanmıştı ki, başı sol tarafına dönerken eli yanağını kapladı ve bakışları donduğunda ateş kadar yakıcı bir güçle harekete geçtim. Öne çıkıp Güven Koral'ı öfkeyle itecekken, iri eller beni kavrayıp uzaklaştırdı. Yalın endişeyle, "Dur," dedi bana. "Daha kötüleşecek, dur..."
Affan'a yaptığı haksızlık o kadar kızdırmıştı ki, hakaretten daha ağır sözcükler sarf etmek istiyordum. Onun beni korumaktan, insaniyet göstermekten başka ne suçu vardı? Herkes kaderini yaşıyordu, o da tüm ailesini kaybetmişti.
"Siz," dedim ama Yalın beni daha da çekip uzaklaştırdığında, ancak sinirle gözyaşı dökebildim. "Görmedin mi Yalın? Görmedin mi? Affan n'aptı ki? N'aptı? Neden çocuklarını ayırıyor!"
Affan yanağını ovuştururken başını yavaşça kaldırdı, babasının gözlerinin içine bakarak, "Kardeşimi kaybetmek bana ne kadar acı verirse versin, Lal o yaşasın diye hayatını sonlandıramazdı," dedi. "Lal kimse için kendini feda edemez, onun ne suçu var?"
"Ve sen onun için her şeyi feda edersin öyle mi?"
Bununla mutsuz olacaksa Affan feda etmeyi ondan öğrenmemişti belli ki. Birini sevmeyi de.
"Bugün bile tercihinden pişman olmadığını söyleyecek kadar soğukkanlısın." Tokat ile kızarttığı yanağına baktı. "Annen yok, kardeşlerin yok, artık bir baban da yok. Ne senin ne de benim bir ailemiz kalmadı. Bundan sonra karşıma çıkma."
Korumaların desteği ile ağır ağır yanımızdan geçip mezar çıkışına doğru yürüdüğünde, Affan elini yanağından indirdi ve başını omzu üstünden çevirip babasını gözleriyle takip etti. Bir an için gözbebekleri tıpkı hareketsiz bir robotun, oyuncağın gözleri gibi hissizleşti, sonra kaybın acısıyla koyulaştı.
"Sadece acı çektiği için böyle söyledi," dedi Yalın, derhal Affan'a yaklaşıp omuzlarından kavrarken. Onu sarsması gerektiğini düşünüp yaptı. "Biraz zaman geçsin, sana sımsıkı sarılacak, tutunabileceği sadece sen varsın Affan."
"Neden böyle birisiyim?" dedi Affan, kısıkça sesiyle. "Neden böyle birisiyim?"
Canım acıyarak iki adımı attım, kızarık yanağına parmak ucumu dokundurup çene çizgisine kadar yumuşakça okşadım. "Neden önüme geçiyorsun, neden müsaade ediyorsun?"
Takip ettiği yolu bıraktı ve benim gözlerime baktığında, nefes alışverişi açıldı. Sanki bana bakmak ona hayatta olduğunu hatırlattı. "Beni hiç affetmeyecek."
"Senin hiçbir suçun yok. Ben bile senden daha suçluyum."
"Hadi Affan," diyerek onu hareket ettirdi Yalın. "Gidelim canım, çok kötü oldun."
"Dua etmedim," dedi Affan.
"Ettik ya," dedi Yalın, kuru şekilde gülümseyerek. "Hakkını da helal ettin, hadi gidelim."
Başını çevirip yan yana duran kız kardeşlerine bakarken acaba ne düşünüyor, çok merak ettim. Duru'nun bebekliğinden başka şeyi hatırlayamazdı ama ya Doğa ile yeniden yaşayamayacağı bir anıyı düşünüyorsa?
Onu çok özler miydi?
Ben n'apacağım, nasıl yardım edeceğim.
Elini tuttum ve hissetmesi kaçınılmaz olunca boğazındaki kavis hareketlendi, tekrar önüne dönüp bizimle yürümeye başladı. Yolu yarılayana kadar ileriye baktım ve son kez mezarlığa.
Tekrar önüme dönecekken bir gölgeyle karşılaştım ve Rauf'un ağacın kenarındaki bedenini, bana bakan gözlerini görünce kaskatı oldum. Yerdeki toprak beni ayaklarımdan çekerken kulaklarımda kalbim gümledi.
Yalnızca bana bakıyordu.
"Lal?"
Ağzımda belli belirsiz bir kelime çevirerek önüme döndüm, ikisinin de yavaşlayıp bana döndüğünü görünce elimi kaldırarak ağacı işaret ettim ve bakıp tekrar anlamayarak bana döndüklerinde, ağacı kontrol ettim.
Gitmişti.
"Rauf oradaydı."
Affan'ın kaşları çatılırken Yalın kafasını sağa, sola eğerek baktı ve sonra, "Emin misin?" dedi.
"Evet, tam gözlerime bakıyordu." Hem de insandan başka bir yaratıkmışçasına, kin içinde.
Yalın Affan'ın hareketliliğini sezip omzundan itti. "Buradaysa da boş verin, sonra bakarsın onun çaresine. Şimdi kendine bu eziyeti etme."
Affan görmek için dikkatle baksa da Rauf bir daha görünmedi, bu kadar hızlı hareket edebilir miydi?
Yalın'a katılarak, "Çok doğru söylüyor," dedim. "Gidelim canım."
Mezar çıkışında kalan tek araba bizimkiydi. Güven Koral'da ayrılmıştı. Affan binmeden arabanın kaputuna yaslanıp birkaç dakika duraksadı, gömleğinin yakasını genişleterek mezarlığa uzaktan baktı.
Açmak üzere olduğum arka kapıda dikilip, "Ceketini vereyim mi?" dedim. Mezarlığa da ceketini almadan gitmişti. "Çok üşüdün. Hasta olacaksın."
"Duru'ya dua etmedim," diyerek doğruldu. "Gidip edeyim."
Ben bir şey demeden, Yalın'da tutamadan ilerledi. Bunu gidebilmek adına gerekçe olması için mi yoksa kardeşleriyle yalnız kalmak için mi istemişti, o an emin değildim.
Yalın benim gibi arkasından bakarken, "Duru başkaydı, bu çok başka," dedi. Ellerini yüzünden geçirdi. "Affan'ı suçluyor ama hepsi Güven amcanın suçu. Doğa'ya senin bir umut olduğunu o kadar aşıladı ki, Affan seni korumaya başlayınca korkup çıldırdı, dengesizleşti."
Camın iç tarafından yaklaşıp bana dil çıkaran Ayaz'a karşı burukça gülümseyip sisin üstüne bir kalp çizdim.
"Çok üzüldü Affan, çok. N'apacağım ben, n'apacağım? Bir şeyler düşünmem lazım, hemen olmaz ama yine mutlu etmem lazım onu..."
Görmek için bana döndü. "İyi geleceksin ama hemen olmaz. Yalnız Doğa değil... şu an ailesi kalmadı."
Hemen, "Sen ve ben varız," dedim. Sonra omuzlarım düştü. Dudak bükerek kalbimi iç taraftan karalayan Ayaz'a baktım. Hafifçe yana kayıp ön camda, Affan'ın oturduğu tarafa da bir kalp çizdim.
Affan, biz sessizleştikten biraz sonra döndü. Elleri cebindeydi arabaya binene dek. Yola çıktığımızda Yalın arabayı uzaklaştırdı, şehre karışana kadar da kimseden ses çıkmadı. Ayaz yanımda kıpırdanıp durdu ve sonra da, "Hayalet gördün mü anne?" dedi.
Bacağını hafifçe sıkınca yerinden sıçrayıp, "Acıttın anne!" diye bağırdı. "Hani mezarlıktan korkuyordun hayaletler var diye?"
Affan biliyordu ama Yalın dikiz aynasından bakınca kızardım. Ama kendimi savunacak ferim yoktu, ben Affan'ın camdaki yansımasını izledim.
"Hayalet diye bir şey yok Ayaz."
"Ölünün olduğu yerde hayalet de olurmuş ama."
"Seni korkutmak için söylemiştir."
Ayaz bana döndüğünde parmağımı dudağıma koyup susmasını işaret ettim, bana gözlerini devirerek ofladı ve diğer cama kayıp şarkı dinlemeye başladı. Sesini sadece o duyana kadar kıstım.
Yalın birkaç dakika sonra, "Evde bir şey yemiyorsun," dedi Affan'a. "Belki dışarıda biraz miden alır, bir yere oturalım mı?"
"Yok," dedi yalnızca.
"Ben yerim."
Ayaz'ın seslenişi araçta anlaşılabilir bir sessizlik oluşturdu. Sonra Yalın ona, "Neden hiç doymuyorsun?" dedi.
"Yemeyeyim mi?"
"Evde yersin."
Ayaz bundan memnun kalmasa da yüz ifademi görüp susması gerektiğini anladı. Başımı hafifçe eğip boynumu uzattım, Affan'ı görmeye çalıştım ama yüzü tamamen cama çevriliydi. Beni hiç görmüyordu.
Başımı tekrar camdan dışarıya çevirdim ve anında koltuğa yapışıp gözlerimi büyüttüm.
Bir an için yol kenarında Rauf'u görmüştüm. Bizi mi takip ediyordu?
Camı indirerek başımı dışarıya uzattım, yolun arkada kalan kısmına baktım ama onu göremiyordum. Rüzgâr saçlarımı uçuştururken gözlerimi kapayıp aklıma sıhhat diledim.
Bursa'ya dönerken aklım çok karışıktı, göğsümdeki sıkıntı büyüyordu. Ev göründüğünde Ayaz hemen indi. Kalbimi ovuşturarak dışarıya çıktım, temiz oksijeni içime çekerken ormanın derinliklerine, ağaç aralarına baktım.
"Lale?" dedi Yalın.
"Hı?"
"İyi misin?"
Önüme döndüğümde Affan'ın sigara çıkarırken kapıya yaslandığını gördüm. Bir müddet daha dışarıda kalacağını anladım ve Yalın ile Ayaz eve girerken, onun karşısına geçip yanağına baktım. "Acıyor mu?" diye sordum parmak ucumla işaret ederek.
Gözlerini kaçırarak, "Geçti," dedi.
Yüzündeki ifade bunun hakkında bir soru daha sormamı istemediğini anlatıyordu. Hatırlatmak istemesem de uzanıp elimi koymama mâni olamadım, çekinerek okşadım. "Böyle anlamıyorum," dedim ardından da. Bir adımı aşıp parmak uçlarıma çıktım, yanağını öperken gözlerimi yumdum. Dudaklarım ne kadar sıcaksa onun yanağı o kadar soğuktu. Sanki bir süre onu öpemeyecekmişim gibi hissederek çok uzun öpücük bıraktım. "Seni seviyorum."
Hiç aklımda yokken söyledim ve bunu çok sık söylemeye başladığımı hissederek biraz utandım. Geri çekilirken göz göze gelemedim, arkamı dönerken yere basan çizmelerimi izledim. Ev kapısını Ayaz açtı, sonra ise hemen arkasını dönüp mutfağa gitti. Dış kıyafetlerimden kurtulup Zeus ile yan yana oturarak Affan'ı izledim. Uzun süre eve dönmedi, ben sessizlikte korkana dek.
Yaklaştığında hemen kapıyı açtım. Oyalanmadan üst kata çıkınca da arkasından öyle baktım. Kendimi, ona söylemem gereken şeyi saklıyormuş gibi hissediyordum ama benim suçum yoktu.
Ya beni bırakırsa?
Akşam olurken dayanamayıp yukarıya çıktım, Affan'ın her iki odasının kapısı da kapalıydı. Yalın'ın odasına yöneldim, hafifçe tıklattığımda duyduğum cılız sesi takip ettim. Girdiğimde cam kenarındaki koltukta buldum kendisini, dirseklerini dizlerine koymuş, elleriyle oynuyordu.
"N'oldu?" diye sordu.
"Yalnız kalmak istemedim," dedim, bunu söyleyene kadar duygumun bu olduğundan haberim yoktu.
Başını kaldırıp bitkin bakışlarla, "Yalnız değilsin," dedi.
İlerleyip yatağının ucuna, onu görebileceğim yere oturdum. "Affan'ı mı kastediyorsun?" dedim. "Onun yanına gidemiyorum."
"O ne demek?"
"Çok kötü hissediyorum," diye itiraf ettim. Ellerimi dizlerim arasına koyup sertçe sıkıştırdım. "Konuşabilir miyiz?"
Kendisinin de iyi hissetmediğini biliyordum, herhalde anlatmaya gerek dahi olmazdı. Fakat buna rağmen, "N'oldu?" diye sordu bana. "Rauf'u gördün diye mi endişelendin?"
Rauf'un adının geçmediği bir gün olsun istiyordum ama Doğa ölmüşken bile neden mümkün olmuyordu? Öldüğünde bitmeyeceğini biliyordum ama ölürken biteceğini zannetmiştim ve öldüğünde...
"Affan çok üzülüyor, benim bir şey yapmam lazım." En ufak şey bile olurdu ama ne yapabilirdim?
"Lal, daha kırk sekiz saat bile olmadı." Biraz sitem biraz da anlamamı ister gibi söylüyordu. "Şu an hiçbir şey yapamazsın. Aileni kaybettiğini söylemiştin, nasıl hissettirdiğini de biliyorsundur."
"Olmaz öyle, bir şey yapmam gerek." Düşünüyordum ama aklıma ne geliyordu ki? Hiç!
Ceketini yeni çıkarıyordu, sanırım geldiği gibi kendini koltuğa bırakmıştı. "Neden üstüne vazife edindin? Yani sanki zorundaymışsın gibi, biraz tuhaf davranıyorsun?"
Bakışlarımı sürekli kaçırarak odada dolaştırdım. "Affan'ın üzülmesini istemiyordum, sadece bitmesini istiyordum. Ama üzüleceğini biliyordum değil mi? İki kız kardeşi de gitti, babası da onu tamamen reddetti. Sen... sen de gidecek misin? Gitme sakın! Şimdi olmaz, kalmalısın."
Yorgun bakışlarının yüzümü kuşattığı yarım dakika geçti. "Affan dirayetli birisidir, normal birisine; sana ve bana kıyasla daha metanetli karşılar yaşadıklarını. Ama şimdi çok erken, yanında böyle şeyler söyleme."
Ayak parmaklarımı kıvırıp boğazlı kazağımın yakasını biraz esnettim. "Sana kötülük yapan birisine sen de kötülük yapar mısın?" diye sordum.
Sorumu hiç normal bulmadı ama üstüne düşünmek istemiyordu, hali yoktu. "Yaparım."
"Ya," dedim heyecanla. "Yaparsın demek? Doğru, herkes yapmaz mı? Herkes de yapmaz ama yapan da vardır. Ama kime, kime..." dolaylı yoldan Affan'ı da üzmekse?
Zaten arabada mahsur kalmıştı, onu kurtaramazdın Lal.
O seni eziyordu. O.
"Lal, bir şey mi yaptın?"
Göğsüne bakarken kalbim hızlandı. Gerçekten yaptığım bir şey yoktu ama Affan'ı öyle gördükçe, eğer yardımım dokunsaydı her şey farklı olabilir miydi diye düşünüyordum.
"Ellerini neden o kadar sıkıyorsun? Acıtacaksın?" Biraz endişelenmiş gibiydi.
Birbirine geçen parmaklarıma baktım, ikisi yamulmuş ve neredeyse ters dönmüştü. Yüzüm kırışırken, "Ellerim acımaz," dedim. Yalın'a hakkımdaki her şeyi parça parça anlatıyordum. "Ellerimde hissizlik var, çok uzun süredir. Aklıma geldi bak, el kızartmaca oynamıştık, acıtmaya çalışıyordun, o anımız komikti..." alçak sesle güldüm.
"Nasıl hissiz? Hiç mi bir şey hissetmiyor? Yoksa acıyı mı?"
"Hiçbir şey. Affan'ın elini tutuyorum, hissetmiyorum. Yüzüne dokunuyorum, yine hissetmiyorum."
Biraz eğilip ellerime yakından bakmaya çalıştı. "Neden söylemedin?"
"Ayaz biliyor, Affan'da."
"Ben eşek başıyım demek. Bak sen ya." Tek kaşı kalkmıştı bile. "Bıçak kesiğinde falan acımıyor yani? Çok kullanışlıymış. Bir hastalıktan falan mı oldu?"
"Ateşe itsem bile acımaz. Sinirlerim kayboldu. Çok kızarmıyor da ellerim."
Bazı sorularına cevap vermemiş oldum, o da zaten hemen başka şey sordu. "Tedavisi falan yok mu?"
"Affan öğrenince hastaneye gitmiştik aslında." Hâlâ bana o raporlarla ilgili bir şey söylememişti, doğrusu gözlerim için girdiğim MR testi temiz çıkmıştı. İyileştirilebilir bir şey görünmemişti. "Sonradan gelişti, olduğunu sanmıyorum. Çünkü tesadüfen, bir deneme sonucunda bu hale geldi ellerim."
İyiden iyiye karıştı kafası. "Ne denemesi?"
Yalın'a bunları anlatmak adına düşünmemiştim, anlatmamak adına da düşünmemiştim. Yakınlığımız güven vermeye başladıkça parça parça dökülmüştü gerçekler ama her şeyi anlatacak olmak...
"Benim babam beyin cerrahıydı, biz çok küçükken annemle beraber Rusya'ya yerleşmişler, tabi aslında babam burada işlediği bir suçtan da kaçmış..." ona bu sözlerle anlatmaya başladım, cümlelerim uzun ve devamı daha da şaşırtıcı olduğu için dakikalarca susup bir karış açık ağızla dinledi beni.
"... ablam o bedenle yaşayamıyordu ama ben alıştım. Bence o, babamın bize bunu yapmış olmasıyla yaşayamıyordu, sindiremiyordu, kullanılmak içini kemiriyordu adeta."
"... insanlara bunu hiç söylemem, onlar için çok büyük koz olur değil mi? Sana söyledim, çünkü sana artık güveniyorum."
"... Ayaz, ilaçların etkisi sonucunda sıra dışı bir çocuk oldu. İçsel, ruhsal bir arayışı yok, zihninin o bölgesi tamamen etkisiz. Acıya, korkuya, eğlenceye tepki veriyor. Bunları Affan'a çok söyledim, sen de sebebini anlamış oldun."
Onun hiç bölmeden dinlediği konuşmamın sonuna geldiğimde odadaki hava kararmıştı, çünkü neredeyse akşam olmuştu. Konuşmayı çok dağıtan, iç sesimi dahil eden, bazen akışta kalıp düzgün cümleler kuramayan bir insandım. Her şeyi uzatma huyumdan da nasiplenince bir hayli konuşmuş oldum, sonraki sessiz dakikalarda bana bakarken ağzı zor kapanır durumdaydı.
"Neden... neden bu kadar şey atlattığını, bu kadar zorlandığını bana hiç söylemedin?"
"Dedim ya, güvenmediğim kimseye söyleyemem. Canımı yakmak ne kolay, işittin."
Aslında hiç doğru zaman değildi bunları anlatmak için. Zaten çok üzgündü, kaybın acısıyla başa çıkmaya çalışıyordu ama benimle ilgili cevaplar başka bir soruyla neticeleniyordu.
"Ağırlık bile kaldırırken zorlanıyorsundur sen," dedi düşünceler içinde.
"İlk zamanlar evet ama zihnimin acı algısı değişti. Tabii ki canım çok acıyor ama başladığındaki kadar değil."
Söylediği sonraki sözler, "Affan babanı iyi ki öldürmüş," oldu.
Affan öğrendiğimi ona söylemeden Yalın bunu söylemezdi. Affan'da böyle düşünüyordu, o ve ben de.
"Çok garip tesadüf değil mi babanı öldürmüş olması?" diye açıkça sordu Yalın. "Baban yaşıyor olsa şimdi yapacağı şeyi çok zaman önce yapmış."
"Şimdi mi yapardı? Ama yaşadıklarım eskide kaldı."
"Ama canın hâlâ yanıyor."
Kafam biraz dağılmıştı, iyi ki buraya gelip onunla konuşmuştum. Yalnızlığımda çok ağır, hatta anlayamadığım, beni ürküten ruh haline bürünüyordum.
Affan eğer bende teselli arasaydı sadece onun yanına giderdim ama böyle bir gayesi yoktu, anlayabiliyordum.
Çok kısa sürecekti belki ama varlığım şimdilik onu üzüyordu.
Kardeşinin suçlamalarını hatırlıyordu.
"Ben de bugün onun babasını öldürmek istedim," dedim. Acımasız tokatın sesi kulağımın arkasındaydı.
"Mezarlık çıkışı yine hastaneye gitti, durumu iyi değil. Zaten sakinleştiriciyle duruyordu." Ellerimi hafifçe sıktı ve bunu yaparken ellerime hafifçe gülümsedi. Dostça dokunuşunu hissetmemem garibine gitmişti.
"Sen nereden biliyorsun?"
"Yakın çalışanıyla görüştüm, cenaze saatini falan da ondan öğrendik. Affan'ı kendisine yaklaştırmıyor."
Akıl süzgecinden geçirdim son duyduklarımı. "Hastanede dedin bak yine telaşlandırdın beni. Durumu kötüyse, ya ona da bir şey olursa? Affan için çok büyük felaket olur bu kadar kayıp."
"Aman ağzını hayra aç, fenalaştığından diyorum, bilinen ciddi hastalığı yok."
Affan babasının desteğini görmek isterdi, sevgi arayan, bekleyen insan olmasa da parçalanmış ailesinden geriye kalan yalnız babasıydı.
Ben de önce annemi, sonra kardeşimi, en son... onu kaybetmiştim.
Yalın'ın odasından ayrılınca Affan'ın odası önünde sağa sola yürüdüm ama giremedim. Aşağıya indim, vakit geçirmek adına oyalanmak istesem de hepsi kalbimdeki kötü hisle sonuçlandı; elim sürekli göğsüme gitti.
Annemi kaybettiğimde olayı anlamam günler sürmüştü. Kış ayında, o yalnız ve büyük evdeydik. Annemi özlediğim için yatağına yatmak istiyordum ama babam odadan içeriye almıyordu. Aslında o an yas tuttuğumu, biraz büyüyünce anlamıştım.
Gün bittiğinde geceyi çok huzursuz, kâbuslarla geçirmiştim. Affan'ın daha iyi olmasını umduysam da akşama kadar onu görmedim bile. Yalın'da inmiyordu, ev Ayaz dışında sessizdi.
İnternette bir şeyler araştırdım, ölümle ve ardından kalan insanların acısını hafifletmek ilgili. Karşıma, hiç aratmadığım halde bilmediğim bir gelenek çıktı. Bu yüzden akşam öncesinde mutfağa girerek helva yapmaya çalıştım.
Hayatımda daha önce yapmadığım bir tatlıydı, malzemeleri de çok azdı. Tarife göre yapıp pişirdim, çok karıştırmam gerekti. Affan'ın ailesi kalmamıştı ama okuduğuma göre bu tatlı evde pişiyordu, o zaman benim yapmam gerekirdi.
Sevineceğim sandım, başta öyle sandım.
Kalbime ihtiyaçları olmaz, yaşarım sandım.
Helva tarif edilen kıvama gelince ocaktan indirdim, şerbetini yapmaya başladım. O da pişince tabağa alıp şerbetini döktüm, ılımaya bıraktım ve istediğim olduğunda kararsızca mutfak kapısına göz attım. Yanına mı çıkarsam, onu mu çağırsam...
"O ne anne?"
"Helva. Ölenin ardından yapılıyormuş, ben bilmiyordum. Ablama da kavurmam gerekir miydi? Ama ne işe yarıyor bu, hiç anlamadım... Çok zaman geçti, ablam için de yapsam kabul olur mu?"
Ayaz serzenişlerimi hiç umursamadı. "Ben de yiyeceğim."
Diğer tabaktan alıp tadına baktırdım ama hoşuna gitmediği için ikinci kez almadı.
Sıcak tabakla çıktım, daha merdivene yürümeden da Affan'ın indiğini görüp heyecanlandım. Bir elimi tabaktan çektiğimi fark ettim ve düşürmemek için dikkat ederken, Affan son basamağa kadar indi. Üstünde hâlâ dünkü gömleği taşıyor olmasına çok şaşırırken elindeki sigara paketini gördüm, sigara içmek için verandaya çıkacaktı.
Göz göze geldiğimizde onu çok özlediğimi hissettim. Ruhunun bunu duyabileceği kadar çok belki de.
Bana hareketsiz, durağan gözlerle baktı ama neyse ki yüzümü izlemek istedi, saçlarımın dalgasından süzüldü bakışları. "Ne kadar solgun görünüyorsun."
Çirkin mi demek istedi yoksa? "Sen kendine bak," dedim, çok bitkin görünüyordu.
Ama ben ona çirkin demek istemedim, o da bana.
"Bir şeyler yemelisin," dedi, bedenimi süzerken.
"Yiyelim." Heyecanla tabağı aramıza kaldırdığımda dikkatini verdi, başını hafifçe eğip yakından baktığında açıklama gereği duydum. "Doğa'nın helvasını yaptım."
Gözü seğirdi. "N'aptın?"
"Helvasını. Helva kavurun yazıyordu."
Ee, yemeyecek miydi? Yalnızca bakacak mıydı? Yoksa yenmiyor muydu, dağıtıldığıyla alakalı bir bilgi de gözüme çarpmıştı. Bir dakika geçip o hâlâ helvaya bakınca yutkunarak tabağı karın hizama indirdim. "Tadına bakmadım. Bakıp geleyim, güzel olmamışsa yemezsin istersen?"
Tekrar gözlerime baktığında dudağının kenarını acıtırcasına ısırıyordu. "Niye böyle bir şey yaptın?"
İyi de bilmiyor muydu neden yaptığımı? Ölülerin ardından yapılırdı ya, yoksa o da mı unutmuştu. "Tesadüfen gördüm, ölenlerin arkasından helva kavruluyormuş. Ben de onun için... kavurdum."
Tabağın köşelerini daha sert kavradım, ta ki ondan başka bir sözcük çıkana dek. "Sen onun ölmesine üzülmüş değilsin Lal, neden kendine görev edindin?"
Hissetmediğim hiçbir şey söylemeyecektim. "Senin üzülmene çok üzülüyorum. Yapılması gerekiyorsa diye yaptım. Tadına bakmayacak mısın?"
"Sen bu helvayı yapacak kişi değilsin Lal." Yüzünü çevirip yanımdan geçerken başını iki yana sallıyordu.
Ardında bıraktığı boşluğa bakarak seğiren gözlerimi yavaşça kırptım ve başımı arkaya uzatıp o dışarıya çıkarken arkasından baktım. O kişi olmadığımı ben de biliyordum ama kimse yapmadığı için yapmak istemiştim, açıkçası yemeyeceğini düşünmemiştim.
O gece doğrudan söylemiştim Doğa'nın ölmesini istediğimi. Üstünden yalnızca birkaç gün geçmişti. Bunu tabi unutmamıştı.
Tabağı adaya bırakırken biraz tadına baktım. Azıcık şekerli olmuştu.
"Yalın yer mi acaba? Yok, şimdi o da ayrı triplenirse daha da üzülürüm, kalsın böyle..."
Biraz su içtim ama o bile boğazımda kalacak gibi hissediyordum. Salona geçtim, camdan dışarıyı, Affan'ı izledim ve koruma yanına geldiğinde endişelendim. Bir şeyleri yanlış anlatırsa, ben de kendimi açıklayamazsam çok kötü olurdu.
Gerçekten düşünüyorum da, ne hissederdi?
Koruma uzaklaştıktan bir süre sonra oturmaya devam etti. Camın kenarına yaslanmış, hemen arkasında izliyordum. Helvayı yemese de, hatta kalbim buna kırılsa da aldırış etmiyordum; o şimdi üzgündü, sorun değildi.
Eve dönüp aralık bıraktığı kapıdan girdiğinde bakışlarımı çektim, o da fazla durmadan üst kata yöneldi. Arkasından neredeyse gidiyordum, birkaç adım da ilerledim ama sonra durdurdum kendimi.
O geceyi ve sonraki geceyi bir şekilde, Ayaz'la atlattım. Diğer güne daha moralsiz, huzursuz hissederek başladım. Göğsümdeki ağırlık azalacağı yerde günden güne büyüyordu. Ayaz'a eşlik olması için kahvaltısına katıldım ama lokmalar boğazıma dizildi, kendimi mutfakta ağlarken buldum.
"N'oldu anne?"
"Çok suçlu hissediyorum Ayaz. Belki hiçbir şeyi değiştirmedim, bana kötülüğün büyüğünü de o yaptı zaten ama... ben de Affan'la aramıza bir kötülük koymuş gibi hissediyorum."
"Ben hiçbir şey anlamadım," dedi ve önümdeki portakal suyuna uzandı. "İçmeyeceksen içeyim mi?"
"İçebilirsin."
Burnumu çekerek odamın yolunu tuttum. Aynadaki yüzüme bakıp saçlarımı biraz fırçaladım. Doğal dalgaları sırtıma atıp kıyafetimi düzelttim. Kendimde hiçbir şey yapacak gücü bulamıyordum, oysa kaybettiğimiz bu insanı sevmiyordum bile. Neden bu kadar dağılmıştım?
"Keşke o kadar üstüme gelmeseydiniz, keşke..." dolan gözlerimi silip göğsümü ovuşturarak çıktım, bu kez doğrudan üst kata yöneldim. Misafir banyosunun kapısı açıktı, Yalın makineyle uğraşıyordu.
Affan'ın kapısı önünde durup bir süre oyalandım. Sessizce girdiğim yatak odasında kendisini bulamayınca da çalışma odasına geçtim. İzin istemeden içeriye girdim ve Affan elinde her ne varsa, kapının ani açılışı yüzünden düşürerek bana bakakaldı.
Adımımı içeriye attım. "Merhaba. Uyandın demek, ya da uyudun mu hiç bilmiyorum. N'apıyorsun? İyi misin?"
Heyecanlanarak sıraladığım sorularıma karşılık bekledim ama Affan koltuğunu iterek yere kadar eğilince kaş çattım. İçeride yürüyüp masanın karşı tarafında durdum ve onun yerde aradığı şeyi anlamak için, "Ne düşürdün?" diye sordum.
"Hiç, hiç!"
Masanın diğer tarafını dolanıp ona arkasından baktım, elleri hararetle yerde dolaşıyordu. "Ne düşürdün, ben de bakayım," diyerek yere eğildim.
"Yok!" Başını ani şekilde kaldırıp omzu üstünden bana uzattı. "Sen bakma. Hem... dizlerin yerde acıyacak, ben ararım."
Onu günler sonra biraz ruh gelmiş, yüzüne kan gelmiş halde görünce dudaklarım kıvrılmaya başladı. "Yok, şu an canım hiç acımaz," dedim, mutlu olmuştum. "Ne saklıyorsun anlamadım? Söylesene, bulayım?"
Dizlerim üstüne, yanına oturdum ve masası büyük olsa da dar alanda yakınlaşmış olduk. Başı omzu üstünden bana çevriliydi. Bakışları normalden hızlı hareket ederek yüzümde dolaştı. "Ben bulacağım diyorum, neden zahmet ediyorsun?"
Ya bu adam niye bu kadar diretiyordu ki? "Neye bakıyordun sen? Benim görmemi istemeyeceğin bir şey mi? Sanki panikledin mi?"
"Sen ne ara bu kadar şüpheci oldun? Neden panikleyeyim? Yalnızca seni yormak istemiyorum, bak kafanı da çarpacaksın..."
"Ben bir şeyimi kaybetsem sen yardımcı olmaz mıydın ki?"
"Olmazdım."
"Evet, direkt kendin hallederdin benim yerime."
Başımı sağa sola çevirerek gözlerimle yeri taradım ama hiçbir şey göremiyordum. Zaten odaya girdiğim anda da görememiştim, bir saniyede düşürmüştü. Affan beni caydıramayacağını görüp elini başımın üstüne koydu, saçlarımdaki ağırlığa gülümseyerek, "Burada görünmüyor," dedim. "Küçük bir şeyse yuvarlanmıştır."
"Nereden çıktın ki sen bir anda?"
"Dediğine bak. İlk kez mi giriyorum sanki odana?"
Ben sağa bakarken o sol tarafa doğru bakıp ellerini gezdirdi. Masanın ayaklarına yaklaşacaktım ki, "Buldum," diyerek bana engel oldu. "Buradaymış, buldum. Çıkabilirsin şimdi."
Dizlerim üstünde ona döndüğümde Affan'da bana döndü ama masanın altına girebilmek için o kadar eğilmişti ki, omuzlarını içe gömüşü komik geliyordu. "Neyse buna sonra gülerim... Bakayım, neydi kaybettiğin?"
Sol elini kapamış, yere yaslamıştı. Sağ eli başımın üstünde olduğu için başka ihtimal kalmıyordu. "Lal, bakmayı istemesen olmaz mı?"
"Yok, olmaz."
"Neden?"
"Merak ettim. Sen neden ısrarla göstermiyorsun? Amma aksisin."
"Boynum ağrıdı," dedi, hafif bir sızlanma sesiyle. Aslında ben bu masanın altından çıkmak istemiyordum, günler sonra böyle yakındık ve kalbim hayat bulmuş gibiydi. "Hadi, önce sen çık kafanı çarpmadan."
"Sen çık, ben kalacağım," dedim ve bağdaş kurarak daha da yerleştim.
"Kalacağım ne demek Lal? Köstebek misin sen?"
"Ancak gösterirsen çıkarım?"
Dar alanda sıcaklamaya başlamıştı, yanaklarına renk geliyordu. Dudak içimi ısırarak aşkla yüzünü seyrettim ve Affan'da saniyelerce gözlerime dalıp, "İyi, bak avucuma," dedi.
Bana yaklaştığında dizleri dizlerime sürtündü, kendine has kokusu da burnuma çarptı. Neredeyse ona dokunacaktım, göstermese de olurdu aslında; maksadım onunla konuşmak, yan yana olmamızdı. Ama avucunu gösterince tabi baktım. Sonra da uzanıp koluna çimdik attım. "Bu ne Affan? Bomboş avucun?"
Gözleri dudak hizamdaydı, konuşmamı yalnız dinlemek değil, izlemek de istiyor gibiydi. "Çünkü bulamadım," diye itiraf etti.
Bana pes ama ya, hiç kandıracağı da gelmemişti aklıma. Yanaklarımı şişirerek ofladım. "İyi de bu gereksiz yalan niye ki?"
"Masanın altından çıkalım, ben sonra bakarım."
"Yok, ben burada kalacağım."
Makul davranmadığımı söylemedi tabi, zaten ben biliyordum. Burnundan verdiği nefes yüzüme düşerken bir süre karşımda hareketsiz kaldı. "Bu hissi seviyorum," dedi.
Ben de, "Hangi hissi?" diye sordum.
"Seninleyken bizimle ilgili olmayan hiçbir şey gelmiyor aklıma, etrafımı bile güç fark ediyorum. Sabaha kadar konuşmanı istiyorum."
Bunlar, zaman zaman bana bakarak da hissettirdiği şeylerdi ama duymak da çok özeldi. "Sabaha kadar konuşamam, yorulurum. Zaten sen de son günlerde benimle konuşmuyorsun. Evden çıkıp gitsem ruhun duymaz. Bana hiç dikkat etmiyorsun."
Kulak hizama baktığında küpeyi izlediğini anladım. "Sana dikkat etmiyor muyum? Ruhum mu duymaz?"
"Tekrarlıyorsun bir de. Evet, aynen öyle. Gidip deneme testi yapayım mı? Ormandaki kurtlar yerse ancak fark edersin yokluğumu."
"Kurtla savaşırsın ama aslan çıkarsa kesin yer seni."
Gözlerim yavaşça kısıldı, sabit yüzüne yaklaşarak, "İnkâr bile etmedin," dedim. "Gideyim mi yani? Söylediğinde haklısın aslında ama gideyim mi, hı?"
"Kurttan kaçabilirsin yani?"
"Evet evet, köpekten kaçmışlığım var. Kurtun biraz küçüğü değil mi?" Daha hızlı koşarsam olabilirdi.
Eli, kafamı vurmayayım diye hâlâ başımın üstündeydi ve sanki baş parmağı saçlarımda hareket ediyordu. "Kaçabildin mi yoksa seni ısırdı mı?"
"Köpek mi? Isırdı maalesef." Köpekle burun buruna geldiğim o korku dolu anı anımsadım.
"Isırdı demek. İlaçlardan, canının acısı arttıktan sonra mı oldu?"
Başımı memnuniyetsizce salladım.
Yüzü buruşurken gözleri hüzünlendi. "Canını çok acıtmış."
"Acıdı tabi. Çığlık atınca ablam koşarak geldi. Ama daha acılı olan kuduz iğnesi vurulmamdı. Birkaç gün boyunca vurulunca kendimi kaldıramayacak kadar ağrı, acı hissettim. Sonraki hafta sadece yattım." Bir de iğneyi popomdan olmuştum, yüz üstü yatmak zorunda kalmıştım. Günlerce öyle yüz üstü yatınca bende alışkanlık yapmıştı.
"Bedeninde kızarıklıklar, bazı izler gördüm ama köpek izi hangisiydi?"
"O geçti ya, on yıldan fazla oldu." Bacağımdan ısırılmıştım.
Affan, "Zeus'da seni ısırmıştı," dedi. "Bir daha asla yapmayacak. Aslında diş plağı taktıracaktım ona ama zararlı olurmuş, dişlerini sıkarmış, hırçınlaşırmış."
"İyi ki yapmamışsın öyle bir şey," dedim, sol gözü sağ gözünden daha kızarık gelmişti bana. Acaba uykusuzluktan, yorgunluktan bir şey mi olmuştu? "Günahına gireriz hayvanın, canı da acırmış zaten. Hem onun dişleri daha küçük, ısırığı o kadar acıtmadı."
Parmaklarımla yaptığım küçük, işaretine baktı.
"Aşıları da tam zaten, iğne olmana gerek yoktu."
"Ev köpeği sonuçta," dedim. "Ama ya kuduz olsaydım?"
Yakın olduğumuz için hızlı yükselen göğsüme bakıyor ve belki de kalp atışlarımı görüyordu. "Sonra beni ısırırdın, ben de kuduz olurdum," dedi.
"Yalana bak," dedim, başımı eğip pantolonunun dikişine dokundum. "Beni kapının önüne koyardın, asıl o zaman aslanın midesine inerdim."
El hareketimi gözden kaçırmadı tabi. "Seni mi kapının önüne koyacaktım? Niye böyle diyorsun? İnanmadığın bir şey söylüyorsun?"
"Sana da bulaştırırdım. Hem ağzımdan köpükler saçıldığı an tiksinirdin benden."
"Ağzından, dudaklarından hiç tiksinmem."
Dudaklarımı yalama güdüsüne yedik düşüp yerimde kıpırdandım. "O zaman bu kadar yakın değildik."
"Değil miydik?"
"Bilmiyor musun ya, soruyorsun?"
"Zeus seni ısırdı diye nasıl çığlık atmıştın, yanına geleceğim derken aceleden kahveyi elime dökmüştüm."
Soluk benizli eline bakarken buna şahit olmadığımı ama elini yaktığını sonradan fark ettiğimi hatırladım. Hatta Doğa'nın doğum günü yemeğindeyken görmüştüm, bu yüzden olduğunu bilmiyordum.
"Ertesi gün sana merhemimi vermiştim," dedim hafifçe gülümseyip. "Bir de merhem temiz midir diye soruyordun, deli misin sen?"
"O adamla evlisin sanıyordum Lal. O pisliğin kullandığı, ikinizin olan bir şeyi kullanmak istemedim." Kelimeleri ezmek ister gibi dilinin ucunu ısırdı.
"Ben evli değilim," dedim, bir daha ama belli ki son değil.
"Henüz."
Ona bakmak üzereyken çenemi göğsümde tutup ağırca yutkundum, günlerin ardından ilk kez bu kadar uzun konuşmuştuk ama bu söylediğine ne demek istediğimi bilmiyordum. Dudak ısırtan sessizlik geçtikten sonra başımı daha fazla önde tutmadı, çeneme dokununca bilindik hareketiyle heyecanlandım ve gözlerimiz kavuştuğunda bile bırakmadı.
"Ruhum seni nasıl duymaz Lal? Benim bu hayattaki en büyük günahım zaten seni geç duymak, sen benden uzakta acı çekerken seni hiç tanımamak."
"Bu mu günah? Benden nasıl haberin olabilirdi? Tabii ki beni duyamazdın."
Mutsuzca bakıyordu. "Ama bu benim keşke dediğim tek şey Lal. Keşke seni daha önce tanısaydım. Seninle daha uzun yaşasaydım."
Ne kadar yoksul, ne kadar çaresiz, ne kadar sağlıksız olsam acaba benim de hayattan en çok istediğim şey bu olmazdı?
"Ama sen benim ruhumu duyuyor musun?"
Ben Affan'la ilgili hiçbir şeyi dengede yaşayamadığım için bunu bir suçlama gibi algıladım. "Bu ne demek?"
"Yine olsa aynı şeyleri yapacak olmama rağmen kız kardeşimi yalnız bırakmış hissediyorum," dedi. "Bana ne kadar kırgın olduğu aklımdan çıkmıyor. Onunla son kez... görüşemedim bile. Babama söylediğini düşündüm ama aslında buraya beni görmeye mi geldi diye merak ediyorum. Bunları seninle nasıl konuşacağım Lal, nasıl olacak?"
"Seni dinlemem yetmez mi Affan? Bana istediğini anlatabilirsin."
Çenemi bırakıp dikkati dağılmış şekilde, "Bana çok kırgındı," dedi. "Her şeyi daha farklı yapabilirdim, onu daha az kırabilirdim. Niye yapamadım, neden bu kadar sevgisiz birisiyim?"
Bazı pişmanlıkları olmasını anlayabilirdim ama kendisini suçlamasını istemiyordum. Fakat duyguları için öyle hissetme, demek çok saçma olurdu. Zaten öyle hissediyordu.
"Sevgisiz birisi değilsin."
"Kime karşı Lal?"
Yutkunarak cevapsız kaldım, çünkü gerçekten kime karşı? Ben bile o gece kalpsiz, kimi zamanlar ruhsuz olduğundan yakınmıştım. Etkilendiğine dair bir emare de görmemiştim ama kendisiyle ilgili bu çıkarımı yaparken bu söylediğimden de güç alıyor muydu?
O da konuşmaya devam etmeyince parmağım pantolonunu eşelemeye devam etti ama maalesef sonsuza kadar sürmedi. Masa altına bir daha göz atıp, "Sen çıkmadan çıkamayacağım, hadi çık," dedi.
"Sen çıkabilirsin," dedim.
"Bir de yat uyu burada istersen Lal."
Dudak ısırarak geniş yere baktım, bir tane bile bahanem kalmayınca da dizlerim üzerinde dışarıya çıktım. Affan arkamdan doğrulup elleriyle üzerindeki tozları silkeledi, ben de göze temiz görünmek için onu taklit ettim ve koltuğuna geri otururken gözleri yerde dolaşmaya devam etti.
"Çok değerli bir şey miydi düşürdüğün? Altın falan mıydı?"
"Altınla n'apıyor olabilirdim ki düşüreyim?"
Dağılan saçlarımı düzelttim. "Ne bileyim, söylemiyorsun ki?"
"Sen ne için gelmiştin?" dedi belirgin şekilde konuyu değiştirerek.
Aklımda bir şey vardı ama o çok önemli değildi, burada olmayı istemem, onunla konuşmak istemem kadar önemli değildi. "Telefonum hâlâ sende. Ver artık."
Bunu unutmuş muydu, hâlâ farkında mıydı bilmiyordum. Ağır şekilde ileriye uzanıp çekmecesini açtı ve telefonumu çıkardı. Şarjı azalmıştı, kapanmak üzereydi. "Sım yok diyor, n'aptın?"
"Çıkardım."
"Ama neden?"
"Ben buradayım. Ayaz'da burada. Ulaşman gereken başka kimse yok."
Gerçekten de yoktu ama sonuçta o benim numaramdı, taşımak hakkımdı. Kimseyi aramıyorum diye böyle insani bir ihtiyacımı neden gereksiz görüyordu. "Öyle şey mi olur Affan? Rauf ulaşır diye mi? Artık gizlediğim bir şey yok, açmıyorum bile."
Sadece, "Bir süre böyle," dedi.
"Ya acil bir durum olsa? Sana ulaşmam gerekse."
"Ben sana ulaşırım."
Kapamadığı çekmeceden bir kutu çıkarıp ayağa kalktığında, daha o an kutu tanıdık geldi. Açıp içinden çıkardığı altın, yeşil taşlı küpeyi takmak için kulağıma uzandı. Saçlarımı diğer omzuma koyup küpenin ucunu acıtmadan geçirirken, biraz uzamış saçlarına bakıyordum. Boynunun kenarına eğilip öpücük koymak istedim.
Birkaç saniye kalır sonra bir de sarılırdım. Ama hareketsiz durmam gerekiyordu, işini ciddiye almıştı.
Küpenin vidasını takıp canımı acıtmadan sıkıştırdı ve geriye çekilip kulaklarımın her ikisine de bakarken, "N'olursa olsun kulağından çıkarma," dedi.
"Banyoda çıkarırım, yoksa erkenden solar renkleri."
"Çıkarma."
"Ama solacaklar?"
Masa üstündeki ekranı aydınlandığında bile bakışlarımız birbirinden öyle kolay ayrılmadı. Hafifçe öksürerek telefonuna uzandığında da kimden ne haberi aldığını merak ettim, kendi telefonumu çeneme vurarak bekledim ama ekranıyla oyalanmaya devam etti.
"Önemli mi?"
Başını iki yana salladı.
İyi hissetmediğini gördüm ama elimden bir şey gelmediği için arkamı döndüm. Direkt kendisi bunları seninle nasıl konuşacağım, demişti. Acısını anlamayacağımı, onun için üzülsem de Doğa'ya merhamet duymayacağımı düşünüyordu. Haksız mıydı?
Haksız olsa öyle yapmazdım ki.
"Biraz önüne bak Lale," diyen Yalın'ı duyunca merdivenden inmek, hatta yuvarlanmak üzere olduğumu fark edip korkuluğu tuttum. Elleri eşofmanı cebinde, yorgun gözlerle bakıyordu. "Düşeceksin, canın acıyacak."
Hassasiyetimin farkındalığını üzerinden atamadığını anlayıp ona tebessüm ettim. "Dikkat edeceğim, teşekkür ederim."
Aşağıya indiğimde kapıyı açık buldum. Neyse ki Ayaz çok uzaklaşmamıştı. Veranda da, ayakkabılarına bakarak yürüyordu. Sebebi de şuydu; iki ayakkabının bağcığını birbirine bağlamış, yürümeye çalışıyordu. Ben daha onu uyarmadan takılıp düşünce acıyla bağırdı. "Anne!"
Çıplak ayaklarla koşup onu hemen kaldırırken, "Allah aşkına, bu ileri zekalılığı nerede gördün?" dedim.
"Televizyonda."
"Can sıkıntısından n'apacağını şaşırdın oğlum."
"Evet, çok sıkıldım." Acıyan poposunu ovuşturdu. "Biraz dolaşalım mı?"
"Olmaz."
"Niye?"
"Güvende değilim. Rauf adında bir pislik var, bir de adını bilmediğim başka pislik. İkisi de benden nefret ediyor."
Anlamak üzere gözlerini kısıp, "Sana n'apacaklar?" dedi.
"Hiçbir şey yapamayacaklar." Yanağından makas aldım. "Beni korursun değil mi yakışıklı?"
"Ben mi?" Gözbebekleri biraz büyüdü. "Nasıl yapacağım anne? Büyük adamlar değil mi?"
"Sana inanmıyorum Ayaz, benim için dövüşmez misin?" Yüz ifademi okuyup yanlış bir şey dediğini anladı. "Birisi bana yaklaşsa n'apacaksın? Öyle duracak mısın?"
Düşünmeye başlarken ayakkabılarının bağcıklarını da çözüyordu. "Bu konuyu Affan'la konuşayım."
Zamansız ve kendinden habersiz komik oluşu hoşuma gidiyordu. "Ne konuşacaksın?"
"Bana anneni koru koru diyor. Nasıl yapacağımı göstersin."
Ayakkabılarını eşikte bırakıp gidince aslında engel olmak ilk hamlemdi ama kendimi durdurdum. Üzerinden üç gün geçmişti, yalnız kalmak Affan'a ne kadar iyi geliyordu ki? Belki kafası dağılırdı. Ama yanlış bir şey diyecek olursa?
Bir süre bekledim, Affan'ın ses yükseltmesinden ve Ayaz'ın korkarak inmesinden endişe ettim ama dakikalarca sessizdi ev. Görmek için üst kata gidip kapı aralığından bakınca gerçekten Ayaz'ın istediği şeyin olduğunu gördüm. Affan onu dizine oturtmuş, yumruğunu açık avucuna vurduruyordu.
Alçak sesli, "Daha sert vur," deyişini duyunca emin oldum. "Sana yumruk atmayı öğretiyorum ama annene asla dokunma tamam mı?"
"Anneme vurmam ki."
"Canı acır değil mi?"
"Evet, onun canı çok acıyor."
"Fiziksel acıyla empati yapabiliyorsun."
Ayaz yumruğunu sıkıp Affan'ın eline daha güçlü vurdu, empatinin anlamına pek erişemediği için cevapsız bırakmıştı. "Baban... annene hiç vurur muydu?"
Müdahale edip etmemek arasında kararsız kalırken, "Bazen kolunu sıkıyordu," dedi. "Canının çok acıdığını biliyordu."
"Bildiği halde," diye yineledi Affan.
"Ama ben hiç sıkmadım, bana kızma sakın!"
"Babana artık ihtiyacın yok değil mi?"
"O beni almaya gelecekmiş."
"Seni annenden kimse alamaz, anneni de benden."
Ayaz diğer eliyle de yumruk atmayı denedi ve yapınca hoşuna gittiğini sırıtmasından anladım. "Kardeşini niye verdin?"
Affan'ın ifadesi yüzünde donup eli de aşağıya inince Ayaz yanlış bir şey söylediğini anlayarak ona döndü. Bakışlarının cansızlığını ben de fark ettim, oysaki konuşmaları buraya kadar iyi gitmişti. Affan ağzını bıçak açmadan kendisine bakınca Ayaz başını önüne eğdi ve masasındaki şeylerle ilgilenmeye başladı.
"Annenin kalbini de ansızın böyle kırıyor musun?" diye sordu Affan.
Masadaki uçak maketini çekinerek aldı. "Anneme vurmuyorum dedim ya Affan."
"Bazen söylediğimiz kelimeler birine vurmak kadar acıtabilir. Bunu nasıl anlarsın bilmiyorum, şimdi bunu anlatacak halim de yok ama zamanla öğrenirsin belki."
Uçak maketine ilgisini göstererek, "Bu benim olsun mu?" diye sordu oğlum.
"Aşağıda oyna."
Onu dizinden kaldırınca Ayaz gitmesi gerektiğini anladı, ben de ondan önce indim. Affan'ın kafasını oyalamış olmasını umuyordum. Aşağıda vakit öldürürken Ayaz'da o uçakla oynadı, havada uçup evde dolaşabildiği için dikkatini çekmişti. Ayrıca Zeus'un uçağın peşinden koşup ulaşamaması onu eğlendirmişti.
Tuvaleti kullanıp geri döndüğümde Affan'ın ceketini tutarak dış kapı önünde beklediğini gördüm. Gözlerimiz birleştiğinde merakla yaklaşarak, "Bir yere gidiyorsun," dedim. "Nereye?"
"Eve."
"Ev... İstanbul mu?"
"Doğru."
"Ama baban..." onu istemediğini, eve almayacağını söylememek için kendimi durdurdum. Kendisi tabi biliyordu. "Ben de geleceğim."
"Gece kalmayacağım Lal, döneceğim."
Yanıt vermeden portmantodan montum ile çizmelerimi aldım. Altımda siyah düşük bel İspanyol paça pantolonum ile omzu düşük, bol kazağım vardı. Ayaz'a her zamanki tembihlerimi yaptım, araca yerleşip yola çıktığımda istemsizce hep etrafımıza bakıyordum.
Rauf neredeydi?
Cenazede görmüştüm, hâlâ mezarlıkta mıydı?
Kemerimi sessizce açıp koltukta bağdaş açarak yan döndüm, parmağımı kararsızca radyoda gezdirdim. "Rahatsız olmazsan şarkı açabilir miyim?"
Yas tutarken şarkı açmamın hoşluğunu bilmediğim için soruyordum.
"Araba senin."
Bir parça gülümsedim ama ona göstermedim. Bugünlerde gülümsemem de hoş olmazdı. Parmaklarımı dokundurarak radyoyu telefonuma bağladım, evde şarjını biraz doldurmuştum. Youtube'da sevdiğim şarkıyı aratıp sesi biraz açtım.
"Bu şarkı hakkında bir şey düşünüyor musun?" diye sordum, kafasını dağıtmak için.
"Pek dinlediğim şarkı değil."
Üzüldüm. "Bundan sonra beraber dinleyelim mi?"
"Sen istiyorsan."
Daha fazla konuşmadım. Kafasını dağıtmak istemek bir yana, yaşadığı hüznü ve acıyı görmezden geliyormuş gibi hissettirmek ayrıydı. Böyle yapmayacaktım, her şey normalmişçesine davranmayacaktım. Onu seyredecektim.
Bana ne demişti öyle? En büyük günahının beni geç bulmak olduğunu. O halde benim en büyük günahım da gördüğüm ilk anda onu sevmemek miydi?
Onu tanıyıp sevmediğim bir günün olduğuna inanamıyordum.
Güneş batarken lale tarlasının yanından geçtik, oraya bakmak boğazıma yumru oturttu. Duygulandırdı beni. Biraz sonra benzinlikte durunca aldığım sinyaller ışığında onunla indim. Ellerimiz ceplerimizde içeriye girdik, Affan sıcak içecek ile bana çörek alınca itiraz etmedim. Onu ikimize paylaştıracaktım.
Araç deposu dolarken kaputa yan yana yaslanıp içeceklerimizi içtik. Çöreğimin büyük kısmını ona verdim ve bakışlarım nasıl bir etki bıraktıysa geri çeviremedi, ağır ağır yedi. Arabaya hemen dönmemesini hava alma ihtiyacına yordum, çayımı yudumlarken önünde ileri geri, sağa sola yürüdüm. Sonra ona yaslanıp başımı omzuna koydum. "Seni seviyorum," dedim.
Ama anladı Lal, anladı. Onu sevdiğini biliyor. Ne istiyorsun sen, ne?
"Çay çok sıcaktı," diyerek üşümüş parmağını dudaklarımda dolaştırdı soğutmak için.
Dudaklarıma kadar gelmişken parmağına öpücük koyup, "Helva yaptığım için bana kızgın mısın?" diye sordum.
"Sana hiçbir şey için kızamam." Çok mutlu olurdum ama nereye kadar ki? Ben bile her gün kendime kızıyordum. "Seni de kaybedemem."
Ona sıkıca bastırdığım kalbim çarpınca, göğsü de titreşti. Beni kaybedemez, bu imkânsız. O an söylemedim tabi, bana kızmama fikrinden caymasın diye.
Sert havaların beni ne kadar memnun etmediği açıktı ama rüzgâr saçlarımı uçuştururken ona yaslanıp gün batımını izlemek hoşuma gitti. "Hava almak iyi geldi mi?" diye sordum.
"Biraz üşüdün," dedi.
"İyiyim ben." Ona yaslı olduğum için cebindeki sigara paketini karnımda hissediyordum. "Sigarayı bırakmayı düşündün mü?"
"Hayır, neden?"
"Neden olacak, ömrün uzasın diye." Acaba bunun için onu ikna edebilir miydim? "Sen bana lazımsın."
"Sen de stres yapmayı bırak, stres de sigara kadar ömrü azaltır."
"Sen de stres yapıyorsun."
"Her konuda değil. Sen her konuda yapıyorsun."
Doğruydu, Affan benden daha kaygısız bir insandı. Hayattan keyif aldığı şeyler de sınırlıydı, ilgisini her şeye yöneltmiyordu; sinir ve stresini de. Ben onun gibi yapamazdım.
Konuşmamız kendiliğinden sonlandı. Biraz uzaklaşıp kalan çayımı bitirdim, Affan'da. Benzinliğe giren arabalara dikkatle bakıyordum, herhangi birisi Rauf'a ait olabilirdi.
Arabaya geri dönüp yola devam ederken aldığımız karanfilli sakızı biraz çiğneyip dakikaların çoğunu onu izleyerek geçirdim. Karanlık çöktüğünde İstanbul'a ulaştık. Sıkça bu yolu gidip geliyorduk ama ben sıkılmıyordum bu vakti onunla geçirdiğim için.
Evlerinin otoparkına geçtiğimizde bu eve daha önce gelişlerimi hatırladım. Yanılmıyorsam ilk kez sevgili olarak beraber gelmiştik. Asansör daire katında inince Affan kapı zilini çaldı, benim de gerginliğim ortaya çıktı.
Babası eve almazsa?
Kapı açıldığında Güven Koral'ı değil, şoförlüğünü de yapan çalışanı gördüm. Kapıyı geriye kadar çektiğinde Affan durmadan içeriye geçti, ellerimiz beraber olduğu için aynı yöne hareket ediyorduk. Geniş, deniz manzaralı lüks salonda gözlerimi dolaştırırken, "Babam nasıl?" diye sordu Affan doğrudan.
"Konuştuğumuz gibi hastanede. Tansiyonu sık sık yükseldiği için doktor en az bir gün daha tutmak istiyor."
"Durmak istemiyor değil mi?"
"Çok tepki göstermiyor, oldukça sessiz."
Evdeki oda kokusunu içime çekerek Affan ile yürüdük. Önce salona baktı, evlerini ilk gördüğümde de çok güzel bulmuştum. Akşam manzarasının ışıkları evin içinde parlıyordu. Affan etrafını izleyip cam gümüşlükteki fotoğraflara dikkat kesildi. Kız kardeşlerinin ayrı ayrı fotoğrafları vardı.
"Hep bu evde mi yaşıyordunuz?" diye sordum Affan'a.
Yönümüzü üst kata çevirdi, basamakları çıkmaya başladı. "Daha büyük bir villada yaşıyorduk, annem ölünce daireye geçmişiz."
Koridorun sol cephesine ilerleyip gold kulplu kapıyı açtığında kendimizi Doğa'nın odasında bulduk. Havasız kaldığı belliydi, dağınıktı. O gece yanıma gelme hızı düşünüldüğünde normaldi. Komodinde birçok ilaç kutusu vardı, cam bir de sürahi.
Öldüğü hâlâ başka dünyadaki bir gerçek gibi geliyordu.
Affan odanın ortasına dek yürüyüp başını ağır ağır çevirerek etrafını izledi. Dışarının ışığıyla aydınlanmıştı etraf. Buraya tam burada bulunmak için geldiğini anladım. Ceketini kolunda tutarak yatağının kenarına ulaştı ve komodindeki çerçeveyi aldı, Duru'nun fotoğrafıydı.
"Odayı toplayabilir miyim?" diye izin istedim.
Duru'nun gülümseyen yüzüne dalmışken, "Neden?" diye sordu.
"Bilmem, içimden geldi."
"Artık önemi yok." Zorla yutkundu.
Montumu çıkarıp girişteki ayaklı askılığa koydum, sonra ise dediğim gibi toplamaya başladım. Yatakta son giydiği pijamalar vardı, saten kumaşı katlayıp yatak örtüsünü çektim. Affan'ın gözleri üstümdeyken kıyafetlerini odanın diğer tarafındaki giyinme bölümüne götürdüm. Burası da biraz dağınıktı, en azından bir hizaya soktum ve odaya geri dönüp makyaj masasını düzelttim. Oda, girdiğimiz ilk andan daha toplu görünene kadar durmadım ve sonra Affan'ın gözlerinin içine baktım.
"Onu özledin mi?" diye sordum.
Doğa Duru'nun fotoğrafını komodininde tutarken kendi fotoğrafını aynasız gümüşlükte tutuyordu. Affan onun çerçevesine bakıp Duru'nun fotoğrafını yerine koydu. "Onu özlememi bile istemeyecek."
"Neden böyle diyorsun?"
"Onu daha çok görmek için çabalamalıydım, daha sık aramalıydım, daha çok eve gelmeliydim." Hiç yakmasa iyiydi, çünkü pişmanlık ateşi sönmezdi. "Neden böyle birisiyim bilmiyorum."
Yatakta yanına oturdum. Vücudumu belimden kırarak ona konumlandırdım. "Mezarlıkta da bunu söyledin, ne kastediyorsun?"
"Sevgisiz birisiyim, yakınlarımı mutlu edecek hiçbir şey yapmıyorum. Ailemle bile içli dışlı olmak, her anımı geçirmek hoşuma gitmiyordu. Eminim... benim gibi bir abileri olsun istemezlerdi."
İçimden bir kez Affan gibi abim olsun istemezdim, diye geçirmiştim. Onun da bunu söylemesi beni kahretti.
"Affan." Ellerimi dizine koyup sıkıca kavradım. "Her insan aynı olabilir mi hiç? Aileni üzecek bir şey yaptın mı peki? Onları kırıp hayal kırıklığına uğrattın mı? Son yaşanılanları kastetmiyorum, o farklı. Kardeşlerini, annenle babanı üzdün mü?"
Sözlerim bir kulağından girip diğerinden çıkacak diye korktum ama gerçekten düşünmeye başlamış gibi göründü. "Hayır. Hiç hatırlamıyorum."
"Sevdiğin birini hiç üzmemek çok güzel bir şey Affan, bu zaten sevmenin kendisi."
"Bana küs öldü, kalbi durmadan önce gözlerime bakışını hatırlıyorum."
Bir elimi çıkarıp yanağını okşadım. "Sana bir şey söyledi mi?"
"Kalbi acıyordu."
"Affan... Ben eminim ki, bu zamana kadar Doğa ne istediyse yapmışsındır, onu geri çevirmemişsindir. Onun için yapamayacağın tek şey buydu, üstelik başlangıçta yapmayı da istiyordun ama..."
Gözlerini önce yanağındaki el hareketime, sonra da gözlerime çevirdi. "Ama sonra seninle geçirdiğim her günün son gün olduğu düşüncesi bana işkence etti."
"O zamanlar bana karşı zırhının daha kalın olduğunu düşünüyordum, bundan bu kadar etkilendiğini bilmiyordum."
"Zırhım sadece seni korumak için."
Daha önce çektiği işkenceyi hatırladım. Bir kaza geçirdiği söylenmişti ama muhtemelen o adam Affan'ı daha önce de bulup zarar vermişti. Tekrar olursa, ya tekrar olursa?
Boynumda dudaklarını hissedince dağıldım ve kısa öpücüğünün ardından kalktığında gözlerimle takip ettim. Baktığı çerçeveyi alıp göz hizasına kaldırdı, Doğa'nın mezuniyet fotoğrafıydı. "O gün oradaymışım," dedi.
Anılarla beraber ne çok şeyi kaybetti.
Rauf'un sırf bu sebepten ölmesi gerekiyordu.
"Hepsi bir sanrı gibi geliyor Lal. O komadan hiç uyanmadım mı?"
"Ben bile mi?"
"Daha gerçeküstü olan bu zaten."
Parmağı fotoğrafın üstünde hareket edince yutkunarak, "Ne okumuştu?" diye sordum.
Sorum havada kalınca fotoğrafa dalıp gittiğini anlayıp tekrarlamadım.
"Bir ailem kalmadı," dedi, boğuk sesle.
Parmaklarımı boynumdaki öpücük izinden çekerken, "Nasıl hissettiriyor?" dedim, anlatıp rahatlaması için.
"Geçmişten, çocukluğumdan, hatıralarımdan kopmuş hissettiriyor."
"Belki kendine bir aile kurarsın," dedim, o bana bakarsa diye bakışlarımı kaçırıp. "Yani... ailen olsun istersen."
Benimle ister mi? Ama... ama benimle aile kurulmazdı. Biliyordu değil mi? Biliyordu. Hem anlattığımda benden başka bir şey istemediğini söylemişti. Umurumda değil demişti.
Çocuğunun olmaması umurumda değil.
"Çok özür dilerim," dedim bir anda. "Çok özür dilerim, keşke acıya dayanıklı olsaydım." Avuçlarımı yüzüme kapama aciliyeti o kadar baskındı ki, parmaklarım alnımdaki deriye öfke ile yapıştı.
Birkaç saniye geçmeden varlığını hissettim, yüzüm avuçlarımla beraber onun karnına gömüldü ve parmakları kulak üstümden girerek saçlarımın arasına karıştı. "Benim tek istediğim sensin Lal," dedi anlamış gibi. "Herkes el, sen evimsin."
Acaba dayanabilir miydim o acıya? Acaba... Hayır, asla dayanamazdım.
"O gece sana söylediklerim için özür dilerim. Hem sana söylediklerim, hem Doğa için dediklerim... Ondan önceki gün gözümün hali, o gün şu adamın ortaya çıkışı derken kendimi çok yorulmuş, kötü hissediyordum." Affan kalpsiz değildi, kalbini bana vermiş olsa bile.
"Biliyorum bir tanem."
Teselli arayanın o olması gerekirken ben neden böyle içli ağlıyordum? Birisine bıkkınlık verecek kadar çok hüzünlüydüm. Belli etmemeye, hislerimi yok saymaya çalışıyordum ama benim kalbim anlık değildi, hemen geçiremiyordum.
Tişörtünü bırakıp ellerimi kendi yüzümde dolaştırırken kafamı diğer tarafa çevirdim. Neden bu kadar ağladığımı sorarsa cevap veremezdim. Eğilip kafamın üstünden öptü ve yavaşça odadan çıktı. Duru'nun olduğunu düşündüğüm odaya girdi.
Çerçeveye bakarak yaklaştım. Elime alıp dengede tuttum. Abisine benzeyen gözlere baktım, baktım; ta ki o gözler canlanıp bana kinle karşılık verene kadar.
Bana böyle bakabilmek için gözbebekleri hareket etti.
Oldu. Yemin ederim.
Ürperip çerçeveyi elimden düşürdüm, diğer elimle tuttum ve yerine bıraktım. Koridora çıkıp Affan'ı bekledim ve çıktığında onu takip ettim. Oturma odasına geçip camdan dışarıya bir süre baktı, elinde lila renginde saç tokası tutuyordu.
"Bir isteğiniz var mı efendim?"
Salona yeniden giren çalışan sessizliği dağıttı.
"Hastaneye gittiğinde babamın nasıl olduğunu yaz bana."
"Tabi, aklımda."
Kafa hareketiyle adamı uzaklaştırıp bir dakika sonra kendisi de tekrar üst kata çıktı. Montumu göğsüme bastırarak az önce olanı aklımdan çıkarmaya çalışırken o da döndü. Araba anahtarını çıkarmıştı, gideceğimizi anlayıp kalkarken elindeki çerçeveye baktım. "Onu da mı alacaksın?" diye sordum.
"Evet."
Fotoğrafa bir daha hiç bakmadan onunla evden ayrıldım. Araç kullandığı sürece Affan çok huzursuzdu. Kornaya basma şeklinden, ışıklardaki sabırsızlığından anlıyordum. Araçtaki sudan içip ona da uzattım, midesine sıvı girmesini istedim.
Araba şehrin ıssız bir bölgesine ilerleyip geniş kaldırıp kenarında park edilince gözlerini takip ettim. İleride, sahildeki banka bakıyordu. Kenarında oturan, sırtı bakış açımda olan bir adam vardı.
"Tanıdık mı?" Aynı tarafa baktığımız için sormak istemiştim. "Ne için geldik?"
"Bir görüşmem lazım," diyerek ellerini direksiyondan çekti. "Beni burada bekle."
"Neden, ben niye gelmiyorum?"
"Adamın seni tanımasını istemiyorum."
"Ama neden, anlamadım?"
"Güven duymuyorum, gözden uzak olman daha iyi."
Endişeyle, "Kendin için de güven duymamalısın," dedim.
Giymesi için ceketini uzattığımda elimden alıp, "Geçmişimin bu kadar çok yılını hatırlamıyorken insanlara zaten güvenmiyorum," dedi. "Ama bazı gerekçelerle bazı insanlara ihtiyacım oluyor. Senin hiç görünmemen daha iyi."
"O zaman bankta otur, gözümün önünden ayrılma," dedim uzaklaşma ihtimaline karşın.
"Ayrılmayacağım," dedi. "Seni arabaya kilitlemek hoşuma gitmeyecek, bu yüzden sen de sakın dışarıya çıkma."
Karşılıklı olarak birbirimize güvenince Affan torpidoya uzanıp açtı ve bir silah çıkarıp onu beline sabitlerken kaşlarım çatılarak tepki verdi. "Kasandaki silah mıydı?"
Bana göstermekten rahatsız olmuş şekilde, "Ruhsatı varmış," dedi. "Üstümde taşıyacağım."
Sebebini anlasam da o silahın patlama ihtimali beni gerdi. "Emniyet kilidi kapalı değil mi? Ya oturup kalkarken kendine ateş açarsan?"
"Ben çizgi film karakteri miyim Lal?"
"Kapalı yani?"
"Değil, çünkü ben çizgi film karakteriyim."
Gözlerim büyürken kapıyı açtı ve ben telaşla, "Affan," derken, o da, "Tabii ki kapalı Lal," cevabını vererek kapıyı geri kapadı.
Anahtarı parmaklarımda çevirerek ilerlemesini, bir araya geldiklerinde adamla el sıkışmasını, bankın diğer tarafına oturmasını izledim. Neyden ötürü bu adamla konuştuğunu öğrenmemiştim ama uzun sürmezdi.
Endişeli bakışlarımı yumuşatan, hatta beni gülümseten şey ilerleyen dakikalarda yabancı adamın sigara yakması ve Affan'ın üzerine yaklaşan dumandan açıkça tiksinmesi oldu. Nezaketen bile ifadesini saklamıyordu, bu mesafeden görüyordum. Adamı dinlerken dikkatini dağıtan sigara yüzünden ayağa kalkıp daha uzak mesafeden konuştu, sonra da sigarayı göstererek bir şeyler dedi. Karşısındaki adam Affan'dan yaşça büyüktü, söyleneni olgun karşıladı ve sigarayı söndürüp konuşmalarına öyle devam etti.
Affan dönerken elinde siyah, ağzı kapalı torba taşıyordu.
Adamın uzaklaşmasını bekledikten sonra geldi arabaya ve yerleştiğinde torbayı açıp içine baktı. Boynumu uzattığımda birden fazla ilaç kutusu görüp, "Bu ne?" diye olağan tepkimi verdim.
"Rauf için."
"Nasıl? O mu içecek bu ilaçları?"
Torbanın ağzını yeniden kapayıp aralıktan arkaya uzandı, müsait koltuğa bıraktı. "Evet. Sana yaptırdığı gibi."
"Sana da yaptı Affan."
"Evet."
Aklıma hemen başka soru geldi. "Rauf kendi rızasıyla bu ilaçları içmeyecek, ayrıca ortada bile yok ki Affan."
"Doğa'nın mezarına geri dönecek," derken başını göğsüne kadar eğerek yutkundu. "Onu bekleyen birisi var."
Mezarın, doğrusu da Rauf'un gelişinin beklendiğini anladım. "İlaçlar ne işe yarayacak?"
"İlaçlar seni çok huzursuz ediyor, hakkında konuşmamız şart mı gerçekten?"
"Merak duydum şu an."
"İleri derecede psikoloji ilaçları bunlar, normal şartlarda kırmızı reçete ile satılıyor. Yanlış kişilerde intihara varan etkileri oluşuyormuş, insanı delice bir hüzne, depresyona sürüklüyormuş. Dağılmış durumdadır, bu ilaçları aldığı takdirde..." anahtarı almak için elimi tuttu. "Kendi işini bitirecektir."
Onlarla tanıştıktan beri kendim dahil birinin ölümü hakkında konuşmak normal geliyordu. "Senin onu öldürüp cezalandırılmandan korkuyordum."
"İsterdim ama diğer adamın gözleri üstümdeyken olmaz. Suçumu bilirse başka bir bela açar başıma."
Bakışlarımı kaçırarak ekledim. "Baban da şu an sana yardımcı olmaz değil mi?"
Kafasını kesinkes salladı iki tarafa.
"O adam n'olacak peki?" dedim. "Nasıl hayatımızdan çıkacak?"
"Düşünüyorum."
Arka koltuğa, ilaç torbasına baktım. Araç Bursa güzergâhını takip ederken bir iki kez yine durdu. İlkinde tuvaleti kullanmam gerekmişti, ikincisinde Affan hava almak istedi. Ben de cüzdanını çalarak benzinlikten ona atıştırmalık aldım, yanına dönerken sigara izmaritini attı.
"Fotoğrafını çekebilir miyim?" diye sordum abur cuburları açık camdan içeriye atarken.
"Şimdi mi?"
"Evet, lütfen."
"Etraf karanlık."
"Flash açacağım."
Zamansız isteğimi geri çevirse de anlardım ama hafif baş sallamasıyla kaputa yaslandı. Telefonumu çıkarıp karşısına geçtim, flashı açıp birkaç açıdan fotoğrafını çektim. Sonra ise telefonu çeneme vurarak yanına yürüdüm. "Selfie çekilebilir miyiz?"
Utanarak sormuştum, çünkü yeri olmadığını biliyordum. Kaputta kayıp yanıma ulaştı ve bir elini belime sarıp beni bacakları arasına çekti. Kalçam dizine yumuşakça yaslandığında telefonu elimden alıp yüz hizamızın da yukarısına kaldırdı. Çenesini şakağıma yaslayarak kamera flashını açtığından emin oldu ve yalnız yüzlerimizi değil, üst gövdemizi de kadraja alarak bizi fotoğrafladı. Ardından bir yenisini çekmek için dudaklarını yanağıma koydu. Dış giysilerimiz siyahtı, flash dolayısıyla da yüzlerimiz aydınlık çıkmıştı. Affan yakından bakıp beni öptüğü fotoğrafı ekran kâğıdım yapınca telefonumu elimden kaptım.
"Ekranımda Ayaz vardı."
"Ben olacağım."
Yanaklarımı şişirerek hemen başka çözüm buldum. Onu da duvar kâğıdım yaparak koltuğa yerleştim ve yolun kalanı boyunca çekildiğimiz fotoğraflara baktım. Defalarca yakınlaştırıp gözlerindeki hüzne çekildim, ta ki kalbim kırılana kadar.
Eve geldiğimizde duş almak istedim. Ben duştan çıkana kadar Ayaz uyumuştu. Saçlarımı, saç diplerimi acıtmadan kurulayıp loş salonda pijamamla yürüdüm ve sesleri mutfağa kadar takip ettim. Kafamı uzatınca iki adamı da burada buldum. Yalın'ın elinde çay vardı, Affan ilaç dolabı önündeydi.
"Daha iyi misin?"
Affan kafasını iki yana salladı.
Ben içeriye girip uzak mesafede durunca, "Ayaz'a pişirdiğim etten kaldı," dedi. "Yer misiniz?"
"Yok," dedik bir ağızdan ve ben ekledim: "Teşekkür ederim onu doyurduğun için."
"Çok obur, günde bir fil ağırlığınca yemek yiyordur."
Abartısına buruk şekilde gülümsedim ve Affan uyku ilacını alarak bana döndüğünde hemen dudaklarımı ip gibi dümdüz yaptım yanlış anlaşılmamak adına.
"Bilirkişi raporu çıkmış mı?"
Yalın'ın sorusuna, "Henüz değil," diye cevap verdi. "Çok da önemli değil o. Kendi kaza yaptı."
Yalın hatırlatmak da hatırlamaktan da kaçınarak susunca Affan yanımdan geçti. "Gece odama gel," dedi kulağıma, uzaklaşmadan önce.
Dişlerimi fırçalayıp söylediği gibi birazdan yanına çıktım. Yalın'da evden ayrılmıştı, hava almak istiyordu, daralmıştı. Affan'ın odasına girdiğimde bacaklarını kendine çekerek uzandığını, komodindeki fotoğrafı izlediğini gördüm. Dizlerim üstünde arkasından yatağa çıktım, yalnız pantolonu ile uzanıyordu ve avcu örtüyü yumruğunun içine almıştı.
Kendimin değil, onun hissetmesi için saçlarına dokunup okşadım. "İyi misin?"
Kafasını iki yana salladı.
İçim parçalandı.
"Gelirken fotoğraf çektirdim sana, çok bencilce davrandım."
Bir şey demedi.
"Özür dilerim," diye ekledim telaşla.
"Sorun değil."
"Gerçekten özür dilerim." Çok aptalca bir davranıştı.
"Tamam, sorun değil," dedi yumuşak sesle. "Ben de çektim."
"Ben istedim diye yaptın," dedim. "Son zamanlarda kendisini dahi huzursuz eden bir insana dönüştüm, bana n'oluyor bilmiyorum." Kendimle hiç mutlu değildim. O nasıl benimle mutlu olacaktı ki?
O ise bir daha, "Sorun değildi," dedi.
Duraksadım. "Ben ne zaman sorun olacağım?"
"Hiçbir zaman."
"Hiç gerçekçi bir cevap değil bu, sense gerçekçi bir insansın."
"Ama sen gerçek üstüsün."
Eğer peri olduğumu söylediği zamanları saymazsam tam üç kez gerçek üstü olduğumu söylemişti.
Onun da gerçeklikten koptuğu oluyormuş demek ki. Sırtını hafif hafif okşarken iç geçirdim. "Senin için bir şey yapmak istiyorum. Benden bir şey istiyor musun?"
"Kendine dikkat etmeni," dedi direkt. "Yaşamanı."
Ah.
"İyiyim ya ben, sağlıklıyım."
Ama Lal, anlaman da lazım. İnsanın sevdiği birini kaybettiğinde hissettiği ilk şey acı, ikinci şey ise diğer sevdiklerini kaybetme korkusudur.
"Şimdi diğer insanları da kaybetmekten korkuyorsun ama geçecek bu his."
"Onlar diğer insanlar Lal, sen benim insanımsın, benimsin. Herkes başkasının, birbirinin ama sen benimsin, herkesten önce senin ölmemeni istiyorum." Burnu tıkanmış gibiydi konuşmanın devamında. "Dedim ya bugün, insanlarla paylaşımda bulunmak, vakit geçirmek o kadar içimden gelmiyor?"
"Evet canım?"
"Seninle böyle değil, yakınında bile değil. Cehennemde olsan orada bile olmak isterim. Bir yandan böyleyken diğer yandan nasıl bu kadar sevgisizim?" Bunları ilk kez düşünüyor gibiydi.
Demek bugünkü konuşmalarımız da onu ikna etmemişti. "Siz yetişkindiniz, kendi hayatlarınız vardı. Ayrıca son yıllarını hatırlamıyorsun, kaybolmuş ve bağların kopmuş hissetmen normal değil mi? Neden kendine bu kadar yükleniyorsun?"
"Doğa Rauf'un bana bunu yaptığını biliyor muydu? Hafızamı kaybettirdiğini. Aslında aramızdaki bağ o kadar kopuk muydu?"
Onu daha da üzmemek adına, "Zannetmiyorum," dedim. "Rauf ondan habersiz bunu yapmıştır, zaten yapma sebebi de seni şehirde tutmaktı; kalbin için. Doğa'ya söyleyebileceği bir şey değildi."
O da buna inanmak istediği için başını salladı.
"Ayrıca sen duyguları kararında yaşayan bir insansın, bu seni sevgisiz mi yapar ki? Sen çok fazla öfke de duymuyorsun Affan, bir şeye çok kızıp bağırdığını da nadiren işitiyorum."
Omzu üstünden eğildiğimde saçlarım yüzüne sürttü ve gözlerini açıp gözlerime baktı. "Seninle ilgili neden böyle değil?"
Bilmem, dercesine omuz silkişimi gördüğünde birkaç dakika sessizleştik.
Sonra, "Lal?" dedi.
"Evet?"
"Keşke şimdi seni koklayabilseydim, çok mutlu olurdum."
Uykuya daldığında sessiz nefesler alarak çerçevedeki fotoğrafa baktım. Elim, Affan'ı rahatsız etmeden uzanıp kavradı çerçeveyi. Göz hizasından, yakından baktım ve Doğa'nın bakışları yeniden canlandığında çerçeveyi ters çevirerek yerine koydum. Affan'a belinden sarılarak sırtına saklandım.
O gözler beni uykumda da rahat bırakmayınca gecenin yarısında uyandım. Boğazımdaki kuruluk hissine direnemezken Affan'ın da yatakta olmadığını fark ettim. Banyo kapısı aralıktı, su sesini duyup kalktım ve odadan çıkıp aşağıya indim. Bardağa sürahideki dinlenmiş suyu koyup içerken kalbim hızla atıyordu.
"İyi misin?"
Doğa'nın sesini duyduğumda elimdeki bardak adaya düştü ve başımı kaldırıp onu mutfak kapısında gördüğümde ağzımdan boğulurcasına nefes döküldü. Gözbebeklerinin canlılığı kalbimle beraber iskeletimi de sarstı. Bir eli arkasında, bir eli yanındaydı ve başını sol omzuna eğmişti. Saçlarının arasındaki güzel yüzü mermer kadar beyaz ama gözleri altın kıvamındaydı.
"Doğa?"
Ellerim ovuşturmak için gözlerime giderken hep olduğu gibi hissizdi. Tırnaklarım göz çukurlarıma batarken bana bir cevap vermesini bekledim fakat o yaklaşmak için ilk adımı attığında kafam iki yana sallandı.
Çenem titrerken, "Burada olmamalısın," dedim gayretle. Gerçek, zehir gibi dilime yayıldı.
Durmaksızın ilerleyişi beni de harekete geçirdi ve geriye doğru adımlayıp mesafeyi açmaya çalıştım. Ada tezgâhına çarparak ve tutunarak hızla arkamı döndüm ama beni saçlarımdan kavrayarak o tezgâha çarptığında acıyla çığlık attım. Karnım tezgâhın kenarına yaslanırken suratım yüzeyle bütünleşti.
Göğsümden acı boşaldı.
Saçlarımdan kavrayıp ikinci kez aynısını yaptı.
Üçüncü seferinde burnumdan kan sızdı.
Bağırarak, "Özür dilerim," derken kendimi de uzaklaştırmaya çalıştım ama elinin sıkılığı saç derimi yakıyordu. "Seni kurtaracaktım Doğa, seni kurtaracaktım, öyle yaptığım için özür dilerim! Hepiniz benden nefret ediyorsunuz, daha savaşamazdım..."
Beni duyduğuna işaret vermeden kafamı arkaya çekti ve gelecek sonraki acının ne olacağını anladım. Ben pişmanlıkla özür dileyip ellerimle ona karşı koymaya çalışırken suratımı adaya sertçe çarpıp acıdan nefesimi kesti. "Dayanamıyordum artık Doğa, dayanamıyordum..." beni sevseydin keşke, hatta arkadaş olsaydık Doğa. Keşke bir arkadaşım olsaydı, o sen olsaydın.
Alnıma yayılan saf acı zonklayan şakaklarıma dağıldı ve burnumdan süzülen kan ağzımdan içeriye girerken titreşim gözlerime dağıldı. Gözbebeklerimin arkaya kayışını hissederken saçlarımdaki elleri çekildi ve beni ayaklarının ucuna yere düşürüp gözlerime baktı.
"İğrençsin."
Kendini affetmeyeceksin, Affan seni bırakacak. İğrenç bir insan oldun çünkü sen.
Gözlerimi açık tutmaya çalışırken arkasından elini bir anda önüne çıkardı. Demek bir bıçak saklıyordu!
"Beni öldürecek misin?" diye hıçkırdım.
"Abim gelmeden."
İşte bu işaretti. Affan'ın adını haykırmalıydım. Bunu yapmak için ağzımı araladım ama tekmesini kaldırdığında, nefesimde boğuldum. Ayakkabısının tabanını gördükten bir saniye sonra tekme suratımda patladı ve gözlerim tamamen kapandı.
Acıya o kadar dayanabiliyorum. O kadar.
Ben nasıl hayatta kalacağım? Nasıl?
Kendimi önce evde sandım, sonra bir nehirde, ardından o lale bahçesinde. Ama burnuma kokusu gelen şey açmış laleler değil, hastane odasıydı. Kendime geldiğimde ilk önce bembeyaz parlayan hastane ışığını gördüm, birkaç saniye bakmaya devam ettiğimde o ışık titredi. Sabaha karşı bir odadaydım, buraya getirilmiş olmalıydım. Hiçbir şey hatırlamıyordum.
Yüzümde acı vardı.
"... içine cin kaçmış olabilir mi?" diye soran Yalın'ın sesi bana yalnız olmadığımı fark ettirdi ve gözlerim acıyla kırıştı. "Annemin cinleri falan diyordu ya."
"Tek bir şaka kaldıracak durumda değilim Yalın."
"Dalga geçmiyorum, bu halle dalga mı geçilir?" Fısıltılı konuşmalardı ve uzakta hissettirmiyorlardı. "Sen söyledin, kendi suratını masaya çarpıp duruyordu, beni görmüyordu, kollarımda bayıldı dedin. Ya bir şeyin etkisindeydi ya da..."
"O bazen bazı şeyler görüyordu. Çığlık atıp evde birisinin olduğunu sandığı o günden sonra kötüleşeceğini tahmin etmeliydim." Sinirli geliyordu sözcükleri çıkarma şekli. "Hiç uyumamalıydım, gece ona bakmalıydım."
Ben Affan'ın uykularını kaçırıyordum. Ya rüyalarına girip bir hayalet olarak ya da kendi hayaletimi yaratarak.
Gözbebeklerim ışıkta kayboldu ama acı tekrar uykuya dalmama engel oluyordu. Yapabilseydim elimi uzatacaktım ama belki de yapmıştım. Kafamı hiçbir yere çevirmiyordum, camın kenarındaki duvara bakıyordum. Korkudan alt dudağım titrediğinde yatakta doğrulmaya çalıştım. Sandalye ayağı yerde gıcırdadı ve acıyan yüzümün sol tarafını tanıdık bir his teslim aldı. "Benim Lal."
Gözlerimi yumarken şakaklarımdan acı yayıldı, gözlerimi yummamın sebebi artık bakmak istemememdi.
"Çıksın," diye fısıldadım panikle.
Yanağımdaki parmakları duraksadı ve bir dakika geçmeden kapı aralanıp kapandığında, Affan, "Çıktı," dedi. "Yalnız kaldık."
Rahatlayarak gözlerimi açtığımda onu gördüm ve sefil bir hıçkırık dudaklarımdan kaçtığında Affan alnını kırıştırarak eğildi, yumuşak şşt, sesiyle dudaklarını dudaklarıma bastırdı. "Seni kucaklamamı ister misin?"
İsterim. Sonra da beni hiç bırakmamanı. "Canım çok acıyor, çok pişmanım."
"Neren acıyor Lal, neren?"
Sanırım doktor çağırmak için uzaklaşacaktı ki onu tuttum. "Çıksın, lütfen."
"Yalın çıktı, yalnızız. Çekinmene gerek yok."
Kafamı iki yana sallarken o dudaklarını şiş olduğunu hissettiğim alnıma koydu ve benim gözlerim korkarak bir daha odanın duvarına çevrildi. Vücudum yatakta kaskatı olurken cildim buz kadar soğudu. Affan'ın fısıltısını duyamadım.
Doğa hâlâ oradan bana bakıyordu. Tıpkı bir hayalet gibi.
DEVAM EDECEK.
Sizce Lal o geceyi detaylarıyla Affan'a anlatmalı mı?
Affan'ın tepkisi ne olur?
Son zamanlarda yapmıyordum ama bu bölümü bir emoji ile anlatmanızı isteyeceğim. 🖤
Hoşça kalın. 🤎💚
Yorumlar yükleniyor...