36: HİSSEDEMEMEK AMA HİSSETMEK.
Merhaba canımın içleriii!
Yorumlarınızı mutlaka bekliyorum. 🫶🏻

36: HİSSETMEK AMA HİSSEDEMEMEK.
"Affan, sana baba diyeyim mi?"
Affan öksürerek ilk yudumunu aldığı içeceği ağzından püskürttü ve gülmekte olan Yalın'ın suratına sıçrattığında, ortaya çıkan neticeye gülen yalnızca Ayaz kaldı. Onun dolu, katıla katıla gülüşü günler sonra benim de dudaklarımı kıvırdı. Ruhunun yokluğundan ne kadar yakınıyordum, çünkü böyle gülen bir çocuğu, eğer bir de ruhu olsaydı bu dünyada seven tek insan ben olmazdım.
Babasını pek insandan saymıyordum.
Gerçi artık Yalın'ın da Ayaz'ı sevdiğine dair kuşkularım vardı.
Bu kuşkuyu besleyen şeylerden birisi o sırada yaşandı, Ayaz o kadar güldü ki, sandalyeden düşerken Yalın onu aceleyle kavradı.
"Demek gülebiliyormuşsun," diyerek tebessüm etmişti üstelik ona.
"Sen de gülüyorsun ama annemle Affan gülmüyor."
Affan'ın en sıklıkla gülümsediği insan olarak başımı kendisine çevirdim. Bir selpakla çenesini, siyah montunun önünü siliyordu. Neyse ki kumaş kir tutmadı ve Affan gözlerini kaldırarak bana baktığında, gözlerimi hemen büyütüp kendimi savundum. "Ben söylemedim öyle bir şey! Nereden aklına geldi bilmiyorum!" Ayaz kendi rızasıyla böyle bir şey sormazdı, aklına da gelmezdi.
"Yalın dedi, Yalın."
Ayaz beni doğruladığında Affan ile bakışlarımız masanın karşısındaki Yalın'a çevrildi. Ayaz'ın kendisini bu kadar kısa sürede ifşa etmesine tamamen hazırlıksız yakalanarak, "Alçak," diye kızdı. "Hemen ne yumurtluyorsun?"
Gülmesi tamamen bittiğinde Yalın'a anlamsızca baktı. "Neden ki? Söyleme demedin."
Affan, "Bana baba mı demek istiyorsun?" diye sorarak aralarına girdi.
Ben huzursuzca kıpırdanırken, "Hayır," diye cevapladı Ayaz. "Benim babam var."
"O zaman neden öyle sordun?"
Ayaz işaret parmağıyla bir daha Yalın'ı gösterince Yalın bir anda eğilip onun parmağını ısırdı ve Ayaz'ın yakınması yarım dakikayı geçince, "Hey," dedi Affan. "Ben sana demedim mi sana her söyleneni yapma diye."
Ayaz bu denileni hatırlayıp sessizleşti ve çenesini göğsüne kadar eğerken omuzlarını silkti. Parmağına tiksinerek bakması Yalın'ın gülüşünü saklarken elini ağzına kapatmasına sebep oldu.
"Yalın sana camdan atla da diyebilir, yapacak mısın?"
"Yapmam, camdan atlarsam canım acır."
Yalın'da, "Bu biraz travmatik bir benzetme oldu," diyerek masaya fısıldadı.
Kıstığım gözlerimle karşılaşmaktan çekinerek bakışlarını kaçırırken, Affan'da yüz buruşturup, "Onu unutmuştum," dedi.
Yalın Ayaz' zarar vermişti, benim kalbimi bir kereden fazla kırmıştı. Suçumuz olmadığına inanana kadar arkadaşım bile olmamıştı, çünkü Duru'yu kaybettiği için ailesi kadar üzülüyordu ve şimdi Doğa'yı da kaybetmelerine rağmen benim için endişeleniyordu. Keşke bir tane de kız arkadaşım olsaydı. Yıllardır bir tane bile olmamıştı.
Acaba burada arkadaş bulabilir miydim?
Bakışlarımı karlı Uludağ tepesinde gezdirdim. Burası, evimizin olduğu konumdan bile soğuk, rüzgârlı ve yüksekteydi. Rusya'nın daha soğuk yerlerinde bulunduğum için bu atlatacağım soğukluk derecesiydi, hem belki bu kadar soğukta Doğa'nın hayaletini de dondurabilirdim; dişleri soğuktan titrediğinde artık hiçbir şey fısıldayamazdı. Rauf'un beni bulacağını, öldüreceğini ve benim de bir hayalete dönüşeceğimi.
Affan, "Lal?" dediğinde sesimi söyleme şekli, son günlerle birebirdi. Bir dakikadan fazla düşünmeye başladığımda, boşluğa dalıp ama bunu fark etmediğimde, uyuduğumda, uyuyamadığımda, boğazımdaki lokmayı yutamadığımı anlayıp önüme su koyduğunda... hep oradaydı. Ama bir sorunmuşum gibi değil, sorun herkesken ben her şeymişim gibi.
"Bugün bir kız arkadaş bulacağım," diyerek hedefimden ona da söz ederken, kaçamak şekilde gözlerinin içine baktım.
"Önce sucuk ekmeğini mi yesen?"
Önümdeki tabakta yarım ekmek pişmiş sucuk vardı. Birkaç ısırıktan sonra onu bırakmıştım, sıcaklıktan dilimin ucunu yakmıştım ve Affan Ayaz'la Yalın'ı şaşkınlıklar içinde bırakıp beni öpmüştü. O öpücükten sonraki ilk konuşmalardı zaten bunlar.
"Sence bulabilir miyim?" derken gözlerimi etrafımızda dolaştırdım. Burada çok insan vardı, herkes de yanındaki ile meşgul ve tanıdıktı. Yalnız kimseyi görmemiştim.
"N'apacaksın kız arkadaşı?" dedi Yalın, sanki bu isteğim yersiz ve de manasızmış gibi.
"Nasıl n'apacağım?" diyerek azarladım onu. "Senin kaç tane erkek arkadaşın var?"
Sucuk ekmeğin yanında içtiği ikinci çaydı, ellerini cam bardağın etrafına sarıp omuzlarını silkti. "On tane falan var, on tane de yakın olmadığım tanıdık vardır."
"Benim bir tane bile yok!"
Yalın'ın başta manasız bulduğu arayışım bu dediğimden sonra bakışlarına bir anlam yükledi. Yalnızlığımı neden paylaşmıştım ki! Ama sanki bilmiyorlar mıydı? Telefonumda bile yalnızca üç numara vardı, kimin telefonunda bu kadar az kişi olurdu? Babam ya da Kerim benden daha mı iyi insanlardı, neden onların telefonlarında bir sürü kişi vardı, bir sürü de arkadaşları?
"Şuradaki iki kızla tanışabilirsin," dedi Affan, o benim neden arkadaşlarım olsun istediğimi anlıyordu. Yalnızlığımı, daha evdeki ilk günlerde fark etmişti telefonuma bakıp o kadar az kişinin olduğunu anladığında.
Boynumu çevirip ateşin yanında gülen iki genç kadına baktım. Birbirlerinin buradaki tek arkadaşı gibilerdi, fotoğraf çekiliyorlardı. Dudak içimi ısırarak gözlerimi tekrar Affan'a kaydırdım. "O kızlara mı bakıyordun sen?"
"Sana arkadaş bakıyordum," dedi, uzanıp beremi kulağımın üstüne kapatırken.
"Sen bakma." Kızlarla arkadaş olabilirdim ama Affan'dan uzakta, Affan'ın onlara bakmadığı yerde. "Yalın, sen bak."
"Ben bakayım mı?" dedi Ayaz.
"Sen ne anlayacaksın?" diye sordu Affan, muhtemelen Ayaz hiçbir şeyden tam anlamadığı için.
"Güzel kızdan anlıyor." Yalın Ayaz'a yan yan baktı. "Çay sırasında sırf güzel diye gidip kızın kolunu tuttu."
Bu bende tarifsiz bir korku meydana çıkardı. "N'aptın?"
Yapmaması gereken şeyi yaptığı Yalın tarafından kendisine fark ettirilmiş olmalı ki, bana sessizce baktı.
"Sakın," dedim ona, sert şekilde. "Sakın bir daha izinsizce kimseye dokunma." Bir insanın hassasiyetlerini anlamadığı gibi bir kadının da hassasiyetlerini anlayamazdı ve bende onun durumunu kimseye açıklayamazdım. "Özellikle küçük kızlara ve kadınlara. Sana söylemiştim, insanların bedenleri kendisine ait, onlara dokunamayız."
Üçümüzün bakışlarına sırasıyla bakıp başını aşağı yukarıya salladı.
"Zeus sana dokununca hiç hoşlanmıyorsun değil mi?"
"İyi ki buraya gelmedi," dedi.
"İnsanlara dokunma Ayaz, seni çok yanlış anlarlar canım."
Yalın'a göz atıp, "Çok güzel olduğunu söyleyecektim," dedi.
"Bana niye bakıyorsun lan, ben mi dedim sanki?"
"Sen de telefonda gördüğün kızlara çok güzel diyorsun."
"Annen de çok güzel," dedi Affan, Ayaz'ın gözleri kendisinden kaçmak için yer ararken. "Ama bir yabancı ona asla dokunamaz. Annen çok rahatsız olur değil mi? Kadınları rahatsız edemeyiz."
"Annem zaten, okuldaki çocukların annelerinden de daha güzeldi," dedi Ayaz, ki bu güzel olduğumu söylediği ilk an değildi. Güzel ile çirkini ayırt edebiliyordu, gördüğü şeylerle ilgili algı problemi hiç olmamıştı.
Affan ona göz kırptı. "Güzelden gerçekten anlıyorsun."
Herhalde utandığımı görmek istedi, çünkü yalnız söylediğinde utanmıyordum ama başkalarının yanında söylediğinde içimi okşayan sevinçten utanıyordum.
"Sınıftaki çocuğun babası hep anneme bakıyordu," dedi bu kez de oğlum, gamsızca ve normal bir havadis veriyor gibi. "Sonra annem bir gün o adama bağırdı, daha sonra çocuğu almaya hep annesi geldi, çocuk da bana sinirlendi." Yalın'a döndü ve ona dokunmanın normal olduğunu ayırt etmiş şekilde kolundan tuttu. "Çocuk bana vurunca öğretmen onu derse almadı, yazık, zavallı." Güldü ama Yalın Affan'ın gerginliğinden gülmeyince omuzlarını silkti oğlum.
Hayatımda insanlarla bazı kötü anılarım olmuştu, mesele Ayaz'a bunu babasına söylememesini iletmiştim ama şimdi bu masada konuşmayı normal buluyordu. Affan'ın çelikten sinirlerine dokunduğunu, sucuk ekmeğini yerken bile fark etmedi ama hepimiz ona bakmaya devam edince, "Ne?" dedi. "Niye bana bakıyorsunuz?"
"O adama bir tane çakmadın mı?" Affan'ın sessiz sorusunu ciddiye aldı Ayaz.
"Yok, sadece izledim."
Yalın gülen yüzünü Affan'dan saklamak için masadaki kolunun üstüne kapandı, Ayaz ise onun gülmesini yersiz bulup yemeğine devam etti. Affan'ın, Ayaz'ı benim için bir koruma olarak görmesi, buna işe yarar bulması, her gün Ayaz'ın başına bunu kakması ama Ayaz'ın hâlâ istediği kıvama gelmemesi sinirlerine dokunuyordu. Çocuğumu zırhım yapamazdı, ben Ayaz'ı kendimden önce korurdum, Ayaz'da kendini benden önce korurdu.
Acısını hissetmesem bile fazla soğukta kuruyup yanmasın diye bir çift eldiven takmıştım elime. Termal montumun fermuarını daha da yukarıya çekerken biraz zorlandım. Sabah gelirken almıştık, vücuduma tam oturan beyaz bir monttu ve pantolonumun altına sıcak tutacak tayt giyinmiş, bere ile atkımı vücuduma adeta dolamıştım. Bizi buraya getireceğini Affan söylemişti, fikrin ortaya çıktığı ilk anı bilmiyordum ama benim için yapıldığını hissediyordum.
"E sucuğu beğendin mi?"
Yalın Affan'la dalga geçmeye niyetlendi ama Affan, "Beğendim," dediğinde kaşlarını kaldırdı. "Lal'de biliyor artık tat almadığını, neden yalan söylüyorsun? Ayaz'ın sana bir şeyler yedirmesinden korktuğundan mı?" Dönüp oğluma göz kırpınca Ayaz'da onun hareketini tekrarladı.
"Yalan söylemiyorum, Ayaz'ın beni zehirleyecek hali yok."
"Zehir mi? Nasıl yapacağım?"
Ayaz'ın merakını görmezden geldik, zehirle ilgili açıklama yapacak değildim ya. Yalın kuşkulu görünerek, "Nasıl yani?" dedi. "Beğendiğine göre, anlamadım tat mı alıyorsun?"
"Evet."
Bunu Yalın'a söylemediğini bilmiyordum, o da bilmiyordu ki sevinemeden bile, "Ne zamandır?" diye sordu. "Nasıl ya, neden söylemedin?"
"Ben körken tat almaya başladı," dedim, bir yandan bu tesadüfen ironisine hüzünlenip.
"Günler olmuş." Yalın sitem etti. "Neden söylemedin?"
"Merak ettim, ilk zamanlarda yaptığın gibi tuzlu diye şekerli şeyler yedirmeye devam ediyor musun bana." Demek Yalın Affan'la biraz dalga geçmişti önceden.
"Yok, sen zehirlendikten sonra bıraktım o işleri," dedi Yalın, o kadar şey yaşanmıştı ki Affan'ın tat almadığı bilindiği için zehirlendiği aklımdan çıkmıştı. O adam yapmıştı, Affan'a istediği her an zarar verebilmesi ürkütücüydü. "Bir şey olur, başıma kalırsın diye."
"Emin oldum, kahvelerimi şekersiz yapıp verdin."
"Bunca yıllık dostluğumuzu testten geçirdin demek."
"Ben senin kadar uzun hatırlamıyorum bu dostluğu."
Yalın küçük sırıtışını saklayıp iç çekti. "Eee, çok şey yerken görmedim seni. Tat da alıyorsun, hâlâ az yemek yiyorsun."
"Evet, hiçbir şeyi özlememiş gibi. Bu adamın özlem duygusu da yok." Affan kendisini gösterdiğim işaret parmağıma baktı.
Kendini savunan hiçbir şey söylemeden dizini masanın altından dizime sürttü, çünkü bana hissettirdikleriyle sessizleşeceğimi biliyordu.
"Koku da alıyorsundur o zaman?"
Affan koku duyusunu tat duyusundan önce kazanmak istiyordu, hatta tat aldığında yaptığı ilk şey koku duyusunu üzerimde denemek olmuştu. Yalın'ın bunu hatırlatmasına yüz kırıştırarak, "Maalesef almıyorum," dedi.
"Neyse, tat daha önemli zaten."
Benim için de öyleydi ama Affan buna katılmayarak başını iki tarafa salladığında Yalın bunun sebebini bir dakika kadar sonra anlayıp bana baktı, kendi kendine başını salladı.
"Bence doktora gidelim," dedi Affan'a. "Tat geldiyse koku da gelebilir, bir sor."
"Bayram edeceğim," dedi Affan, ki duyguları konusunda böyle açık sözlü olduğuna nadiren rastladığı için Yalın'da abartısına gülümser gibi oldu.
"Yemeğim bitti, kayayım mı?"
Ayaz sandalyeden hevesle kaydı ama istediği şeyi nasıl yapacaktı ki? O kaymayı bilmiyordu. Aktivite, kayan insanlar ilgisini çekmişti ama düşmesinden endişe ediyordum. Dudaklarımı ısırarak elinden tuttum ve yanıma çektiğimde alnımdaki şişliği bakarak, "Boynuzun hâlâ geçmemiş," dedi.
Yanak üstlerim bu kez utançtan kızardı. Yaptığımı duyduktan sonra bile değil, ancak Doğa'nın hayaleti gözlerim önünden kaybolduğunda idrak etmiştim kendime n'aptığımı. Hepsini Doğa yapmış gibiydi. Çünkü ancak o bana böyle davranırdı. Alnımı o kadar vurup şişirmenin ağrısını iki gün yaşamıştım, burnumda ise atel duruyordu; çünkü incittiğim ortaya çıkmıştı.
Nefes alırken burnumun içi sızlıyordu.
Hep insanların bana fiziksel olarak dokunup acı çektirmesinden korkup, bunu kendime yapmıştım.
Affan'a deli olmadığımı söyleyeceğim.
Terk edilmemek için akıllı birisi olacağım.
Ayaz, sanırım Affan son üç gündür defalarca yaptığı için eğilip alnımdaki şişlikten öptü. Onun iyi şeyleri taklit etmesini çok seviyordum. "Acıdı mı?"
"Acımadı," dedim, bu ufak yalandan bir şey olmazdı ki.
Dudaklarımı alnında gezdirince ne kadar üşüdüğünü anladım, beresini alnına kadar kaydırıp, "Sadece kar topu oynasak olur mu?" dedim. "Düşersin diye korkuyorum."
"Çok sıkıcı."
"Annenle kayamazsın," dedi Yalın, sandalyesini iterek kalktı. "O da düşebilir, bir yerini kırarsa da vay halimize." Ayaz'ı montunun şapkasından tutarak sürüklemeye başladı. "Önce gidip ateşin yanında biraz ısınalım."
Ben Ayaz'la vakit geçirmeyi seviyordum ama yetişkinler çocuklarla bir şeyler yapmayı çok sevmezdi, Yalın ise onu oyalamak için değil, eğlenceli de bulduğu için vakit geçiriyor gibiydi. Ayaz'ı kullanmayı öğrenmişti, mesela evde her şeyi ondan istiyordu ve Ayaz sıkılana kadar yapıyordu. Sonunda ofladığında Yalın bir şekilde yine ikna ediyordu.
"Yalın biliyor mu?"
"Neyi?"
"Canının acıdığını. Biliyor gibi söyledi, incinmenden endişe etti."
Yalın'da sürekli alnımı, burnumu sorup durmuştu bugünlerde. "Evet, ona anlattım."
Aramızdaki boşluğa kafasını eğip, "Neden?" diye sordu.
"Konu konuyu açtıkça söylemiş oldum," dedim. "Çok şaşırdı, baban iyi ki Affan'ı öldürmüş dedi! Kulağa gaddarca geliyor ama babam bana neler yaptı, çok haklı!" Affan'ın amcasının babamı neden öldürmek istediği, Affan'ın da eşlik ettiği hâlâ aydınlanmamıştı. Amcası ölüydü ve Affan hatırlamıyordu, öğrenmenin yolu yok gibiydi.
"Her şeyi anlattın öyleyse?"
"Evet, çocuğum olamayacağını, Ayaz'a neden ve nasıl bağlı olduğumu bile."
Erkekler fiziksel şiddet uygulamaya çok meyillilerdi, bu yüzden sırrımı en çok onlardan saklamıştım.
"Fark ettim," derken sıcak nefesini tenime değdirebileceği mesafeye yaklaştı. Ben kokusunu alırken o boynuma baktı. "Son günlerde sana çok dikkat ediyordu."
"Delirdim diyedir belki de." Hayır Lal, bunu değil, deli olmayacağını söyleyecektin! Bir şeyi de doğru yapsana kızım.
"O nasıl laf?" dedi, parmaklarını saçlarım arasından geçirip dalgalarını korumak için kıvırırken. Bu hareketine dudağımın kenarı kıvrıldı.
"Benim manasız konuşmalarım işte. Bana hâlâ alışamadıysan sana da aşk olsun," dedim, hızlı geçiştiriyordum. "Yalın sana değer veriyor, iyi bir arkadaş."
Çay bardağını yüzüme hizaladı, dudaklarıma koydu. Samimi hareketini büyütmeye gerek yoktu ama kalbim hızlandırmıştı tabi. Başımı az eğip onun sıcak çayını içtim ve dudaklarım ısındığında, bardağı kendine çevirip kalanı da o içti.
"Gel, sana arkadaş bulalım," derken, aynı sıcaklıktaki dudaklarını burnumun kenarına bastırdı.
Kalkmaya yeltenince montunun yakasından tuttum. "Beraber mi?"
"Ayrı ayrı mı arkadaş bulalım?"
"Sen de mi kız arkadaş bulacaksın?" Yok artık, ne diyordu bu!
Tuttuğum kıyafetini yumruğum içine aldığımı bakışlarıyla fark ettirdi bana. "Sana kız arkadaş bulmaktan söz ediyorum Lale."
"Yok yok," dedim gözlerimi hızlıca kırpıştırıp. "Sen ne diyeceksin? Lal'le arkadaş olun mu? Ne saçma olur ama değil mi? Ben kendim bulayım, sen burada otur."
Ellerimi omuzlarının üstlerine kaydırarak bastırdım ve onu sandalyeye oturtup kendim kalktığımda, Affan aniden belimden kavrayarak beni bacakları arasına çekti. Neyse ki omuzlarına bastırıyordum, ona tutunması kolay olurdu. "Seni yalnız bırakmam."
"Ama seninle olmaz!"
"Neden?"
"Kızlara mı bakacaksın Affan? Yüzlerine, ruh hallerine bakıp benimle arkadaş olup olmayacaklarını mı düşüneceksin?" Hemen bu serzenişlerime makul bir açıklama bulacaktım ki, buldum bile! "Sen onlara bakarsan yanlış anlarlar, hoşlarına gitmez, seni kocalarına falan şikâyet ederler, dayak yersin."
Kollarını daha da sıkılaştırıp beni kıpırdayamayacağım kuvvetle kendisine bastırırken, en sevdiğim açıdan, aşağıdan baktı gözlerime. Beni görmek için gözlerini en yukarıya kaldırması, tüm dikkatini ayırması özel hissettiriyordu. Ancak benim kadar aptal başka insan, bir bakıştan bu kadar anlam çıkarırdı zaten.
"Kıskanıyorsun."
Önce sola, sonra sağa baktım. Kirpiklerim daha hızlı kırpışmaya başladığında görünmeyen kızarıklık vücudumdan boynuma doğru yükseldi. Onu kıskandığım daha önce de açığa çıkmıştı ama söylenmesi, üstelik onun da aynı sahiplenişe düşkün olduğunu bildiğim halde beni mahcup etti.
Altın gözlerine yeniden bakarken avuç içlerimi omzuna sertçe bastırdım. "Sakın kimseye söyleme," dedim.
"Neyi?"
"Seni kıskandığımı."
Manasız olsa da başını salladı. "Sen de benim seni kıskandığımı söyleme."
"Herkes anlıyor ki." Ayaz bile fark etmişti adını veremediği bu duyguyu.
"Doğru," dedi.
"Sakın kimseye bakma." Yeniden uyardım.
"Kimseye bakmıyorum," dedi.
"Biliyorum."
"Sana arkadaş da mı bakmayayım?" derken sırtımı gıdıklamaya başladığını hissedip kıpırdanmaya çalıştım.
"Yok, bakma."
"Sana bakacağım."
Stres ve heyecanla alnımdaki şişliğe dokundum. "O olur ama niye söyledin, gerildim."
Haklı olarak, "Yüzüne ilk defa bakmıyorum," dedi.
"Çok doğru söylüyorsun. Madem o kadar baktın, yüzümde en hoşuna giden yer neresi?"
"Peri yeşili gözlerin."
Ya bu adam bence dalga geçmek için diyordu. "Sen peri falan diyerek benimle içten alay etmeye başladın, en iyisi ben gideyim." Daha asabi şekilde kıpırdandım ama kolları gevşemiyordu, gözlerimin içine bakışıyla kalbimi de bir boşluğa doğru amansızca çekiyordu zaten. "Sen gelme, ben yalnız arkadaş bulurum. Ama önce beni bırak, kolların odun gibi oldu."
"Uyumaya gelirken seviyorsun?"
"Evet, kolların güçlü çünkü. Sen bırakmadan çıkamıyorum bile. Beni sarıyorsun, güvende hissediyorum."
Onun vücut parçalarını kendime ait hissediyordum ama bunu yüksek sesle söylemek bir yana, fısıldayamazdım bile. İstediğim gibi ve sıklıkta dokunabildiğim tek insan oydu, eğer ellerimde bunu hissediyor olsaydım derimin altından kalpler fışkırırdı.
"Ama alnın acıyor, yumuşak yastıkta uyumalısın."
"Yok yok," dedim, istemediğim şeyleri hep böyle reddederdim. "Kolunda uyuyacağım."
Beni bırakması için ikna etmem tam sekiz öpücüğe mâl oldu. Yanaklarından, alnından, dudağının kenarından öptüm. Hepsinden sonra bırakacak sandım ama tekrar tekrar öptürdü, son öpücüğüm kulağını ısırmaya dönünce de yanımda sürüklenen bir gülüşle kollarını çözdü.
Uzaklaşırken bakışları üstümdeydi. Daha önce gördüğüm kızların yanına çekingen şekilde yaklaştım, birbirleriyle konuşuyorken aynı zamanda ayna tutmuş, ruj sürüyorlardı. Ellerimi ateş variline uzatıp rahatsız etmeden kaçamakça baktım ama sohbetleri yoğun görünüyordu.
Bir iki kez araya girmeye çalıştım ama utandım.
Sonra çok harika bir şey oldu! Kız çantasına koyarken ruju düşürdü ve o kadar hızlı hareket ettim ki, artık beni fark ettiler. Eğilip karların üzerinden ruju, kapağını alarak doğruldum. Gülümseyerek kadına uzatırken, "Ne güzel ruj," dedim. Aslında ben mürdüm ile kahve tonlarını severdim, bu şeftali tonlarında bir rujdu.
"Ay teşekkür ederim," derken rujunu kaptı elimden. "Ne zahmet ettin."
"N'olacak ki?" Sohbeti devam ettirebilmek için akıllıca bir şey söylemeye çalıştım. "Benim ellerim hissetmiyor, kara falan istediğim gibi dokunabilirim."
Kızlar bir anlığına bakıştı ve saçları toplu, gamzeli kız, "Nasıl yani?" dedi.
Bir anda tüm hayat boyunca taşıdığım sırrı bu kadar kolay söylediğime inanamadım ama sonra heyecanlandım! Tabii ki, onların ilgisini çekebilirdim. Sözcüklerimi doğru seçip, "Bir hastalık geçirdim," dedim. "O günden beri ellerimde his kaybı var, soğukta falan hiç üşümüyor."
"Yok artık," dedi rujunu verdiğim kız ve sonra yüzünü buruşturdu. "Çok şaşırdım, bayağı fantastikmiş. Ellerin nasıl peki? Normal mi?"
Hevesle eldivenlerimi çıkarmaya başladığımda ikisi de biraz eğildi. Ellerim genellikle soluk, beyaz görünür, dışarıdan darbe alınca bir canlılık belirtisi gelirdi. Her ikisi de bakıp ellerimin normal göründüğünü fark ettiler.
"Şimdi karı tutuyorsun ama üşümüyor musun?"
Nadiren ellerimin hissiz olmasıyla mutluluk duyardım ve bu da onlardan birisiydi. "Biraz bile üşümüyorum."
Kızlar gülüşürken, "Böyle bir şey ne gördüm ne duydum," dedi birisi. "Hiç acımıyor, ne güzeldir."
"Kar topu oynayalım mı?" dedim, hevesle.
Saçları toplu kız, "Yok," dediğinde gülüşümü dudaklarımda tutamadım ama hemen ardından kıkırdadı. "Mahvedersin sen bizi, biz nasıl oynayalım seninle?"
Bir an çocuk gibi kar topundan söz ettiğime utanmıştım ama ilgileri hâlâ ellerimdeydi ve beni kendilerinden daha az olgun bulduklarına dair emare göstermemişlerdi. Aynı kız, "Ama," dediğinde beremi düzelterek dikkatimi verdim. "Beni çok ayıplamazsan bir şey isteyebilir miyim?"
Arkadaşı da ne isteyeceği konusunda meraklanırken, ben hemen, "Tabi," dedim.
"Ya biz fotoğraf çekilmek istiyoruz ama ellerimiz kısa sürede hemen üşüyor, bir düzgün fotoğrafımız olmadı." Sorarken utandığı yüz halinden belliydi. "Fotoğraf çekilelim mi?"
Arkadaşı, "Yeliz," dedi gülerek. "Seni kullanabilir miyiz diye ricada bulunuyorsun kıza."
Aralarına girip, "Olur," dedim, çok hevesli olduğumu gizlemeye çalışıyordum ki utanmayayım. "Verin telefonu."
Yeliz hemen, "Biz de seni çekeriz," dedi. "Söz."
Beraber de çekilir miydik acaba?
Bir fotoğraf kameraları vardı, birkaç tuşla nasıl çekeceğimi tarif ettiklerinde hemen anladım. Kendilerini manzaraya ayarlayıp poz verdiklerinde onları çekmeye başladım. Önce yalnız, sonra beraber. Nasıl çektiğime baktılar ve gözleri parladığında memnun kaldıklarını anladım. Güzel, çekici kızlardı; havalı poz veriyorlardı. Beni de çekeceklerini söylediğinde bir iki kez kameraya gülümsedim, bazılarında da başımı eğerek kameraya dikkat, özenle baktım. Bana gösterdiklerinde özellikle son fotoğraflarımın onlar kadar havalı olduğunu gördüm.
"Çok güzelsin," denildiğinde yanağımın içini sıktım. "Adın neydi bu arada?"
"Lal Lale." İnsanlarla çok az tanışıyordum, ismimi paylaşırken bile heyecanlanıyordum. "Senin Yeliz'di, ya senin?"
"Açelya," derken sırıttı. "İkimizinki de çiçek ismi."
"Seninki daha güzel," der demez utandım. Çünkü kendi ismimi daha çok seviyordum, sırf yakınlaşmak için yalan söylemiştim. Bakışlarımı kaçırdım.
"Ee, kimlerle geldin tatile?"
"Bir tane sevgilim var, onunla geldim." Ayaz ile Yalın'ı nasıl dahil edeceğimi bilemedim açıkçası.
"Sadece bir tane mi sevgilin var?" Kıkırdayarak dirseğime vurdu kız.
Cümleye eklediğim önemsiz detayı böylelikle fark edip hafifçe gülümsedim.
"Nereden geldin? İstanbul'dan mı?"
"Bursa," diyerek düzelttim. "Burada yaşıyorum ama Uludağ'a ilk kez çıktım."
"Bursa'lı mısın o zaman?"
"Yok, aslında İstanbul'da doğup Rusya'da büyüdüm. Şimdi Bursa'da yaşıyorum ama Gaziantep'liyim."
"Aaa," dedi, sonra bu kadar şaşırdığı şeyi bana da söyledi Açelya. "Ben de Gaziantep'liyim, hemşehri çıktık. Ama ben de İstanbul'dan geldim arkadaşımla, finallerden önce kaçamak yapıyoruz."
Bu hemşehri kelimesine çok aşinaydım, tam anlamını hatırlamaya çalıştım.
"Finaller?"
"Evet, üniversite işte." Yeliz gözlerini üzerimde, yüzümde bir tur daha gezdirdi. "Sen de okumak için mi buradasın?"
Alt dudağımı büküp yerdeki karı eşeledim. "Yok ama okuyacağım. Siz ne okuyorsunuz?"
"Biyoloji okuyoruz, bölüm arkadaşıyız zaten."
"Ne güzel, mesleğiniz olacak," dedim.
"Bitirebilirsek," dedi Yeliz. "Baksana, ilk fırsatta kaçtık okuldan."
Burukça gülümseyip elimi yanağıma dokundurdum. Buz gibi olmuştu, yanık oluşmaması için eldivenlerimi yeniden giyerken gözlerimi etrafta dolaştırarak istemsizce kaçırdım. "Üniversiteye girmek zor mu?" diye sordum ardından, kendimi keşke durdursaydım.
"Yani, ne okumak istediğime göre değişir canım ama kolay değil bence."
Affan'a sorabilirdim, o çoktan okulunu bitirmişti, daha çok şey de biliyordur.
"Bir de selfie çekilelim," dedi Yeliz dirseğini dirseğime vurdu. "Ben çekeceğim bu kez, merak etme."
"Ben de çekerdim ki."
Gülümsediler ve bu kez telefonunu çıkardı, kamerasını bir temizledi. Bizi kadraja aldıklarında aralarında kalmıştım, berem ile saçlarımı düzelttim ve sıralı birkaç fotoğrafımızı çekti.
"Instagram hesabın var mı, ekleşelim?"
Liseye giderken bir hesap açmıştım, henüz Rusya'dayken. Yıllardır kullanmıyordum ama duruyordu, sorup ilgilendikleri için geri çevirmedim ve kullanıcı adımı aratıp hesabımı bulduklarında ben bile eski halime hayret ettim. Yedi, sekiz yıl kadar önceki fotoğraflardı. Aşağıya kaydırarak sırasıyla baktılar. İlk fotoğrafım ablamlaydı, sonrakiler okulda ya da ablamın beni çektiği, benim hoşlandığım bazı şeyleri paylaştığım görsellerdi. "Bu kardeşin mi?"
"Evet, ablam."
"Bayağı benziyorsunuz, sadece..."
"O daha havalı," dedim. Bu her zaman göze çarpardı, kameraya bakışları insanı çekiyordu.
"Sen de daha güzelsin." Göz kırptı.
Bu iltifattan hoşlanmadığımı gizledim, masumca söylenmişti. Eve gidince bu hesabımı ben de açacaktım, beni eklediklerinde fotoğrafları istedim ve Airdrop üzerinden aldım. Hiçbir kız arkadaşlarımla fotoğrafım yoktu, bunlar ilkti. Artık benim de arkadaşlarım vardı.
"Bir şeyler içmeye gidelim mi?"
Yeliz üşüyen ellerini ateşe uzatarak arkadaşına dönünce, bu soruyu üstüme alınıp alınmamakta kararsız kaldım. Açelya bana, "İçeriz değil mi?" diye sorduğunda, "Tatlı bir şey içerim," dedim.
"Kafeye geçelim o zaman."
Karlı zemine dikkat ederek yürürken boynumu arkaya uzatıp baktım. Affan, Yalın ve Ayaz ile ateş varilinin yanında, telefonuyla konuşuyor olsa da beni izliyordu. Ona kafeyi işaret ettiğimde huzursuzca başını salladı, dudaklarını okumaya çalışsam da bu mesafeden çok zordu. Elimi salladığımda, avucunu açıp kapayarak geri dönüş yaptı.
"O mu sevgilin?"
"Evet."
"Ne kadar uzunmuş öyle."
"Gıcığın birisidir, şimdi onu boşverelim." Affan'ın değil, benim arkadaşlarım olacaklardı, Affan'ın kız arkadaş veya yakını olmasını istemiyordum. "Ben sıcak çikolata içmeyi düşündüm, siz?"
Bakıştılar. "Olur değil mi? Biz de içeriz."
Kafe sıcaktı, tenimle bütünleştiğinde mayıştım. Kahve, tatlı kokuları direkt burnuma çarpmıştı. Tezgâha bakınıp siparişlerimizi oluşturduk, neyse ki kafe otele bağlı olduğu için şimdilik ödeme talebinde bulunmuyorlardı. Karton bardaktaki içeceği tadıp çikolatanın kıvamını çok beğenince hemen Affan'a da denetmek istedim.
Kızlarda tadının güzelliğinden bahsedince başımı çevirdim ve kulağımın arkasından başlayan çınlamayla ayaklarım yerde hafifçe kaydı. Yeliz'in omzunun arkasındaki camda Doğa'nın yansıması vardı, yansımamın arkasındaydı. Yani benim arkamdaydı. Bana vurduğundaki, bıçağı tuttuğundaki gibi bakıyordu. Gözlerimi kapatmalıydım ama savunmasız kalmaktan korkuyordum.
Başımı sol omzumdan arkaya çevirdiğimde mutfakta olduğumuzdan daha yakındık.
"Alnımı çok acıttın," dedim, ağzımdaki çikolatanın tadı zehire dönüşmüştü. "Burnumu da."
Bir anda önümden kaybolup arkamda belirdi, omzumda ağır dokunuş hissederek arkamı döndüm ve dizimde sıcaklık hissettim. Kafamı eğdiğimde pantolonuma dökülen koyu renkli sıcak çikolatanın lekesiyle inledim, başını benimle aşağıya eğenin o olduğundan emin olmak adına göz attığımda Açelya'nın kahve gözleriyle karşılaştım. "N'apıyorsun öyle? Yandı mı çok? Banyo şu tarafta."
Yeliz elimdeki sıcak çikolatayı aldığında dizime doğru üfleyip doğruldum, tek dizim üstünde sekip, "Biraz dışarıya çıkacağım," dedim. Garip görünmemek için verdiğim çaba yüzünden kaskatı olmuştum. "Geleceğim ama, gitmeyin tamam mı?"
"Buradayız canım."
Başımı önümden kaldırmadan çıkışı takip ettim, gözlerimin onunla tekrar karşılaşmasını istemiyordum. Serin havaya kavuşunca kenara çekilip eğildim, yanan dizime pantolonum üstünden avuçladığım karı dokundurduğumda derimdeki o çekilme hissiyle ürperdim. Beremi başımdan sıyırıp saçlarımı arkaya savururken, "Affan'ın yanından ayrılmasam iyi olur," dedim fısıltıyla. "Kendimi utandıracağım, insanlara mahcup olacağım yoksa."
Kafama sertçe vurup aklımı başıma getirmeye çalıştım.
"Sonradan gerçek olmadığını biliyorum, o an neden gerçek geliyor?"
Nasıl geçecek bu?
Kalbimi Affan'a açsam geçer mi?
Etraftaki karları öfkeyle savurdum, aklını yitirirken böyle mi hissediyordu insan?
"Anne!"
Ayaz'ın bağrışı yakından duyulunca kafam kalktı. Onun, kaymasını durduramadan üstüme geldiğini gördüm ve tutmaya hazırlıklı şekilde kollarımı açmama rağmen tutamadım. Üstüme çarpıp beni de kendisiyle yuvarladı ve sırtım kara saplanırken, Ayaz bana yapışmış şekilde güldü. "Anne bu ne tip? Kafanı kara gömeceğim."
Ayaz nadir şeylerden keyif aldığı için tadını çıkarmasını istedim. Sonra yapacağı harekete izin vermeyen Affan oldu. Gökyüzünün berraklığı gözlerimi yakarken bakış açımıza girip eğildiği gibi Ayaz'ı kaldırdı ve yanımdaki boşluğa, külçe külçe karların üstüne fırlattı. "Sevmek için değilse sakın annene dokunma."
"Bir şey yapmadım," dedi, yüzüne gelen karları iterken.
"Madem bir şey yapmak değil, ben seni kara gömeyim."
"Hayır, çok soğuk!" Ayaz karların arasından kalktığı gibi fırladı. Affan'ın aldığı beresi yerde kalmıştı.
"Annene soğuk değil sanki. Biliyorsun da üstelik ne kadar üşüdüğünü."
Onu takip ettim ve Yalın'ın durdurduğunu görüp güvende olmasıyla rahatladım. Affan başını çevirip karların üstünde oturmaya devam etmeme şaşırmış şekilde elini uzattı. Tenime serilen buz tabakasından kurtulmak için hemen kalktığımda üstümdeki, saçlarımdaki beyazlığı silkeledi. "Kafeden erken çıktın, n'oldu?"
"Biraz sıcak çikolata döktüm, dizimi serinletiyordum."
Bakışları yer değiştirdi. "Çok mu? Odaya çıkıp bakalım hemen."
"İnan yalnızca kızardı, hemen kar sürdüm, şimdi de iyiyim."
"Bu kez de çok üşüdün tabi." O ne kadar zorlandığımı bilmiyor, sanki bunu hissediyordu da.
"Abuk subuk bir beden işte."
"Ama onu çok istiyorum."
Ruhumu onun gözlerindeki ateş ısıtınca kar soğutsun istedim ama karın ruhuma kadar dokunmayacağını biliyordum. Bakışlarımı kaçırıp karları inceledim ve sonra onu tutup başımı omzuna koydum, yanağım soğuk kumaşa dokunurken dudaklarımı boynuna koyup sıcak deriyi adeta üşüttüm. Başını yana yatırırken belirgin şekilde yutkundu. "Ben de seni."
Çenemi tutuş şekli beni öptüğü zamanki gibiydi. Yüzümü kaldırıp kendi yüzüne yaklaştırdığında nabız atışım boynumda çırpındı. Alt dudağını dudaklarıma yaslayınca soğuk havadaki bu sıcaklık ve nefes yoğunluğu göz kapaklarımı düşürdü.
"Dudakların buz gibi olmuş." Yanaklarımı tutup başımı sabitledi ve dudaklarını dudaklarımın kenarlarında, ortasında, kıvrımlarında gezdirerek saniyelik öpücükler koydu. "Çikolata mı yedin?"
Öptükçe ıslanan, parlayan kırmızı dudaklarına baktıkça karnımdaki ağrı derinleşti. Hevesli şekilde başını ileriye uzatıp heyecanlanışına bakarken ellerimi göğsünde kaydırıp omuzlarına çıkardım ve tüm beden ağırlığımı verip bir anda onu devirdim. Ayakları kar üstünde kayarken beni üstünde tutmaya çalıştı, benim kafam göğsüne düşerken o da karlara çakıldı. İçin için gülüşüme elimi kapatıp çehresine baktım.
Montunun içine dökülen karları silkelerken, "Biraz utan," dedi yaptığıma.
Kafamı iki yana sallayıp, "Senden hiç utanmıyorum," dedim.
"Karlar şu an meme ucuma kadar indi Lal."
Beni buraya benim için getirmişti, kendisi belki evde, hatta belki de babasının yanında olmak istiyordu ama gözlerini üstümden ayıramıyordu. Ben çocuk değildim, yalnız tüm ilgi bende olamazdı. Onu ne kadar sevdiğimi, hatta onunla vakit geçirmeyi ne kadar sevdiğimi göstermek istiyordum.
Üstünde doğrulup onun kalkmasına izin vermeden karları avuçladım, yüzüne doğru savurmaya başlamama tamamen hazırlıksız yakalanıp kollarımı tutmaya çalıştı. "Lal, seni kara gömerim."
"Yapmazsın." Avuçladığım karı ağzının içine sokmaya çalışıp çenesinden tuttum.
Ağzına ittiğim karları tutmaya çalışırken bir yandan da gözlerine ışık yaklaştı, altın hareleri parıldadı. "Kendine ne kadar çok güveniyorsun."
"Sana güveniyorum," dedim ve biraz daha kar alıp bu kez boynunun içine saklamaya çalıştım, montundan içeriye ittim.
Soğuktan açıkça ürperip yüzünü buruşturunca, elimi bu kez uzun kollu tişörtünün içine kadar sokup göğsüne ilerledim. Saçlarım başının etrafına dağılırken göz göze geldik ve alçak bir kahkaha attı. "Allah aşkına, elini o kadar içime neden sokuyorsun."
Tüm dişlerimi gördüğünde karları derisine, tenine sürtüp elimi göğsünde dolaştırdıktan sonra çektim ve burnunun ucundan öptüm. "Çok üşütmeyeceğim, biraz daha üşütüp bırakacağım tamam mı?"
"Tamam."
Yanağından da öpüp biraz daha aldığım karı kulağına sokmaya çalıştığımda, "Yok artık," diyerek yan dönmeye çalıştı ama tüm kuvvetimle kolundan kavradım. "Kar suyu kaçarsa hasta olurum, bir sürü kişi basıyor o karlara."
"Hasta olma," diyerek hedefimi değiştirdim, tiksineceğini bilerek karları yüzüne sürttüm. "Az önce adamlar geçti bu karlardan, sigara izmariti de atmışlardı."
Alnı kırışana kadar tiksinti duyup ellerimi savurmaya çalıştığında kıkırdayıp eğildim, çenesinden tutup seslice öptüm saçlarından. Çok seviyordum onu. Sarılmak istiyordum. Saçından ikinci kez öptüm. "Tamam tamam, daha yapmayacağım. Çok üşüdün mü?"
"Üşüdüm."
Yanağındaki, saçlarındaki ve montu içine kaçmış karları aceleyle uzaklaştırmaya çalışmamı izlerken gözlerindeki sıcaklık aramızdaki havayı yumuşattı. Bileklerimi hafif hafif okşayıp, "Beni öp," dedi.
"Olmaz."
"Öp," diye tekrarladı, sonunda yapacağımı bilerek.
"Olmaz dedim ya."
"Öp."
"Tamam."
Yanaklarından, alnından, üşümüş burnundan öptüm ve hareketsizce izleyip başını karların üstünden kaldırdı. Diliyle dudaklarını ıslatıp ısıttıktan sonra da alnıma çok yumuşak bir buse kondurdu. Dudaklarını ıslatarak beni öpmesi bir alışkanlığıydı ama bu sefer anlım üşümesin diye yaptığını anladım.
Şişliğe dudaklarını sürtüp, "Zonklaması devam ediyor mu?" diye sordu.
"Bugün daha iyi."
Dikkatle alnımın, burnumun durumuna bakıp kirpiklerime dokundu. "Odaya çıkmam lazım, sen de gel."
"Ne için çıkmak istedin?"
"Ağzıma kar soktun. Gargara yapmam lazım, çok rahatsızım."
Gülüşümle ortaya çıkan dişlerime bakıp her iki yanağımı da işaret ile orta parmağı arasında acıtmadan sıktı. Yanaklarımın şişliğine bakarken neredeyse hayran gördüm kendisini. "Gelecek misin?"
"Evet, biraz üşümüştüm zaten."
Parmakları arasında tuttuğu yanaklarıma öpünce benzer ve heyecanlı gülümsemelerimiz gözlerimize yansıdı. Onun başını son kez kara batırmaya niyetlenirken, "Lale?" diye seslenildiğini duyup nefes nefese kafamı çevirdim. "Gelmedin yanımıza?"
Yeliz ile Açelya, ellerinde içeceklerle ve yan yana bize bakıyorken dudağımı ısırıp Affan'ın yüzünü kara gömdüm. "Çok özür dilerim, dönecektim aslında fakat..."
"Önemli değil," dedi Yeliz, anlamış görünerek. "Kafeden gördük zaten sizi, hatta... birkaç fotoğrafınızı çektik baksana."
Telefonunu uzattığında, Affan'ın yüzünü saklamaya devam ederek yakından baktım ve o kadar hoşuma gitti ki, "Bana gönderir misin?" diye sordum.
"Onun için çektik ya zaten."
"Lal," dedi Affan ve elimin baskısından kurtularak doğrulurken yüzündeki karları da silkeledi. Kalçası üstünde, bacaklarını aralayarak otururken yan yan baktı bana. "Bugün beni öldürmek mi istiyorsun?"
Eldivenimi dişlerimle çıkarıp telefonumu cebimden aldım, kızlar fotoğrafı gönderirken Affan'a gülümsediler ve o da tamamen ayağa kalkarken başını hafifçe salladı. Kızların karşısında yükselirken, "Teşekkür ederim," dedim ve ekranına doğru göz attım. "Kendinden sileceksin değil mi?"
"Tabii ki."
Elbette bizim fotoğrafımızı saklamazdı ama silmesini istediğimi belirtmek istemiştim. Telefonumdaki fotoğrafımıza bakarken, "Çok teşekkür ederim," dedim onlara. "Tanıştığımıza çok sevindim. Size mesaj atsam cevap verir misiniz?" Instagram hesabımdan eklemişlerdi ya, yazabilirdim oradan.
"Kesin konuşalım."
Uzaklaştıklarında arkadaşlarımı bir müddet izleyip sonra kameradaki fotoğrafımızı kendime yaklaştırdım. Camın arkasından çekilse de görünümümüz netti, etrafa sıçrattığımız karların içinde gülümsüyorduk. Saçlarımın uçuşması, Affan'ın yüzünü kapatması çok güzel görünüyordu.
Sol omzuma yaklaşıp, "Yüzümü gizlemeye çalışmak neydi?" dedi, az önce onu sakladığımı anlayarak.
"Boşver şimdi onu. Fotoğrafımıza baksana." Hevesle ekranı kaldırdım.
"Çok kıskançsın."
Eğildikten sonraki saniyede ayaklarımı yerden kesip beni kucağına alınca yüzüm omzuna düştü ve neyse ki telefon elimde kaldı. O beni taşırken göğsünde kendime alan açıp, "Fotoğrafımıza bak," dedim bir daha.
"Gerçekten çok kıskançsın."
"Bunu konuştuk ya," dedim ve çenesinin altından baktım bunu açığa çıkarırken ki yüzüne. "Kıskanılmaktan hiç hoşlanmadığını hatırlıyorum, neden bu kadar üsteliyorsun." Elçin'in kendisini kıskandığında kavga ettiklerini söylemişti bana, o andan beri bu kıskançlığımı gizlemeye çalışıyordum ve çok da gerek olmamıştı ama işte...
"Evet, kıskanılmaktan hoşlanmam."
"Ama neden gülümsüyorsun?" dedim, bu adam kendinin farkında değil miydi?
"Gülümsemiyorum."
"Gerçekten, hatta sırıtıyorsun. Dur, fotoğrafını çekeyim."
Kamerayı açıp bu anı fotoğrafladım, önce kendim baktım; bu yakınlıktaki yüzünü zaten seviyordum. Kendisine çevirdim ama bakmayı reddedince, bu kadar yakından çekilmiş fotoğrafından utandığını anladım.
"Burun deliklerimi çektin Lal," dedi.
"Dudaklarını çektim. Öpüşeceğim."
Bana bakış atınca omzumu silktim, otelin geniş kapılarından girerken galerimdeki tüm fotoğraflarımızı saydım. Hiç kimseyle olmadığı kadar fotoğrafım olmuştu artık Affan'la, Ayaz'la da çok vardı doğrusu ama o benim kadar hoşlanmıyordu fotoğraftan.
Asansöre binip en üst kata çıkana kadar aklım Ayaz'da kaldı ama Yalın'a güveniyordum, herhalde onu kaybetmezdi. Kartı okuttuğunda odadaki yerimizi aldık, beni örtüsü bozulmamış yatağa bırakıp doğrudan dış giysileri çıkarmaya başladı. Onu takiben atkımdan, mont ile eldivenlerimden, hatta botlarımdan da sıyrılıp otel terliği giydim.
Uludağ'a bu sabah erken saatte gelmiştik, bir gece konaklamak için de iki ayrı oda ayarlamıştık. Affan benimle kalmak isterken, Ayaz'da Yalın'la kalabileceğini söylemişti. Yalnız birkaç parça kıyafet ile birkaç parça bakım eşyası koyduğumuz çantayı açtığımda Affan getirdiği havluyu çıkardı, onu alıp banyoya doğru uzaklaştı.
Saçlarımı kurulayıp ısınmak için biraz uzandım, oda genişti ve temiz görünüyordu. Enine ve uzunlamasına büyük duran camlardan dışarısı bembeyazdı, insanlarsa ufak görünüyordu. Gerinerek doğruldum, kazağımı çıkarıp iç çamaşırım gibi beyaz olan askılım ile banyo kapısına ilerledim; girdiğinden beri su sesi gelmemişti.
Zaten kapı da aralıktı, üstündeki giysiyi çıkarmış, klozet kapağına oturmuştu. Sanırım kıyafetini çıkaracağı ve duş alacağı için o an önemsemiyordu. Göğsünü kaşıyarak karşı duvara bakıyordu ve bunu birkaç dakikadan fazladır yaptığı derisine oturan kızarıklıktan belliydi.
"Ne düşünüyorsun?"
Gözlerini bana çevirip bakmadan önce dizlerine doğru indirdiği ellerine baktı.
"Doğa'yı mı?"
Başını salladı.
"Benim yanımda onu düşünmüyor gibi yapıyorsun." Bunu, kendime zarar verdiğim geceden beri yapıyordu. Kendimi, etrafımdaki insanların üzüntüsüyle daha çok üzdüğümü anlamıştı. "Çok güç bir durum, canın acımıyormuş gibi yapmana gerek yok."
"Nasıl diye merak ediyorum," dedi, şakağını kaşıyarak dudaklarını sıktı. "Yaşayan birisi nasıl merak edilirse öyle merak ediyorum. Sadece inandığım ama hiç bilmediğim bir yerde. Yaşadığı son günlerden daha mı iyi, daha mı kötü? Sanki hâlâ çırpınıyormuş gibi geliyor."
İnsanın, bir yakınını kaybetmesinin böyle düşünceler doğurduğunu biliyordum. Nasıl olduğunu hiç bilemeyecek olmak ve yalnız yaşadığı hayatı düşünerek ona ne kadar merhamet edildiğini tahmin etmek...
"Neden çırpındığını düşünüyorsun?"
Boğuk sesle, "Bilmiyorum," dedi.
"Keşke onu sen de görebilsen," diye fısıldadım. "Sen de görebilsen, ona sarılırdın."
"Sen görüyor musun?" Bir şeyleri anladığından ötürü mü diyordu böyle?
Şakağımı kapının çerçevesine yaslayıp dişlerimi sıktım ve göğsündeki kızarıklığa bile giden içi giden kalbimin o gece neden o kadar yanlış bir tercih yaptığını düşündüm.
Seni de öldürebilirdi Lal ve pişman olmazdı.
"Güzelim?" diye seslendi.
"Duş alacak mısın?" Konuyu sakince değiştirdim. "Ben de banyoyu kullanmak istiyorum."
Oturduğu yerden kalkıp, "Önce sen kullan," dedi.
"Yok, çıkarmayayım seni."
"Gel böyle."
Girmiş bulundum ve yanından geçerken havlusunu elime tutuşturdu. Yalnız kaldığımda kıyafetlerimi de çıkarıp duş kabinine girdim, suyu istediğim sıcaklığa ayarlamak dakikalarımı alınca küfrü bastım. "Lanet bedenim, lanet."
Duşu, kendimi ısıtmak için alıyordum ama yine de kısa sürmedi. Vücudumda hiçbir köpük bırakmayana kadar durulanıp onun temiz havlusuna sarındım. Çıktığımda odayı akşam güneşi dolduruyordu, Affan pantolonunu çıkarmış, yatakta uzanıyordu. İri, yarıdan fazlasının çıplak olduğu bedenine bakakalırken havlunun düğümünü göğsümün üstünde sıktım. Kolunu alnına koymuşken gözleri kapalıydı ama çıktığımdan haberdardı.
İnsan birisini istediğini böyle fark ediyordu demek. Diğer insanlar arasından yalnız birisini istediğini. Kollarının arasındaki mesafeye, göğsüne yaklaşmak için pervasızca adımladım ve kendimi yolun yarısında durdurup, "Hayret," dedim. Odadaki ağırlığı yumuşatmaya çalıştım. "Yatağın sol tarafında yatıyorsun." O hep diğer tarafta yatardı.
"Belki yatarsın diye yerini ısıtıyordum."
Gözlerini açışına hazırlıksız yakalandım. Kalbim hızlanınca omuzlarımın inip kalkışından belli oldu ve gözleri dudak hizamdan inip ıslak boynumda dolaştıktan sonra karın hizamdan da aşağıya indi. Elini karnının aşağısına koyup parmaklarını gerdi ve yüz üstü dönüp derince soludu. "Üşümeden üstünü giyin."
Geniş sırtına doğru gözlerimi bir müddet kırpıştırıp bir dakika sonra yanıma aldığım pijama takımını giyinmiş halde döndüm. Yatağın diğer tarafına kayıp ısıttığı yeri bana bıraktı ve kalkıp duşa gireceğini sansam da sırt üstü uzandı bir süre. Sıcak örtüye gömülüp telefonumu aldım, otelin wifi hesabına bağlanıp Instagram uygulamasını indirdim. Hesabımın şifresinde adımın geçtiğini hatırlıyordum ama başka ne eklemiştim, aklıma gelmiyordu. Bir şeyler denedim ve en son ablamın da adını geçirip yaşlarımızı ekledim, hesaba girebildim. Kendimi Rusya'daki yaşantımda bulup mesaj kutumda dolaştım, lisedeki bazı arkadaşlarımın mesajlarını buldum.
"N'apıyorsun?" diyerek başını omzumun üstünden uzattığında, gülümsüyordum.
"Eski Instagram hesabımı buldum, bakıyordum."
İlgisi ekranıma yönelirken çenesini omzuma koydu. DM kutumdan çıkmak üzereyken, "O rusça mesajda ne yazıyor?" dedi. "Fotoğraftaki erkek."
"Çok eski," dedim ve mesaj kutumdan ayrılıp kendi profilime döndüğümde, "Öyle işte, diyerek geçiştirdiğin çocuk bu muydu?" dedi.
Alt dudağımı ısırıp, "O nereden aklına geldi?" dedim.
"Unutmadım."
"Kimse yok Affan. Hiç kimse."
Burnunu saçlarıma yaklaştırıp koku duyusunu test ederken, açtığım fotoğrafı görüp, "Dur," dedi. "Bu lise kıyafetin mi?"
Kendimi göğsüne doğru ittiğimde omuzlarımı sıcaklık sardı. "Şu kıza bak, tabii ki liseli."
Elimden alıp telefonu kendisine yaklaştırdı, gözlerini kısarak tümüyle inceledi. "Aşırı tatlısın."
"Bal kadar mı bitter çikolata kadar mı?"
Fotoğrafları kaydırmaya devam etti. "Bitter çikolata."
"Hımm, taptatlı değil yani."
"Hıhı."
Başımı arkaya çevirip dudağının kenarından anlık öpünce dikkati tamamen dağıldı ve yüzü bana yaklaştı.
Omzumu silktim.
"Ben bitter çikolatayı çok severim."
"Senin sevmediğin tatlı yok."
"Var," diye karşı çıktım.
"Nedir?"
Düşünürken esnedim, kolunu tutup çektim ve o telefona tek eliyle bakmak zorunda kalırken yüzümü kolunun en kalın kısmına koydum. "Düşünüp bulacağım, bekle tamam mı?"
"Bu kez yastığa yatmalısın," dedi. "Duşa girmem gerek."
Kolunu sıkıca kavrayıp düşünmek üzere gözlerimi yumdum ve dakikalar geçerken sersemledim. Uyurken onu bırakamazdım, Doğa'nın gelmesinden korkuyordum. Biraz olsun huzur içinde uyumak istiyordum, lütfen.
"Arkadaş buldum bugün, gördün değil mi?"
"Hemen her şeyini vermeye hazırsın, dikkat et."
Affan ensemden, sırtımın iki tarafından, saçlarımın üstünden ve kolumun yumuşak tarafından öpünce nemli tenimdeki sıcaklığıyla uykuya daldım.
Uyandığımda nefes nefese kalmıştım, banyodan suyun sesi geliyordu ve üstüm örtülmüştü. Affan çıkana kadar ben kıyafetimi değiştim, saçlarımı bir lastik ile yarım at kuyruğu yapıp doğal dalgalarını düzelttim. Ayaz'ı merak edip yan taraftaki odaya geçtim, kapıya vurduğumda Ayaz açtı. Onunla içeriye geçince Yalın'ın uyuduğunu gördüm, Ayaz televizyon izliyordu.
"Özledim seni," diyerek göğsüme yaslı tuttum bir süre onu. "Aç mısın?"
"Yalın bana hamburger aldı ama acıktım."
"Açık büfeden istediğini alırsın solnişkom."
Yalın'ı kaldırdık ve biz odaya dönerken o da hazırlanmaya başladı. Affan üstünü giyinmiş, saçlarını kurutarak banyodan çıkınca Ayaz'ı gördü ve göz kırparak karşıladı. Onun hazırlığı bitene kadar oğluma yeni arkadaşlarımdan bahsedip beraber çekildiğimiz fotoğrafları gösterdim.
Yemeğe indiğimizde Ayaz neredeyse her şeyden yemek istedi, öyle bir tabak hazırladım. Bu kez Ayaz yanıma yerleşince Affan karşıma oturmuştu, Yalın'la konuşurlarken yemekleri önden bitirdik. Tatlı alıp cam kenarında, çay ile yedik. Gözlerimi çok fazla etrafta gezdirmiyordum ve bilinç akışımda boğulup Doğa'yı görmemek için aralıksız konuşuyordum.
Ayaz tekrardan dışarıya çıkmayı istediğinde ay ve ateş ışığında, karanlıkta kaymayı denedik. Hayatımda, insanlara hevesle anlatabileceğim hiçbir şey olmuyordu; hem de uzun süredir. O geceyi birilerine anlatmak istedim, tanıdığım kimse olmamasına rağmen. Ve uykuya dalmadan önce yalvardım gece uykuma hiçbir şeyin girmemesi için, uyandığımda hatırladığım ilk şeyin bu mutluluk olması için.
🌳🌳🌳
Ertesi sabah kahvaltıdan sonra Bursa'ya döndüğümüzde Affan evinde avukatı ağırladı, kardeşinin vefatından sonra mal paylaşımıyla alakalı bazı durumların elzem olduğunu anlayıp Affan'a acısını hatırlatacak hiçbir şey söylemedim.
O acı çekmemem için neler yapıyor. Bir insanın benim için hiç yapmadığı şeyleri.
Son günlerde özellikle yatmadan önce vücuduma bakıyor, kendime onun farkında olmadığı bir zarar vermiş miyim diye.
Yalnız kalmamaya çalışıyordum, avukatın Affan'ın odasından inmesini beklerken Yalın telefonuyla verandadan içeriye girdi. Artık kapıyı daha sık açıyorduk, havalar yumuşadığı için ev hava alıyordu. Dikkatinin telefonunda olduğunu görünce, "Elçin'le mi konuşuyorsun?" diye sordum.
Üzerindeki kapüşonlunun şapkasını indirerek bana döndü. "Ne alaka?"
Kıpırdandım. "Bazen konuşuyor musunuz diye düşünüyorum." İtiraf etmiştim işte.
Üst kata temkinli bakış atıp öyle devam etti. "Doğa ile ortak arkadaşlarımız var, onlarla konuşuyorum Lale. Bak, Elçin meselesinde takılı kalan sensin, bizim aramızda hiçbir şey olmayacak. Sen konuştukça rahatsız oluyorum."
Bana henüz bu konuyla ilgili yalan söylememişti, dediği gibi Elçin'in mesajlarına dönmemiş, onunla görüşmemişti. Yine de eğer olursa bilmek istiyordum, çünkü Affan'ın sarsılıp incinmesini istemediğim bir dönemdi. "Rahatsız ediyorsam özür dilerim. Ben Affan'ı düşünüyorum. Arkadaşlığınıza önem veriyor, hayal kırıklığı yaşarsa çok üzülürüm."
"Bak Lal, hayal kırıklığı olacak bir şey yapmadım." Alçalarak ve kararlıca konuştu. "Bu konuyu sonsuza kadar kapat."
Daha fazla ne onu mahcup ettim ne de kendimi utandırdım. Bugünlerdeki üzüntüsüne, Affan ile beni toplama gayesine böyle karşılık vermek istemezdim. Parmağımı çeneme vurarak, "Senin için tatlı yapayım mı?" diye sordum.
Yüzüme dikkatle bakınca sesini yumuşatıp, "Sağ ol," dedi. "Canım hiçbir şey istemiyor."
Gülümseyip koluna girdim, "O zaman dolaşalım," diyerek onu yeniden verandaya çıkardım. "Affan meşgul, biraz kafamı dağıtmak istiyorum."
Fark ettiğinde Ayaz'da peşimize düştü ve dış giysilerimizle evden ayrılıp ormanda biraz dolaştık. Akşam üstü, güneş batarken, serin havada etraf güzel kokuyordu ve açıkçası ürkütücü oluyordu. Ayaz gördüğü bir tilkiden çok korkarak Yalın'ın üstüne tırmandığında ikimizi de gülümsetti, neyse ki daha vahşi hayvanlar nehrin diğer tarafında, sıklaşan ağaçların içindeydi. Sadece seslerini duyuyorduk.
Yarım saat kadar süren yürüyüşün ardından geri döndüğümüzde avukatın jeepine yerleştiğini gördük, tanıdık oldukları için Yalın'la merhabalaştılar. O yolda kaybolurken biz de eve girdik, dış giysilerimi çıkarıp doğrudan Affan'ın yanına çıktım. Beni göreceği için saçlarımı düzelttim, yürüyüşümü dikleştirdim ve odasından süzüldüğümde masanın ön tarafında, ayakta buldum kendisini. Açık camdan giren rüzgârda hareket eden kâğıtları tutuyordu.
"Sevgilim?" diye seslenirken hitabımın yumuşaklığından çekinerek elini takip ettim.
"Babam mirastan ıskat davası açmış."
Okuduğu bir şeyleri söylediğini anladığımda odasında yürüdüm. "O nedir?"
"Beni mirasından menediyor," dediğinde daha iyi anlamış oldum. "Doğa'yı kaybettiğimiz için babamın mal varlığını bölüşebileceği yalnız ben kaldım ama hukuki olarak reddediyor."
Babasının ekonomik olarak güçlü olduğunu anlaşılıyordu ama Affan'ın zaten yüklü kazancı olduğu defalarca gündeme gelmişti. "İhtiyacın yok zaten," diyerek teselli etmeye çalıştım.
"Mevzu para değil. Beni reddetmeye çalışıyor. Hukuki olarak bağlarımızı koparmak istiyor." Kâğıtlardan birisini avucunda sakince kırıştırıp masanın diğer tarafına itti. "Yapabilse beni evlatlıktan reddeder."
Vücudum ona dokunana kadar yaklaşıp, "Böyle bir şey mümkün mü?" diye sordum.
"Hukuken hayır. O da buna en yakın şeyi yapmaya çalışıyor. Beni mülkünden, parasından mahrum bırakmaya çalışıyor."
Gözlerimi kırpmadan sabit çehresine, gerilmiş çenesini izliyordum. "Mülkünden derken, evinden de mi? Oraya gidemez, misin? Giremez misin?"
"Zaten gitsem de almaz."
Affan'ı etkileyen şey paranın yoksunluğu değildi, Doğa'nın kaybının üstünden geçen on küsür günde babasının hâlâ kendisine aynı şekilde öfkeli kalmasıydı. "Peki mirastan reddedebilir mi? Mümkün mü?"
"Karşı dava açarsam kolay olmaz," derken diğer kâğıdı okuyordu. "Beni hayatında istemiyor, birbirimize bağlayan tüm bağları koparmaya çalışıyor."
"Affan, bu uzun süremez," diye fısıldadım, sesimin teselli gibi çıkıyor olması ona gerçekçi gelmiyor olsa da inandığım buydu. "Bana davranış şekli yüzünden babana çok kızıyordun, sen de onu görmek istemiyordun ama Doğa'yı kaybettiğinde onun yanında olmak istedin. Çünkü seni kız kardeşine yakın hissettirecek kişi babanın kendisi, o da acısı hafiflediğinde ama Doğa'yı da o kadar çok özlediğinde sana ihtiyaç duyacak."
"O zaman da benim ona ihtiyacım olmayacak." Başka bir kâğıdı daha avucunda sıkıp buruşturdu ve diğer tarafa attı. "Şimdi de yok. Ne istiyorsa yapsın."
"Hiç konuştunuz mu?" diye sordum.
"Peşimdeki pisliği bulmasını istedim ama oralı olmadı. Ondan aciliyetle kurtulabileceğim tüm suçlarını öğrenmesini istedim ama hiç umurunda değildi." Dosyanın şeffaf kapağını kapatıp doğruldu. "Benim için endişe duymuyor, zaten gerek de yok. Üstesinden gelirim."
Güven Koral'ın oğlunu daha önce hiç bu kadar gözden çıkarmadığını hatırladım. "Beni yazlığa bıraktığında babana yerimi söyleyen o adamdı, baban bir düşmanının olduğunu farkındaydı." O adamın yazlığa gideceğimizi nasıl bildiği de açıktı, evi ve Affan'ı uzun süre dinlenmişti. "Senin için endişelendiğini, bu adamla ilgileneceğini söylemişti. Yazlıktaki hatırladığım birkaç şeyden birisi."
"Doğa'nın kaybını sen ve benimle ilişkilendirdiği için artık umurunda değil. Ben, onun evlat sevgisini karşılayan son çocuğuyum. Kızının ölmesine sebep oldum, gördüğü bu."
Gözlerim dolunca, burnumdaki ateli yüzünden nefes alışım güçleşti. "Ben..."
"Yemek yedin mi?"
Değişen konuyu takip edip, "Atıştırdım," dedim.
Masadaki dizüstü bilgisayara uzanıp açtı ve başını çevirip ekranını bana gösterirken göz kırptı. N'olduğunu anlayınca alnımı omzuna koyu sırıttım ve kolumun birisini ön tarafından, diğerini sırtından geçirerek ona sıkıca sarıldım. "Büyük ekranda daha güzel görünüyoruz," dedim fotoğrafımıza.
"Hep öyle görünüyorsun, uykumda bile."
"Sen neredeyse hiç uyumuyorsun." Son günlerde özellikle beni kontrol ediyordu.
"Sağlığım yerinde, endişe duyma."
Başımı iki yana sallayışıma bakıp boğazlı kazağımın yakasını çekiştirdi ve boynuma en yakın yerden öperken koku duyusunu test etti.
Devam eden vakitlerde, hatta günlerde Affan'ı iyi etmeye çalışıyor, kendimi yalnız bırakmamak için sürekli onunla, Ayaz ve Yalın ile vakit geçiriyordum. Bazen ses duymamak adına kulaklarımı, görmemek adına gözlerimi kapatıyordum. Affan birkaç kez beni böyle bulduğunda ne anlatacağımı bilemedim, bu ağır ve karanlık hisse teslim olmamak adına gerçekleri fısıldamaya karar verdim.
Ona her şeyi anlatmak, onun beni her şeye rağmen sevmesi anlamına gelecekti. Ben o anlamda kendimi bulabilirdim.
Artık kaç gece sonra bilmiyorum, Ayaz'a sarılarak uyuya kaldığımda daha endişe verici şey oldu. Hissettiğim nefesi, sesi Ayaz'ınkiyle karıştırdığımı sonradan fark ettim. Kurtulmak istediğimin o olduğunu da. Kurtulmak adına koltuktan yere kadar ittiğimin de. Canı acıyanın ve bunun sonucunda bana bağıranın da. Canını yaktığımın o olduğunu.
Seslere yaklaşan Affan olduğunda ve gerçeği görmeye başladığımda, Ayaz öfke ile yerde bana bakıyordu. Işıklar açılmıştı ve Yalın dışarıdan eve dönüyordu. Gözlerimle beraber baktığım her şeyde büyümüş gibi hissederek sırasıyla yüzlerini izledim, Affan temkinle boynuma dokunup nabzıma bakarken, ellerimde parlayan teri gördüm.
"N'apıyorsun anne?" diyerek kendini yerden kaldırdı Ayaz, yüzü ile boynu kızarıktı. Kollarındaki tırnak izleri kâbusuma bakmak gibi hissettirdi. "Benim benim diyorum, vuruyorsun!"
"Odana geç," dedi Affan, omzu üstünden ona bakıp.
"Niye bana öyle yaptın?" dediğini duydum. Bu davranışımla ilk kez karşılaştığı için anlamlandıramıyordu. "Ben sana vurmuyorum ki."
"Ayaz," dediğinde Affan, Yalın'da oğluma yaklaştı. "Annen kâbus gördü, onun etkisindeydi. Seni öldürse bile annene dokunmayacaksın ve şimdi defolup odana gideceksin."
Sırtına hafif hafif vurarak onu sürükledi Yalın. "Gel, bu gece benim odada kal."
Gittiklerinde bile konuşmadan terlemiş ellerime, kol içlerimdeki tırnak izlerine bakıp hareketsiz kaldım. Sonra göğsümde beliren ağrıyı uzaklaştırmak için çözümü elimde buldum, göğsümü ovalayarak acıyan burnumdan nefesler aldım.
"Ne gördün?" diye sordu göğsümdeki elimi gördüğüm kadarıyla sıkıca kavrayıp.
"Sana hiç böyle yaptım mı?" diye sordum. Çünkü Affan Ayaz gibi itmez, beni tırmalamazdı, yaptıysam geçmesini beklerdi.
"Hayır."
Üstündeki uzun kollu giysiye bakıp kalktım, şüpheyle bileklerinden yukarıya çektim ama uyarır bir sesle, "Hayır dedim," diye tekrar etti. "Burada bekle. Kalın bir giysi alıp geleceğim, hava almaya götüreyim seni."
Dediği gibi yaptı. Ayaz'ın yanına gitmeye cesaret bulamayıp Affan ile dışarıya çıktım, gecenin üçü olmasına rağmen arabanın yan koltuğunda oturup güneşin doğuşuna kadar dolaştık. Konuşmaya hal bulamadım, o da ısrar etmedi, halimin endişe verici olduğunu bakışlarında hissedince yapmam gerekenden bir daha emin oldum.
Öyle uykusuz, yorgun gece geçirip sabah Affan'ın kollarında uyanınca Yalın'ın Ayaz'ı şehre, markete götürdüğünü öğrendim. Kafasının dağılması adına iyi olsa da aramızı düzeltmek için çabasız kaldığıma üzüldüm. Kendimden önce bile onun canı için korkan birisiydim, her neyin etkisindeysem Ayaz'ı bir daha böyle incitmemek için bitmesi lazımdı.
Affan, bence tamamen kafamı oyalansın diye benden krep yapmamı istedi, yaparken de hiç rahat bırakmadı. Yemek masasından çayımı tazelemek için kalkarken telefonuna baktığını gördüm ve dönerken duyduğuma inanamadım. Heyecanlanıp gülümserken sandalyesinin yanında, "Gerçekten mi?" diyerek sormaya başladım. "Gerçekten mi? Rauf'u almışlar mı? Bir daha karşıma çıkmayacak mı?"
"Evet. Kaçamayacağı bir durumda olduğundan emin olmak için gidip kendi gözlerimle de göreceğim tamam mı?"
"Ben de geleyim," dedim ona, koluna sıkıca yapışıp gülümsedim. "Ben de kendi gözlerimle görüp rahatlayayım. Bir daha karşıma çıkmayacağından emin olmak istiyorum. İçim daralıyor yoksa, sessizliği huzursuz ediyor beni."
"Ben göreceğim ya bir tanem."
"Ben de göreyim. Belki anlaması zor geliyor ama gözlerim... ne görüyorsam ona inanıyor, duyduklarıma değil. O sessizliğinin çaresizliğinden geldiğini bilirsem her an böyle tetikte olmam, zihnimin kesinkes inanacağı şey bu." Nasıl anlatabileceğimi bilmediğimi bile anlayınca hissiz elimi tuttu. "İstediğimi yap Affan, lütfen."
"Sana daha kötü gelmeyeceğini nereden biliyorsun?"
"Bundan kötü olmam," diye büyük konuştum.
Kararsız görünerek mutfaktan çıkınca ben de giysilerimi değişmek için odama geçtim. Askılımın üstüne hırka giyip bol paça, eşofman altımı düşük bel pantolonumla değiştim. Montumu yanıma alıp çıktığımda Affan Zeus'u dış kapının önünde kucaklamış halde, tüylerini okşuyordu. Kısık havlamalarla Affan'a yapışınca evden ayrılma vakti biraz gecikti.
Yola çıktıktan biraz sonra Affan'ın telefonunu aramızdaki saklama alanından aldım. Göz ucuyla bakınca maksadımın Yalın'ı aramak olduğunu söyledim ve uzun uzun çalıp açtığında, Ayaz'ın nasıl olduğunu sormakla başladım. Rauf kapatılmış olsa da o adam çok tehlikeli ve serbestti.
Yalın Ayaz için, "Bir sürü kıyafet aldırıyor, kartımı patlatacak," dediğinde en azından dün gecenin etkisinde kalmadığını anlayıp gevşedim. Acısı geçince unutmuştu, duygusal olarak onu sarsmak zaten imkansızdı.
Kalp taşıyan bir robot gibi hissettiriyordu.
İstanbul'a geçmek zaman alıyordu, Rauf'u düşünmek beraberinde Doğa'yı da düşünmek olacağı için Affan'la konuşup kafamı dağıtmak istedim. "Sana bir şey soracağım," diyerek başladım.
Araba hakimiyetini bırakmadan ceketini çıkarmaya çalışıyordu, araç içi ısınmıştı. "Tabi."
"Üniversite nasıl okunur?" Rusya'da burada olduğundan farklıydı. "Ben üniversiteye gidebilir miyim?"
Ceketini aramızdaki boşluğa koyup eliyle yüzünü serinletti. "Tabi okunur ama sınavlara girmen gerekir. Bu sınavlara çalışman ve yüksek sıralama yapman."
Ayaz ikinci sınıfta sınavlara girmeye başlamıştı, Türkiye'de fazlaca sınav yapıldığını anladığım günlerdi. "Ama ben burada eğitim görmedim, çalışsam da nasıl anlayacağım? Hem liseyi tamamlayalı iki yüz yıl oldu! Temel bilgiler dışında ne hatırlıyorum, emin değilim? En iyisi ben bu sevdadan vazgeçeyim..." yüzümü cama çevirip konuşmayı kendi kendime tamamladım. "Bırak şimdi bunları Lal, sen ölmemeye bak."
Affan, "Daha önce neden hiç söylemedin?" dedi.
"Üniversiteyi mi?"
"Evet."
"Öyle, zaman zaman düşünüyorum. Yeni arkadaşlarımla tanıştığımda tekrardan aklıma geldi, onlar ne güzel okuyor... Arkadaş olduk bu arada, sana söylemiştim değil mi?"
Sanıyorum benden birkaç yaş küçüklerdi, ben liseden sonraki tüm zamanlarımda Ayaz'a bakmıştım. İlk haftalar ve aylar çok zordu. Hiç uyumuyordum, çünkü Ayaz o kadar bakıma muhtaçtı ve ağlıyordu ki, tek istediğim kendisine yardım etmekti. Onu emziremediğim için ilk aylarda doktora çok sık gidiyorduk, doğru beslenmesini sağlamaya çalışıyorduk. Çok ufak olduğu için hassasiyet istiyordu, dokunmaktan, incinmekten korkup kıyafetlerini değiştirirken dahi çekiniyordum. Buna rağmen onu birkaç kez düşürmüştüm, uykuya dalıp o ağlayana kadar duymamıştım, uyku felci geçirdiğimde çığlık atarak onu korkutmuştum. Aslında bebekliğinde, ilk yaşına kadar onu hep teyzeciğim diyerek, Rusça konuşarak büyütürdüm ama daha sonra resmi olmayan kayıtlara göre Kerim ile evli olduğum için bir şekilde annesi olmuştum.
Yol bu sefer daha kısa sürdü, bunun sebebinin de İstanbul içine girmeyişimizdi. Daha önce Kerim ile Emir'in de tutulduğu çiftliğin yoluydu, evde birazdan görünür olmuştu. Aracı terk edip yan yana geldiğimizde Affan elimi tutmuştu bile, dalgınlıktan geç fark ettim. Hep içimde ukde kalacaktı el ele tutuşmamızın nasıl hissettirdiğini bilmemek.
Çiftliğin kapısında iki ayrı adam duruyordu, birisi kapıyı açtığında eve girdik. Yavaş, ürkütmeyen sesler yukarıdan geliyordu. Affan merdivenin ilk basamağından yukarıya bakıp, "Bu pisliğin beni bu kadar uğraştırması bile midemi bulandırıyor," dedi.
"Çok kibirli birisin," dedim ona, basamakları beraber çıkarken. "İnsanlara tenezzül edip pek ciddiye almıyorsun. Belki de hafızanı kaybetmeni sağlayan onu bu kadar küçümsemen oldu."
Kibrinin farkında olabilirdi, karşılık vermeyişini bununla ilişkilendirip daha küçük adımlarla aralık kapıya yaklaştık. Çerçeve kenarında durdum ve Affan içeriye girdiğinde bana defalarca kâbus gördüren adamla aynı havayı soludum. Yazlıkta beni hapsettikleri odaya benziyordu burası, Rauf defalarca denemiş ve sonrasında yatak kenarından düşmüş gibi bir pozisyonda, yatak başlığının hizasında, yerde yüzüstüydü. Hafif çıkardığı ses ve nefes alışverişi baygın olmadığına işaretti.
"Beyefendi," diyerek kenardaki koltuktan koyu gömlekli bir adam fırladı. "Merhaba."
Odada o adam haricinde birisi daha vardı, yere düşmüş tepsiye kırık parçalar topluyordu. Doğrulup Affan'ı baş selamıyla karşılayıp açık kapıdan çıktı. Rauf'un nefes sesi kaybolduğunda bizi fark ettiğini anladım, boynunu çevirip göz teması kurdu.
Sadece sevdiği kadına merhamet duyan bir adam olduğu bakışlarına yansıyan kin ve acıdan okunuyordu.
Doğa öldükten sonra en korktuğum şey Rauf ile karşılaşmaktı. Haklıydım, gözlerine bile bakamıyordum. O tiksinti ile intikam ateşi beni kapının gövdesinde sıkıştırmaya başlamıştı.
"Katiller," dedi bize sırasıyla bakıp.
N'aptığımı bildiği için en uzun benim gözlerime bakıyordu.
Affan onun söylediğini havada bırakıp yanına ilerledi ama benim ayaklarımı yer yutuyordu. Rauf, günlerdir değişmediği aşikâr olan kıyafetlerle, uzamış saç ve sakallarıyla bambaşka birisi gibi görünüyordu ama o bakışlar hayatıma dokunuyordu.
Elleri ceplerinde onun önünde durduğunda, "Doğa gerçeği senden öğrendi değil mi?" diye sordu Affan. "Lale'nin aslında Ayaz'ın teyzesi olduğunu senden öğrendi. Senin yüzünden gecenin o vaktinde yola çıkıp Bursa'ya geldi? Onu, böylesine hastayken bile öfkelendirip nefretle doldurdun?"
Bana hâlâ bakmaya devam ettiğini gördüğünde ayakkabısının ucuyla Rauf'un dizini tekmeledi ve başı kendisine çevrildiğinde, "Sen bana hesap soramazsın," dedi Affan'a. Sesi uyuşmuş, uzun bir uykudan uyanmış gibi duraksama şeklindeydi. "Ne kadar çaresiz ve korkuyordu, ona her şeyin sonlanacağını söyledim ama sen... ona yardım etmedin, ölmesine izin verdin."
"Ben olmaz dedikçe, Lal kalbini vermeyecek dedikçe siz üstelediniz," dedi Affan, tek nefeste. "Babam ve sen her gün iyileşeceğine, kalbinin değişeceğine ikna ettiniz onu. Başka bir ihtimal imkânsız görünüyordu gözüne, sizin yüzünüzden Lal'i anlamayı denemedi bile."
Rauf büyük bir acı içinde gülümsemeye başladı, kendini yerden kaldırmaya zahmet bile etmiyordu. Bileği yatağın başlığına kelepçelendiği için Affan'a zaten yaklaşamıyordu. "Kendini böyle mi rahatlatıyorsun?" dedi Rauf, bu defasında. "Biz hepimiz suçluyduk, Doğa bile. Ama sen abisi olarak masumsun, zavallı bir kızı bizden koruyordun..." gözleri bana çevrilince insanlık namına hiçbir şey görmedim. "Hiç zavallı değil aslında, Doğa'nın ölmesini ne kadar istediğini biliyorum. Melek yüzlü şeytan."
Belki Affan'da Doğa'nın ölmesini istediğimi bildiği için, yalanlayamadığı için ve belki de susmasını istediği için tekmesini kaldırıp çenesinin altından suratına doğru vurduğunda Rauf sarsıldı. Kafası yatağın kenarına çarpıp kolunun üstüne düşerken bana bilincini kaybettirdiğini düşündürdü ama gözleri açıldı.
"Seninle konuşmanın hiçbir anlamı yok, bana sadece cevap ver," dedi Affan, ayakkabısını omzuna bastırarak ama Rauf acıyı hiç hissetmiyor gibiydi. Bir inleme veyahut ses çıkarmıyordu. "Hatırlamadığım başka bir şey için mi yoksa yalnızca ülkede kalmam için mi hafızamı silmek istedin?"
Rauf gözlerini açtığında önce tavana baktı, odayla uyumlu, yanmayan bir avize vardı. Şehirdeki yağmurun başlattığı hava değişimi yüzünden kapalı hava vardı, cama çarpan her rüzgâr dokunuşunda kalbim sıkışıyordu. Başını yana eğip karanlık gözlerle Affan'a bakarken, "Kendi rızanla Türkiye'de kalmayacağını biliyordum," dedi. "Çünkü sen kalbini kardeşine verebilecek birisi değilsin."
Belki öyle birisi ama emin olunmuyor, güven vermiyor. Bu yüzden Rauf'da kestirememişti bunu yapabileceğini, ben de.
Affan'ın, hakaret gibi sarf ettiği şeylerden etkilenmemesine şaşırmadan, "Yalnızca burada kalman için yaptım. Hafızanı kaybettiğinde yurt dışına, uzaktaki hayatına dönemeyecektin," dedi. "Kimse olmazsa, kimse bulunmazsa kalbini kardeşine vermeni sağlamak için yaptım. Ama sen kendi kalbini vermediğin gibi, o kızın kalbini de sakındın. Ben yaşatmaya, yavaşlatmaya çalıştıkça sen Doğa'nın ölmesi fikrine alışmıştın bile."
Eşikten içeriye geçtim. Bana yakın olduğunda bile dokunamayacağını anlaması gereken oydu. Affan kaşlarını kaldırarak onu dinledikten sonra, "Hasta olan kardeşin olsaydı, Doğa'nın kalbini kardeşine verirdin yani?" dedi. "O kadar kolaysa sen yapardın?"
Rauf bir süreliğine cevap vermedi.
Sonra, "Yapmazdım," dedi, Affan'ın yapmadığı gibi. "Ben Doğa'yı çok seviyordum. Sen kimseyi o kadar sevemezsin. Bu yüzden, Lal'in sana hissettirdiği hisler geçip gitmeden onu öldüreceğim ki, acı çekebil. Sakın ben öldürene kadar onu sevmekten vazgeçme."
Rauf'un Affan'ı tanımadığını hiç düşünmemiştim, ölmekten değil de varsayımın da korkma sebebim bu muydu? Ama Affan bundan korkmam için hiçbir şey yapmamıştı, belki Rauf canımı yakması için bu zırvalıklardan söz ediyordu.
Affan ceketini diziyle karnı arasına sıkıştırıp onun yanına eğildi ve göz içlerine oldukça yakından baktı. "O adama mı güveniyorsun? Sen esirsin, o nasıl yapacak? Lal'i yalnız bıraktığım bir an olacak mı sanıyorsun?"
"Her şeyin çözümü vardır," dedi. "Onun karısını, parçalarını bulamayacağı şekilde öldürdün. Benim sevgilimi öldürdün. Biz bu acıları çekerken... sen onunla yaşayabileceğini mi sanıyorsun?"
Affan'ın göğüs hareketi hızlandı ve bana baktığında hemen anladım beni buraya getirmekten pişmanlık duyduğunu. "Nerede yaşıyor?" dedi Rauf'a. "Birçok evi var, hangisinde kalıyor?"
"Sence söyler miyim?"
Doğrulup yüzünde patlattığı tekme Rauf'un canını yaksa da başı tekrar önüne düştüğünde Affan'ın gözlerine bakmaya devam etti. Ne gördüyse, belki kardeşiyle ilgili suçlamaları, belki o adamdan bahsedişi Affan'ı huzursuz etmişti. Geriye çekilerek odanın köşesindeki adama baktı. "Bugün konuşturun, ilaçları vermek için yarını bekleyin. Şimdilik aklının yerinde olması lazım."
Rauf hiçbir şeye karşı koyacak gibi görünmediği gibi dövülerek, hırpalanarak konuşacak gibi de görünmüyordu. Odadaki çalışan onayladığında Affan arkasını dönüp benim arkamdan kapıdan çıktı.
"Teşekkür ederim," dedi Rauf. O an ne için olduğunu anlayamadım.
Affan'ın ilerleyişi durunca omzumun üstünden baktım. Buraya geldiğimden beri korktuğum diğer şey Rauf'un o gece yaptığımı anlatmasıydı ama girişimde bile bulunmamıştı. İçeriye geri dönüp uzak mesafeden Rauf'a baktı ve sonra adama, "Kıyafetlerini çıkar," dedi.
Ne için olduğunu anlayamadan adam Rauf'a yaklaşıp gömleğinden başladı. Önüme dönüp koridor sonuna kadar yürüyüp basamakları indim, dalgalı saçlarımı ellerim arasından kaydırıp oturma alanındaki koltuğun ucuna yapıştım.
Affan onu hiç sevmiyordu, Affan'ın birisini ne kadar sevebileceği hakkında da yanılıyordu.
Belki Affan'dan çok beni tanımıştı. Söylediğiyle kalbimi ne kadar çok acıtacağını.
Beni uzun süre yalnız bırakmadan aşağıya indiğinde elinde küçük bir parça tutuyordu Affan. Ona bakarak yanıma geliyordu. Kalkıp karşısına geçerken, "O ne?" diye sordum.
"Rauf'tan haberdar olabilmek için bir dinleme cihazı," dediğinde zihnimin arkasındaki düşünce beni haklı çıkardı. "Ama çoktan kırılmış, bir süredir çalışmadığı belli."
"O adam..." elimi sinirle savurdum. "Her şeyi düşünüyor, her ayrıntıyı."
"Bir suçlu çünkü," dediğinde avucunu kapatıp kırık parçayı daha da ezdi. "Öyle de davranıyor."
"Ama sen onun gibi değilsin," dedim, nasıl açıklayacağım konusunda telaşlandım. "Onun gibi suç da işleyemezsin."
Bana gülümsedi. "Umarım o da öyle sanıyordur. Senin için hiç suç işleyemeyeceğimi. Adımlarını bu yanıltıcı düşünceye göre atıp sonunda hayal kırıklığına uğrar."
"Ama suç işlemen... cezalandırılacağın anlamına gelir. Birbirimizden uzaklaşmak zorunda kalırız." Çünkü babası artık ona yardım etmeyecekti, Affan'a iyi koşullar sağlamayacaktı. Bir suç işlediğinde kolaylıkla sıyrılamayacaktı, Rauf'u öylece öldürmesi ayrılmamıza sebep olabilirdi.
Belimden kavrayıp daha yakınına çekti vücudumu. "O yüzden bu son seçeneğim."
"Bir şey yapman gerekirse, kötü başka bir şey?"
Dudaklarıma alçalıp öpebileceği mesafede durdu. "Senin için mi?"
"Bizim için demek istiyorum."
"Senin için her şeyi yapmaz mıyım?"
Eğer yaparsa bu bir ilk olurdu, benim için her şeyi yapacak ilk insan. Ablama haksızlık edemem ama o yaşamayı bile istememişti, bana rağmen. Affan'ın hiçbir şeyi yapmasına gerek kalmamasını dileyecektim, her şeyin kesinlikle ve aciliyetle bitmesini.
Araca atlayıp evden uzaklaşırken geride dört ayrı adamı bıraktık Rauf'u tutması için. Affan arabada birkaç telefon konuşması yaptı, o adamla ilgili olduğunu konuşmasında seçtiği kelimelerden anladım. Şehirden ayrılmadan önce, deniz kenarındaki bir restoranda indirdi bizi.
Balık mahsullerinin olduğu bir mekândı. Yuvarlak, beyaz örtülü masasına yerleşirken yüzüm asıktı, Affan yine yanıma oturmuştu. Bu alışkanlığı devam ettirmesini garip bulsam da yakın mesafemde oturmasına birazdan öte bayılıyordum.
Şehre çöken sisi izlerken balık tabaklarımız geldi. Yağmur damlaları hemen yanımdaki cama vuruyordu. Kısık sesle, bu kez sıradan bir şeyler hakkında konuştuk. Gözlerimin ne kadar büyük olduğunu, yanaklarımın dolgunluğunu sevdiğini öğrenmiş oldum. Bense ona hiç katılmadığımı, yanak estetiği olabileceğimi söylediğimde biraz göz devirdi.
Çenesinden tutup yüzünü kendime çevirirken kaşlarımı çattım. "Bana bir daha göz devirme."
"Tamam."
"Bunu derken de gözlerini devirdin."
Çenesini tutan parmaklarıma alçalttı gözlerini. "Evet."
"Tamam demenin ne anlamı kaldı o zaman? Sen bilerek mi yaptın?"
Yüzlerimizi yaklaştırdı. "Çok güzelsin."
Çenesini bırakıp başımı önüme eğdim, sonra dayanamayıp çenesinin üstünden öperken sessizleştim. Tabağıma dönüp yemeye başladığımda, Affan kolamı önüme itti. Havam değiştiği için yemeğimden keyif alabildim, onun da tabağını bitirmesini istedim.
Hava kararmadan yola çıktık, ağzımda balık restoranından aldığımız karanfili çiğnerken Bursa'ya yol aldık. Trafiksiz ama uzun yolumuz her zamanki gibi iki saati geçerken sonlandı, ev yolundan inerken korumayı araç içinde dışarıdan gördüm.
Evimizin ışıkları açıktı, girdiğimde karşılaştığıma o kadar şaşırdım ki Affan'la bir müddet yan yana durduk. Yalın koltukta huzursuz oturmuş, oğluma durmasını söylüyor, Ayaz'da bir kurt kostümüyle Zeus'un peşinde koşuyordu; hayvan endişelendiği için patilerini kalçasına vura vura dönüyordu.
Affan hareket edip onlara ilerledi, Zeus'u eğilip aldığında Ayaz'da durup doğrulmak zorunda kaldı. Yalın kalkıp bize selam verirken, "N'apıyorsun?" dedi Affan. "Bu kıyafet nereden çıktı?"
Ayaz kıyafetin kafa kısmını aşağıya indirip kızarmış yüzüyle ona ve bana baktı. "Biz aldık."
"Ne için?" dedim.
"Zeus'un kendisine yaklaşmaması için kurt olması lazımmış," dedi Yalın, onun bilgeliğine ellerini açarak. "Bana çok ısrar edince aldım. Giysiyi giydiğinden beri de Zeus evde kaçacak deli arıyor."
Montumu çıkararak oğluma yaklaştım. "Zeus'un kurtlardan korktuğunu nereden çıkardın?"
"İnternete sordum."
Affan yanımızdan geçerken, "Çıkar onu oğlum," dedi, uyarırcasına. "Bir daha giyme."
Ayaz yanaklarını şişirerek baş salladığında zaten sıcaklamış olduğu için kıyafeti çıkarmasına yardım ettim. Yüzüne, yanımdan uzaklaşmasından korkarak baksam da yardımım sırasında mesafesiz davranmadı. El bileklerinden tutup hizasında eğildim. "Ayaz, dün gece kafanı karıştırıp seni korkuttuğum için özür dilemek istiyorum. Bana kızıyor musun?"
Daralmış şekilde tişörtünün yaka kısmını çekiştirip kollarını kaldırdı gözlerime karşı. "Bak, çizdin kolumu. Kâbus görmüşsün dedi Yalın. Bu gece seninle uyumayacağım ben."
Yumuşak şekilde hafif sıyrıklara dokunup çekimser şekilde yanağından öptüm. "Nerede istersen uyu tabi ama sana karşı bir davranış değildi o, bunu anlamanı istiyorum. Karanlıkta karıştırdım, seni görüp sesini duyamadım. Asla sana böyle davranmam, çünkü sana demiştim senin canının yanması benim canımın acıması demek. Ki benim canım hemen, ne çok acıyor değil mi?"
"Evet, o yüzden ben sana hiç dokunmuyorum."
İçim titredi. Beni öyle çok sevsin istesem de bana duyduğu o bağ, alışkanlığı, kaybetmek istemeyişi bile çok değerliydi. "Teşekkür ederim, bana dikkat ediyorsun hep. Dün geceyi unutalım olur mu?"
Başını sallarken bir yandan omzunu silkti.
Canının bir daha yanmaması lazımdı. Onu bende tutan en önemli şey güven ve alışkanlıktı.
Göğsüme sokar gibi sarılıp o beklerken koltuğa oturdum. Saçlarına, omzuna öpücükler koydum. İnsanın, en sevdiği kişi tarafından aynı içtenlikle karşılanmaması çok berbat bir histi. Elbet alışmıştım ama yoksunluğunu çekmeye devam ediyordum.
Yalın'da biliyordu Ayaz'ın ruhsuzluğunu. Ona anlattığımdan beri. Tek taraflı kucaklaşmama olan buruk bakışını buna yoruyordum.
Gece Affan'la uyudum, çünkü onun yanındayken Doğa hiç gelmiyordu. Onu bir koruma kalkanı olarak kullanıp kolunda uykuya daldım, uyandığımda yanımda göremedim. Koşuya çıkmıştı, geldiğinde doğrudan duşa girmişti. Onu geçtiğimiz günlerden daha düşünceli görünce aklında bir şeyler olduğunu anladım, Rauf etkisizdi ama o adama karşı harekete geçtiğinde sıklaşan telefon konuşmalarından anladım.
Ne yapacaktı ki?
Akşam üstü telefonuma mesaj bildirimi düştüğünde sevinçle yerimde zıpladım ve abartılı tepkimi göstermekten sakınıp verandaya koştum. Affan biraz önce kahve, sigara ile çıkmıştı. Hâlâ iyi hissetmediği için mutluluğumu belli etmeden yanına yaklaştım. "Arkadaşım mesaj atmış," dedim Açelya'dan bahsediyordum. "İstanbul'a döneceklermiş ama öncesinde kahve içelim mi diyorlar? Yarın yanlarına gideceğim!"
Sigarayı benden uzaklaştırarak nefesini diğer tarafa üfledi. "Mesaja bakabilir miyim?"
"Yok artık Affan bu kadarını da hayal kurmuyorum." Söylediğim üzerinde durmaması için telefonumu uzatıp bakışlarımı kaçırdım.
Alıp mesaj kutuma göz atarken şüpheci yaklaştığını anladım. "O kadar iyi mi anlaştınız seni hemen kahveye çağırıyorlar?"
"Evet evet sevdiler beni." Telefonu geri kapıp gülümsememi saklamak için başımı çevirdim. Gerçekten karşısında gülümsemekten çekiniyordum. "Giderken onlara hediye alsam mı?"
"Gerek yok."
"Nedenmiş?"
"O kadar yakın değilsiniz."
"Zaten yakınlaşmak için hediye alacağım ya," diye açıkladım.
Huzursuzluğu geçmedi. "Sen zaten herkesin hayatında isteyeceği birisin, arkadaşlıklarını kazanmak için fazladan şey vermene gerek yok."
"Ama çok tatlı kızlardı, gerçekten." Mesajı bir daha okuyup kaçamak şekilde gözlerine baktım. "Yarın arabanı ödünç açabilir miyim?"
Sigarasını bitirmeden veranda korkuluğundaki kül tablasında söndürdü. "Yalnız gideceğini mi düşündün?"
"Evet." O da mı gelecekti?
"Seni ben götürürüm."
Tamam, sebepleri çok iyi anlıyordum, itiraz etmek de manasız olabilirdi ama hayal ettiğim arkadaşlık kız kıza eğlenmekti. "Sen n'apacaksın bizimle? Kız kıza olacağız. Hem... seninle arkadaş olmalarını istemiyorum."
Sigara içtiği için rahatsız olacağımı düşünüyor, bana yaklaşmadan bir adım ilerimden yüzümü seyrediyordu. "Beni mi kıskanıyorsun arkadaşlarını mı?"
"Onlarla ben arkadaş olacağım, sen olma," diye kıvırmaya çalıştım.
Göğsünü kaşırken sebebini anladı, aslında onu sakındığımı fark etti ve başını salladı. "Alışveriş merkezinde buluşursunuz. Sen onlarla vakit geçirirsin, ben de kıyafet falan bakarım olur mu?"
Bu dediğini makul bularak başımı salladım ve cevap vermek üzere eve geri döndüm, hemen haberi Ayaz'a vermek için odamıza koştum. Benim kadar heyecanlanmamasına şaşırmadım tabi. Yalın heyecanlanırdı, onun yanına çıkıp söylediğimde ilgisiz görünmedi. Zaten bizi konuşurken gördüğünü ama hemen de güvenmemem gerektiğini söyledi. Bu adamlar çok şüpheciydi ya.
Affan beni Yalın'ın odasında bulunca söylendi, Yalın'da buna biraz güldü.
İkisinin de o günlerdir geçmeyen buruk haline içerledim.
Gün doğmadan önce dua ettim ki Affan'dan ayrı kaldığım vakitten Doğa'yı görmeyeyim, aklım karışmasın. Sabah kahvaltının arkasından özenle hazırlandım. Daha önce giydiğimde Affan'ın beğendiği kot elbisemi geçirdim, şehir merkezi daha sıcak olacağı için bacaklarımın çok üşümeyeceğini umdum. Zaten çizme de dizlerime kadar kapatırdı. Yalın'ın aldığı, yıllarca bitiremeyeceğim malzemelerle belirgin makyaj yaptım. Saçlarımı güzelce tarayıp şapka taktım, kot elbisemle tatlı olmuştu.
Çıktığımda, "Nasıl olmuşum?" diye sordum oğluma.
"Çok beğendim seni."
Onu hep yaptığım gibi Yalın'a emanet ederek çıktım. Affan arabanın içini temizlemek için çıkmıştı bile. Yanına yaklaştığımda kafasını koltukların arkasından çıkarıp baktı bana ve sessizlikle, iki dakikadan uzun izledi. Göğsünde yumuşatamadığı, sözcüklere döktüğü bir şey oldu. "Arkadaşlarının sevgilileri var mıydı? Gelecekler mi?"
"Hayır, öyle olsa senin de gelmeni isterdim." Aklımda kalanları onunla paylaştım. "Kız kıza gelmişler, yarın dönecekler."
Zaten beni bırakırken kendi gözleriyle de görürdü. Tamamen doğrulup yanımdan geçerken, "Onlara sevgilin olduğumu söyledin mi?" dedi.
"Hıhı. Neden?"
"Bilmem, seni birisiyle falan görüştürmek isterlerse..."
"Yok artık," dedim, durduk yere böyle bir şey mi yapılırdı? "Bu nereden geldi aklına?"
"Seni birisiyle yakıştırmasınlar."
Yanaklarımı sıkarak boynumdan, kulağımın arkasından öptü. Şapkamı düzeltirken pembeleşen yanağımı sakladım ve araca yerleştiğimizde arkadaşlarıma haber vermek için telefonumu çıkardım. O sırada Affan'da bana hattımı geri verme cömertliği gösterince imalı şekilde teşekkür ettim.
Merkezdeki alışveriş merkezine ulaşıp otoparkına indik, kalabalıktı ve park edecek yer ararken zaman kaybettik. Sonunda içeriye girince montumu arabada bıraktığıma sevindim, burası sıcaktı. Çantamı hevesle omzuma yerleştirirken yürüyen merdivende arkamda durdu Affan, saçımın üstünden öperek gözlerini etrafımızda gezdirdi.
"İyi misin?" diye sordum, bugünlerde sıklaştırmıştım bu soruyu.
"Evet."
Geldiklerini söylemişti mesajında. Kafeye girdiğimde ilerideki kare masada karşılıklı oturduklarını görüp heyecan duydum. Aşırı davranmamak için kendimi tembihledim, fark ettiklerinde bana el salladılar ve ben yanlarına ulaştığımda kalkıp sırasıyla sarılarak yakınlık gösterdiler. Onları aynı şekilde kucakladım ve geri çekilirken, "Erkek arkadaşım," dedim, mahcup şekilde. "Affan."
Arkadaşım, "Ben Yeliz," diyerek elini uzattığında Affan havada bırakmadı ve resmi şekilde tokalaşırken, "Sevgilim, söz etti," dedi.
Açelya'da aynı şekilde onunla tokalaşıp mesafeli şekilde selamlaştı. Affan avuç içlerini kotunun arkasına sürtüp ceplerine geri koyarken, ben kızlara gülümseyip, "Merak etmeyin, kendisi gidecek," dedim.
Kızlar geri otururken bedenimi Affan'a çevirdim. Başını ileriye uzatıp dudaklarını alnıma koyarken, "Canın sıkılır, huzurun kaçarsa beni ara," dedi. "Çok uzaklaşmayacağım."
Boş olan elimle bileğinden tutup cebinden çıkardığım elini okşadım. "Tamam."
"Bir sorun mu var?" diye şapkamın altından fısıldadı.
"Yok," dedim boğuk sesle.
Parmaklarını parmaklarım arasından geçirip sonra ellerini serbest bıraktım. Kafenin içinde göz gezdirip yanımdan ayrılırken tereddüt etti ama bir saatte n'olacaktı ki?
Masaya oturduğumda elimdeki çiçekleri utanarak onlara verdim. Kucağımda onları getirdiğim için kendilerine alındığının farkındalardı ama yine de beni utandıracak şekilde, sevinerek karşılık verdiler. İkisini de aynı renkte almıştım, Affan'da bana lale almıştı ama arabada bırakmıştım.
İçeceklerimizin yanına tatlı söyledik. Bu sebeple konu tatlılardan açıldı, onlara yemesini ve yapmasını ne kadar sevdiğimi söylerken biraz şaşırdılar. Sohbetimizi devam ettirecek şekilde araya girip başka soru yönelttiler, ben de onlara. Geçen her dakikada birbirimizi yakından tanıdık.
Korktuğum gibi olmadı, neredeyse Doğa'yı unuttum bile. Kısa bir süre normal hissettim, göğsüme saplanan ağrısız nefes aldım. İkinci tatlıyı yemek istedim ama onlar ilk tabaklarını bile bitiremediği için istemeye utandım.
Affan montumun cebine kartını bırakmıştı, temassız kullanılabildiğini biliyordum. Fakat kızlar ödememi kendileri yaptı, çiçeklerin karşılığı olarak bir jest olduğunu anladım ve çok üstelemedim.
"Belki sen de İstanbul'a gelirsin, görüşürüz," dediler, kafeden ayrılırken.
"Aslında geliyorum ama uzun süre kalmıyorum. Yine de belki denk getiririz."
Anlaştık, ayrılırken bana bir daha sarılmalarına çok sevindim. Yan yana uzaklaştıklarında Affan'a haber vererek lavaboya geçtim, çıktığımda Affan koridorda, elinde torbalarla bekliyordu. Düşmemesi için çantamı tutarak yanına koştum. "Ne kadar çok şey almışsın."
"Lazım olacak."
Şapkamı çıkararak parmak uçlarıma yükseldim, gözlerimizi aynı hizada tutarak, "Sana neler yaptığımızı anlatayım mı?" dedim.
"Gel, araca gidelim."
Yanında yürürken torbalara göz attım, renkli bir şeyler gördüğüme şaşırdım. Affan onları arka koltuğa bıraktı ve yola çıktığımızda neler yaptığımı anlattım, tabii ki kızlardan çok bahsetmedim; daha çok ne hissettiğimden.
Eve geldiğimizde verandadaki Ayaz'la bir süre vakit geçirdim, odama girerken montumu çıkardım. Alışveriş torbalarını benim odama bıraktığını görünce açıp içlerine baktım. Birçoğu renkli, yazlık kadın kıyafetleriydi. İnce kumaştan ölçülü kısalıkta etekler, askılı üstler, hatta iki tane de mayo vardı. Benim için alındığı açıktı, beden ölçüsü Affan'la daha önce aldığımız kıyafetlerden bildiği gibiydi.
Tamam, az giysim vardı ama bu kadarına ihtiyacım yoktu; yaz bile gelmemişti. Yanına çıkarken kulağımdaki küpeleri düzelttim, odasındaki banyoda ellerini sabunlarken gördüm kendisini. Tişörtünü sepete atmıştı bile.
"O kıyafetler ne için?" diye sordum, bir yandan da göğsünde, kollarında iz arayarak. Bir şey yapmış olsam çıplak durmazdı.
Ellerini havlusuna silip yanımdan geçerken elimden tuttu. Konumumuzu değiştirerek bizi çalışma odasına götürdü ve beni masada bırakarak kitaplıklar arasında bir dakika harcadı. Geri dönüp dikdörtgen şeklinde, arkası dönük kâğıdı önüme serdi. Kalın, dergi parlaklığındaydı.
Parmakları masaya serdiği kâğıdı köşelerinden tutarken, "Bir yere dokun," dedi.
"Sana mı?"
Aynı anda gülümsedik. "Kâğıda Lal."
Eğilerek elimi kâğıtta gezdirdim. "Ne için bu?"
"Hadi, bir yere dokun."
Heyecanlandığımı gizleyerek parmağımı dolaştırdım ve sonunda bir noktaya bastırdım. Affan parmağını parmağım üstüne koyarak kâğıdı ters çevirdiğinde bunun renklendirilmiş harita olduğunu gördüm. Parmağımı koyduğum yere baktığında hevesle yükseldim. Haritayı bana çevirdi. "Oku."
Parmağının altındaki yazıyı yavaşça okudum. "Bu ne? Bahreyn yazıyor."
"Hiç gittin mi?"
Bahreyn'nin bir ülke, doğrusu ada parçası olduğunu zor hatırladım. "Yok, ben nasıl gideyim!"
"Benimle."
Birkaç dakikadır niyetinin farkında olmama rağmen afallayıp hafifçe güldüm, gözlerimi kırpıştırıp tekrar haritaya baktım. "Nereden çıktı şimdi bu?"
Gözlerimin içine sessizlikle baktı. Sanki... bir şeyi merak ediyor gibi. Fakat ben daha da merak içindeydim. Omzunu silkip, "İnsanlar tatile çıkabilir," dedi. "Neden şaşırdın?"
"Çıkabilir ama kendimi koruyarak yaşamaya çalışıyoruz. Hem sen zor günlerden..." bu konuyla ilgili suçluluğum, mahcubiyetim yüzünden konuşmayı devam ettiremedim.
"Ben seninle yalnızken de zor günlerden geçebilirim."
Böyle hissetmese söylemezdi, Affan hissetmediği hiçbir şey söylemezdi. "Yalnız derken sadece ikimizden mi bahsettin? Ayaz? Yalın?"
Haritayı bırakıp oturmak için koltuğuna geriledi. Gözlerim mıknatıs gibi çekilerek, durmaksızın hareketlerini takip ediyordu; hep böyleydi. "Onlar birkaç gün Bursa'da kalabilir."
"Ama," diye hemen itiraz ettim. "Olanları, olabilecek olanları da biliyorsun Affan. Ayaz'ı yalnız bırakamam." Uzun uzun açıklamaya gerek dahi yoktu.
Kollarını gerdiğinde gözlerim kollarının üst kısmına, soluk tenine kaydı ve bunu gözden kaçırmayıp gülümsedi. "Yalın ona bakar. Ne için endişelendiğini biliyorum ama güvende olacaklar."
Hemen anlaması için, "Sen beni birkaç gün yanından başka yerde bırakır mısın?" diye sordum.
"Hayır."
"Yaa, bak işte," dedim, kalçamın kenarını masaya yasladım. Bakışları hemen kıvrılan belimi ve kalçamı takip etti. "Ben de bırakamam. O da gelsin bizimle, hem başka yerler görür. Yalın'ın ona aralıksız, günlerce tahammül edebileceğini de sanmıyorum zaten."
"Yalın'a güvenmiyor musun?"
"Yok, ben senin düşmanlarına güvenmiyorum."
"Seni üzmek için söylemeyeceğim," dedi ensesini ovup başıyla da söylediklerine katılırken. "Ayaz incindiğinde ben kahrolmam Lal. O adamın derdiyse beni kahretmek."
Üzülmemiştim, Affan'ın Ayaz'a sevgi duyup duymadığını bile bilmiyordum. Çünkü Ayaz beni sevmiyordu. Sebep hep buydu.
"Ama ben üzülürüm diye kahrolursun," dedim, Doğa'yı kaybettiğimizden beri hissettiğim buydu.
Ona söyleyeceğim. Sadece hafiflemesini bekliyorum. Kalbini daha ağırlaştırmak istemiyorum.
"Tamam, sadece iki gece," dedi. "Yalın ile Ayaz'da evde durmaz, kalabalık içinde, hep dışarıda olurlar."
"Ya çok pişman olursam?"
"Mekân değişikliğine ihtiyacın var Lal, boğuluyorsun."
Biliyor mu evde Doğa'yı gördüğümü?
O adamın hayatımızdan ne zaman çıkacağı belli değildi, içimde en başından beri kendisiyle alakalı kötü hislerde vardı ve Ayaz incinirse kendimi kahrederdim. "O adamın karısını öldürmüşsün," diye fısıldadım. "Zaten fırsatını kolluyorken..."
"Karısının öldüğünden emin değil," dediğinde konuşmamızın gittiği yer değişti. "Öldüğü doğru ama kesinliğinden emin değil, uçak düştüğü için bunu bilemiyor."
"Tamam işte, uçak düştü?"
"Emin değil Lal," diye yineledi sakince. "Bugünlerde biraz kafası karışacak, bize vakit ayıramaz."
Haliyle, "Aklındaki ne?" diye sordum. Son günlerdeki sıklaşan telefonlar bununla mı ilgiliydi?"
"Yanıltıcı bilgilerle kafası karıştı. Karısının ölmeyip yaşadığı ihtimalini düşünürse bana ihtiyaç duyacak, ölmemi de istemeyecektir."
Onun aklına şüpheyi soktuğunu anladım ama bu adam saf değildi ya. "Affan, eğer karısının yaşadığıyla ilgili bir oyun oynarsan, sonra da gerçeğin ne olduğunu öğrenirse... çok gaddarlaşır, böyle bir şey yapma."
"Karısı ve kendisi masum insanlar değil Lal. Vatana ihanetten yargılanmış bir kadından söz ediyoruz. Karı koca ne kadar acı çektikleri umurumda değil."
"Tamam da, bu öfkeyle daha da saldırganlaşırsa n'apacaksın?"
"Gerçeği öğrenene kadar kendisinden kurtulmuş olurum."
O kadar kolay değildi ama hiç sevmediğim o küçümseme, ciddiye almama huyu yüzünden anlamadığını düşünüyordum. İyi tarafından bakıp adamın Affan'ın yaşamasına ihtiyaç duyup bize zarar vermeyeceği ihtimalini düşünerek kendimi rahatlatmak istedim.
Gövdesini masaya yaslayarak eğildi ve hissizliğine bir daha lanet ettiğim elimden tuttu. Bugün Açelya ile Yeliz onun elini sıktığında, duygusuz ve resmi bir tanışmadan ibaret bile olsa Affan'ın elini ellerinde hissedebildikleri için onları çok kıskanmıştım. Çok fazla. Bir dakikalığına hissedebiliyor olsam altmış saniyesinde de onun ellerini tutardım. "Benimle geleceksin değil mi Lal?"
🌳🌳🌳
"Lalelerimi solsa da atma Yalın, ben diğerlerinin yanına koyacağım."
Yalın'ı son görüşümde bunu söylemiştim, bundan önce de Ayaz'la ilgili bin tane farklı şey. Bana güvence verse de, bu yalnızca iki gün sürecek olsa da, onlar da çoğu vaktini dışarıda, kalabalık içinde geçirecek olsa da pişmanlık duyacağım başka bir şey yapmaktan korkuyordum.
"Ayaz, seni her saat başı arayacağım. Şarjını bitirme, telefonuma çık, mesajıma dön, benim bir kez olsun yapma dediğim hiçbir şeyi de yapma. Seni çok seviyorum."
Ayaz'a söylediğim son sözler de bunlardı. Onun kollarını kendi ellerimle vücuduma doladım, yanaklarından öptüğüm gibi beni öpmesini söyledim. Bizi bırakmak için havaalanına gelmişlerdi, kapılardan geçene kadar onları görebildim ve daha o andan oğlumu özlemeye başladım.
Uçağa binene kadar geçen sürede aklım onda kaldı ama ona zarar verdiğim düşünüldüğünde, zihnimin Affan'ın da umduğu gibi berraklaşmaya ihtiyacı vardı. Rusya'ya uçtuğumuz gibi jeti kullanamıyorduk, çünkü babası Affan'la böyle bir gücünü paylaşmıyordu. Uçağın özel yolcu kısmına, ikili koltuklara yan yana otururken insanların yüzüne çok bakmıyordum ki korktuğum birisinin yüzünü görmeyeyim.
Affan'ın kulak üstü kulaklığını almıştım. Onu duymamak için şarkı dinleyecektim.
Muğla'da bana aldığı lacivert eşofman takımını giyinmiş, şapka takmıştım. Montum ile çantamı Affan biraz önce üst kabine koymuştu, telefonumun şarjını tümüyle doldurmuştum. Zihnimin bir an bile boş kalmasına izin vermeyecektim.
Hostes klasik uçak kurallarından bahsederken uçak sessizleşti. Affan'a dönüp kotunun üstüne giydiği tişörtüne, dizindeki füme renkli kapüşonluya baktım. Fısıldamak için kulağına alçalırken çıplak kolunu tuttum. "Sen uyuyacak mısın?"
"Uyuyayım mı?"
"Uykun gelirse uyu ama beni çok yalnız bırakma tamam mı?"
"Uyuyayım o zaman," dedi.
Başımı geriye atıp çenesinin altından baktım yüzüne. "Ne demek uyuyayım? Ee, bana sordun ya Affan. Ya sen bilerek mi yapıyorsun?"
Çenemi kavrayınca yanaklarım parmakları arasında sıkışarak büzüldü. "Uyumak istersem uyurum."
"Beni bırakıp uyumak mı isteyeceksin?"
Çektiği gibi tutup dudaklarımdan sertçe, saniyelik öptü. "Evet."
Sıcak ve ıslattığı dudaklarının hissiyle bocalayıp etrafımıza göz attım, yan sıradaki kız çocuğunu görüp hemen koltuğuma gömüldüm. Yüzümü omzuna gömüp kolunu ısırdığımda, hafif bir ses çıkardı ama canını acıtmaya kıyamamıştım bile. "Kalpsiz," dedi, onu ısırdığım için.
"Sana verdim," dedim.
Başını diğer tarafa çevirirken gülümsedi. Isırdığım yere dokunup ıslaklığı utanarak sildim, gerçi onun ıslak öpücüklerden, dokunuşlardan hoşlandığını biliyordum. Öğleden sonrasıydı, indiğimizde akşam olacaktı. Belki dinlenmek isteyecekti, onu da çok yormak istemiyordum.
Uçak kalktıktan biraz sonra yemek servisi başladı, bu da vaktin geçişini kolaylaştırdı. Ardından içecek, tatlı derken zamanın yarısı öldü. Diğer yarısında şarkı dinledim, Affan'ın müzik listesi beni biraz şaşırttı. Yabancı, eski şarkıların yanında çok içli, duygusal şarkılardı.
"Bu şarkıları dinleyip ağladığın oluyor mu?" dediğimde kulaklığını almaya çalıştı, ben de onunla boğuştum.
"Tamam Affan, şaka yapıyorum, senin ağlamadığın belli."
Uçak alçalmaya başladığında, hatta yere değdiğinde ülke değiştirdiğimize inanamadım. Etrafı sularla kaplı bir ada parçasıydı, hava kararmıştı. Havaalanı çıkışına kadar terlemeye başladım, zaten buranın sıcak olacağını hava durumundan öğrenmiştim. Eşofman üstümün fermuarını açtım ve dışarıya çıktığımızda Affan kısa sürede taksi buldu, adamla ayak üstü konuşurken ben arka koltuğa yerleştim. Yanıma oturdu ve adamla olan yabancı konuşmalarını bir iki dakika takip ettim, Affan başını arkaya atarak yüzünü serinletirken de ona döndüm.
"Benden bıktın mı?" dedim.
Az önce adama klima açmasını söylediği için araca serinlik çöktü ve yüzünü deri koltuğa gömüp, "Neyden ötürü bunu sordun?" dedi.
"Bursa'dan İstanbul'a yola çıktığımızdan beri dokuz saat oldu! Hiç mi bıkmadın, kafanı çeviriyorsun hep ben?"
"Nasıl bıkacağım senden?"
Yüzümü yaklaştırıp altın amber gözlerini izledim. "İnsansan bıkarsın."
"Ben başka bir şeyim demek." Kısık sesle konuşuyordu.
"Hımm." Uzanıp saçlarını başının arkasına doğru düzelttim ve parmaklarımı orada tuttum. "Ben de bıkmadım. Ben de başka bir şeyim demek. Saçlarını düzelttim, böyle önlerini ayırmak çok yakışıyor."
Cık cıkladı. "Yüzümü gençleştiriyor öyle."
"Hayır, çok yakışıklı oldun."
Öyle kalmasına müsaade etti, saçlarına dokunmadı. Sırtımı omzuna yaslayarak başımı camdan çıkardım, şehri izledim. Işıklar yanıyordu, havada nem vardı ve rüzgâra karşı Affan'ın saçlarımı arkamdan okşaması hoşuma gidiyordu.
Taksi durduğunda vardığımızı düşündüm ama burası bir marinaydı, akşam ışıltısında ayırt edebilmiştim. İndiğimizde Affan telefonunu çıkardı, her şeyi sorup onu erkenden bıktırmamak için ne yaptıysa takip ettim. Marina kenarına yaklaşan bir tekneye bineceğimizi anladım, tekne içindeki adam doğrudan Affan'la iletişim kurup çantalarımızı aldı. Affan tekneye adımını atıp beni belimden kavradı ve güvenli alana çekene kadar bırakmadı.
"Nereye gidiyoruz böyle?" dedim, tabi heyecanlanmıştım.
"Kiraladığım eve."
"Otelde kalacağımızı sandım."
"Hayır, henüz hiç kiralanmamış, kimsenin kalmadığı bir ev bulmak için çok zaman harcadım."
Tabi ya, o bir yerlere gittiğinde kalacağı yeri çok düşünüyordu. Yatacağım yatağı düşünmek benim için çok sonra geliyordu ama Affan bunu düşünmüştü, o halde yeni ve güzel ev olmalıydı. Teknenin açık alanından aşağıya sarkıp baktığımda, o belimden tutarak beni korudu. Suyun sesini dinleyip yıldızların ışıltısını izlerken kalbim korkuyla hızlandı. Bu yaşandığına inanmadığım, bir daha da yaşanmamasından korktuğum bir andı.
Tekne ile yolculuğumuz yirmi dakika kadar sürdü, aralıklı mesafelerde sıralı evlerin dizili olduğu bir deniz koyuna yaklaştığımızda Affan önceliği bana verdi. Beni nemli kumların üzerine bırakıp çantalarımızı aldı. Adamlarla el sıkıştı ve tekne geri dönüp denizde yol alırken yanıma yürüdü. Başımı arkaya uzatmış, ilerideki eve bakıyordum. Geniş alana yayılmış, iki katlı, içerisi görünmeyen camlarla kaplı, etrafında ışıklandırmaları olan bir evdi. En yakın ev dört yüz metre kadar yukarıdaydı, bu ev ile deniz arasındaki kum mesafesi çok azdı. Birkaç adımda merdiven çıkıp evin dış kapısına ulaşmıştık.
Affan anahtarı evin posta kutusundan çıkarıp kapıyı açtığında merak içindeydim. Evle ilgili bazı bilgilere sahip olduğu, evi kolaylıkla aydınlatmasından belliydi. Önümüzde upuzun, geniş bir hol vardı ve holün iki tarafında odalar. Duvarlar boyalı, klasik bir duvardan ziyade beyaz taş görünümündeydi. Yumuşak kavislerle yükselip alçalan şekilli yüksek tavan ile loş, sarı aydınlatmalar vardı.
Affan'ın girdiği kapıyı takip ettim, dudak ısırarak kalacağımız odaya baktım. Beyaz rengindeki, geniş başucu komodin üzerinde odayı aydınlatan ışık vardı. Çok geniş, az eşyalı, açık renkli bir odaydı. Alçak, büyük yatak camla paraleldi ve yatağa yan şekilde uzanacak olduğumda tüm denizi görebiliyordum. Affan çantalarımızı açık ahşap renkli, gömme dolabın içine bırakıp etrafı kontrol etti, yatak örtülerini inceleyip cama yaklaştı. Kilitli olduğundan emin olup dış kapıyı kilitlediği ev anahtarını komodin üstüne koyup gözlerini bana kaldırdı.
"Beğendin mi?" İçtenlikle sordu.
Çok hevesli görünmekten kaçındım. "Çok!"
Dolabı açıp kapüşonlusunu askıya bıraktı ve oda içindeki diğer kapıyı açtı. Omzunun üstünden bakınca büyük, küveti olan, beyaz ağırlığındaki banyo ile karşılaştım. Temiz, yer diplerinden aydınlatmalıydı. Affan oranın da içini rahatlatacak temizlikte olduğunu görüp odaya dönerken, "Evin tümünü gezelim," dedi.
Öyle yapmaya ilk karşı odadan başladık. Burası başka bir yatak odasıydı, benzer mobilyalar vardı. Geniş oturma alanı ve mutfak karşılıklıydı, her odanın bir tarafı illaki denize bakıyordu. Ev sıcaklığı otomatik şekilde ayarlanıyordu, camların hepsinin kapalı olduğundan emin olup dışarının ışıltısına baktığımda Affan yönünü bana çevirdi. "Duş almak ister misin?"
"Önce Ayaz'ı arayacağım," diyerek odaya geri döndüm.
Telefonumu koltuktan alıp hemen son aramaya girdim, saat henüz dokuzu geçmişti. Ayaz bekletmeden aramamı cevapladığında sevinip, "Hemen açtın," dedim.
"Sen dedin ya bekletmeden aç."
Göremeyeceğini bilsem de ona gülümsüyormuş gibi gülümsedim. "Teşekkür ederim. N'apıyorsun?"
"Dişlerimi fırçaladım, cips yiyeceğim."
"Cips yedin, dişlerini fırçalayacaksın sanırım?"
"Hayır dişlerimi fırçaladım, cips yiyeceğim."
Gülmem sesli olunca Ayaz hattın ucunda duraksadı. "Her şey yolunda mı?"
"Evet anne."
"Canın sıkılırsa, sorun olursa beni ara, saat önemli değil."
Cevap vermedi ve ben de vermesini beklediğim için görüşmeyi bitirmedim. "Geri dön," dedi bana. Bana.
Gözlerim parladı. "Tabii ki döneceğim."
Duygulanarak telefonunu indirdim. Bu dediği benim için anlam ifade ediyordu, asla unutmayacaktım.
Affan'ın bakışları altında doğrulup dolaptaki çantayı açtım. Askılar gözüme temiz görününce kıyafetlerimizi asmaya başladım. Bu sırada o da koridora çıkıp telefonla konuştu. Benim duymamı istememiş miydi? Ama neden? Beni huzursuzluktan uzak tutmak için mi?
Yatacağımız için çamaşırı es geçip kendime şort ile askılı kıyafet çıkarıp yatağın kenarına bıraktım. Bakım eşyalarımı da yanıma alıp banyoya ilerledim. Zaten ihtiyacım olan her şey vardı ama ılık suda kendimi yıkayıp yorgunluğumu atarken neredeyse gözlerimi hiç açmadım. Çıktığımda aynanın karşısında kendi tarağımla saçlarımı fırçaladım.
Odada Affan'da duş almak için bekliyordu. Kıyafetlerini çıkarmış, puf üstüne koymuştu. Yaklaşıp yatağa çıktığımda kalçama hafifçe vurup kalktı, ıslak ve buharlı bıraktığım banyoya girdi. Ferahlamış hissederek yastığa başımı koydum, Affan'ın bir an önce dönmesini bekledim.
Yalnız kaldığım birkaç dakikadan sonra panikliyordum. Gözlerimi ve kulaklarımı kapatıyordum.
Kalkıp Affan'ın çıkardığı tişörtü aldım. Yanıma koyup yüzümü üstüne yasladım, kokusunu alınca gevşeyip aklımı Doğa'dan uzaklaştırdım. Parmaklarım alnıma değdi ama şişlik artık geçmişti.
Uçakta uyumadığım, güne de erken başladığım için üstüme uyuma isteği çöktü, gözlerimi tekrar açamadım. Yalnız evde hareket edildiğini aralıklarla duyup tekrar daldım ama uzun süre sonra bir şey beni tamamen uyandırdığında neler olduğunu anlayamadım.
Hâlâ gece olduğunu yanan gece lambasından çıkardım. Başım yastıktaydı ve gözlerimi kırpıştırdığımda üzerime eğilen gölgenin Affan olduğunu anlamak korkmamı önledi. Derin bir nefes alırken onun uyandığımı bile anlamadığını, dikkatinin aşağıda olduğunu gördüm. Gözümü ovalayarak bakışlarımı çevirince Affan elimi tutuyordu, parmağımla uğraşıyordu. Yüzüne yansıyan stresli, panik ifadesiyle kafam karıştı ve gözlerim bir daha elime çevrildi.
"Affan?"
Başını hızlıca kaldırdı. Genişlemiş gözbebekleriyle karşılaşınca başımı yastıktan ayırdım ve Affan nefesini tutarken, uyku sersemliğimden kurtuldum. "N'apıyorsun?"
Dudaklarını aralasa da cevap vermedi. Nemli saçları alnına düşmüş, yanaklarına renk gelmişti. Konuşmak için çaba gösterip yapamayışını garipseyip elimin üstündeki avucunu ittim ve parmağımda parlayan taşı görünce hızlı bir nefes aldım. Parmağıma geçmiş gümüş halkanın üstünde kristal bir taş parlıyordu ve yüzük sanki çıkarılmaya çalışıyor gibi, parmak boğumuma kadar çekilmişti. Elimi kaldırıp yakından bakacakken Affan parmaklarımdan tuttu ve gözlerimiz birleşti.
Kalbimizin aynı anda hızlanması yüzünden birkaç saniye dilimiz tutuldu.
"N'apıyorsun?" diye yineledim.
Parmak uçlarımı sıkıca kavrayıp başını diğer tarafa çevirdi, dudaklarını yalayıp ısrarcı bakışlarıma geri dönerken ağzını araladı ama bu kez de konuşmadı. Dikkatimi tekrar elime verirken ağzım biraz daha açıldı ve göğsüm genişledi. Kendi parmağında da bir gümüş halka vardı.
"Ayaz doğru söylüyormuş," dedim yan yana duran ellerimizdeki parlaklığa bakarken.
"Ne?" diye bu kez o sordu.
"Parmağıma yüzük taktığını, sonra çıkardığını söylemişti."
Gözbebekleri hayal kırıklığıyla genişleyip kızgınlıkla kapandığında, nasıl hissettiğini o an fark edip söylediğime pişman oldum. Gözlerimi açıp gördüklerim karşısında bile hazırlıksız yakalanmış, şaşkına uğramıştı ve aslında yüzükten daha önce haberim olduğunu anlaması...
"Affan?"
"Ben sadece... deniyordum."
Bir anda elimi bırakıp kalktı ve telaşla odadan çıktı. Hareketi göz açıp kapayana kadar sürmüştü. Herhangi bir şeye bu kadar duyarlı, tepkisel yaklaştığı nadiren gerçekleştiği için arkasından baktığım o süreçte ne yapacağımı bilemedim. Doğrusu bir şeyi kaçırıyor, onu anlayamıyor gibi hissediyordum. Denemekten söz ediyordu ama durduk yere yüzük alıp üstelik ben uyurken parmağıma takması nasıl bir istekle meydana gelirdi ki?
Yüzüğü hissetmek için elimi yanağıma götürdüm, soğuk doku dudaklarımın kenarına değince gülümsedim.
Birkaç dakikayı bu garip hisle, sessizlikle geçirip kalktım. Çıplak ayaklarla mekân değiştirip oturma alanına geçtiğimde, zaten adım seslerimi takip edip kapıya konumlanmış Affan'la karşılaştım. Bir eli çıplak göğsünü kaşırken, diğer eliyle ensesini kavramış, doğrudan gözlerimin içine bakıyordu.
Affan bana yaklaşırken de bana yaklaşmazken, tanıştığımız ilk günlerde mesafesini korurken de hep kararlıydı ama ilk kez çok tereddütlü, kafası karışıktı. Hatta biraz utanmış görünüyordu, ki bu çok tatlıydı.
Eşikten içeriye girip yavaş yavaş ileriye adımlar attım. "Bunu ne zaman aldın?" diye sordum.
Gözleri havaya kaldırdığım elim ile yüzüm arasında hızlıca gidip geldi. "Bir süre oldu."
"Bir süre," diye tekrarladım. "Bir haftadan uzun, bir aydan da mı peki?"
Sağa sola bakınıp başını aşağı yukarı salladı.
Kalbim çarparken karşısında durup eline uzandım. Ben yüzüğümü hissetmesem de ona temas ettiğinde Affan elinde hissetti. Parmaklarını gövdesinden indirip göğsünü kızartmasını engellerken, "Kendine de almışsın," dedim.
Bu kez yutkunurken başını salladı.
Elini aramızda, havada tutarak altın hareleri gözlerimi kırpmadan izledim. "Neden ikimize yüzük aldın?"
Duygularını, niyetini açıklamak konusunda gergin, heyecanlı görünüyordu. Üstüne gitmeden, yanlış anlamasından korkarak soruyordum. Bir kendi elindeki yüzüğe, bir de benim elimdekine bakıp, "Bir gün takacaksın," dedi. "Sonra her gün."
Isırır, kaşır gibi tatlı bir acı göğsümün arkasında kıpırdanıyordu. Kalbimin hızlıca atışının bedeliydi. "Ama sen takmıştın," dedim.
"Hazır elin hissetmiyorken..."
"Hazır elim hissetmiyorken mi?"
Elini çarpar gibi suratına koyup derinden oflayınca dudaklarım kıvrıldı. "Demek istediğim, yarın sana vermeden önce bir daha denemek istemiştim."
Aramıza giren eli yüzünden artık ona bakamıyordum ama parmağında parlayan halkayı görüyordum. Boynumun yanlarından sıcaklık yükselirken dudaklarımı ıslatma ihtiyacı duydum. "Bugün vermiş oldun?"
"Ama yarın verecektim, doğum gününde!" Elini yüzünden yavaşça indirince kolu yanına düştü ve pişman gözlerle baktı. "Mahvettim."
Elimi göğsüme götürdüm. "Doğum günüm mü?"
"Yarın, ayın dördü."
Nisan ayına girmiştik, telefon ekranımdan tarihe de defalarca bakmıştım ama kendi doğum günüm bile aklıma gelmemişti. Ellerim, vücudum bir şeyler meşgul olsa da zihnimin içinde korkular, endişeler barındırdığımdan ötürü odak sorunu zaten yaşıyordum ama bunu bile gözden kaçırmıştım demek. Yüzüğü vermek için o günü mü bekliyordu, demek stresi ve pişmanlığı bunun içindi? Önceden, kendi hatası yüzünden fark edilmişti. Bu duruma karşı kendisini hazırlamamıştı. Sanıyorum, doğduğum gün yaklaştığı için de beni başka bir ülkeye getirmişti, sıradan gün gibi geçirmeyi istememişti.
"Ama çıkarıyordun," dedim yüzüğümü ona gösterip. "Çıkarmamı mı istiyorsun?"
Dudaklarını yalayıp aşağı, yere kadar baktı ve sonra kafasını hızlıca iki yana salladı.
"Takmak istiyorum."
Tekrardan göğsünü kaşıyacaktı ki, elini tutup yakaladım ve parmaklarımı parmaklarına doladım. Yutkunarak gözlerini yumdu. "Ben de."
O da takmamı istiyor ama... "Keşke hissetseydim," dedim elimdeki yüzük için.
Yaklaştığımda göğsüm çıplak vücuduna yaslandı. Başını eğdiğinden dolayı dudaklarımı yanağına bastırmak için bu sefer parmak uçlarıma çıkmama gerek kalmadı. Öpücük izimden uzaklaşırken gözlerimiz birleşti ve Affan'ın kalp atışları genişleyen, heyecanla büyüyen gözbebeklerinde attı. "Neden bana öyle dedin?" diye sordu.
Birbirimize fısıldıyorduk. "Ne dedim?"
"Zaten beni sevmiyorsun, dedin."
Bunu inanmayarak söylediğim için hatırlamamda zaman aldı. O gece, Affan'a bir gerçek fısıldamam gereken gece odasından çıkıp kapıyı çarparken buna yakın cümle kurmuştum. Aklında tuttuğunu, soracak kadar önemsediğini bilmiyordum. "Çocuksu bir sitemdi o. Kavga ediyorduk ya, saçmaladım, öyle serzenişlerimi çok ciddiye alma tamam mı?"
"Çünkü biliyorsun seni ne kadar çok sevdiğimi?" Öylece uzaklaştım ki, kulaklarımdan bile dışarıya doğru yükselen kalp atışlarımdan utanmayayım. Çenem göğsüme kadar düşerken üstümdeki kıyafeti yumruğumun içine alıp sımsıkı kavradım. "Her gün bunu düşünüyorum. Seni ne kadar çok sevdiğimi. Hiç aklımdan çıkmıyor. Bana seni seviyorum dediğinde cevap veremedim, benim gibi hissettiğine inanamadım. Aynı sevgiden mi söz ettiğimizi bilmiyorum. Senin bile beni, benim seni sevdiğim kadar sevebileceğine inanması zor.”
Neden güzel sözler herkesi olduğu gibi saf mutlulukla sarmıyordu beni? Kaybetmekten korktuğum için onlar canımı yakarak beni mutlu ediyordu. Duyduğumdan sonra kaybetmekten en korktuğum şey, bu sözcükler oldu ve gözlerimin ufak aralığından ona bakarken başımı yumuşakça salladım.
Onayladığımı görünce, "Duygularımı biliyorsun," dedi.
"Evet."
"Sakın bir daha seni sevmediğimi söyleme."
Parmaklarımı göz pınarlarına bastırıp bir daha kafamı salladıktan sonra ayaklarımın üstünde yükseldim. Boynuna inerken dudaklarımı yanağına sürttüm, kolumu ensesine dolayıp boynunun kenarından öptüm. Sonraki bir dizi öpücük saçlarına, alnına, burnuna ve diğer yanağına ulaştı. Saçlarım saçlarına karışırken onu o kadar aceleyle, korkarak öptüm ki yakın mesafemize rağmen göz göze bile gelemedik.
Dudaklarını hiç bırakmayınca, "Lal," dedi başını kaldırmaya çalışıp.
Alt dudağını öptükten sonra dudaklarımı çenesinde kaydırıp tekrar boynuna ulaştırdım, topuklarıma geri basıp ellerimi ensesinde birleştirirken boğazındaki kıvrımlı hattı öptüm. Ona hiç bakmadığım için çenemi tutup kaldırmaya çalıştı ama izin vermeden başımı göğsünde eğdim, dudaklarımı göğsünde dolaştırdım.
Gerilen, sıcaklayan bedenini benden uzaklaştırarak bir daha, "Lal," dedi, kulağıma doğru.
"İstemiyor musun?" dedim kulağım nefesiyle hızlanırken.
"Yok artık." Göğsünden huzursuz ses çıkarıp, "Biliyorsun," dedi.
"Onu da biliyorum değil mi?"
"Evet," derken sırtımdan tuttu, aşağı yukarıya okşadı. "Çok hassasın, korktuğumu da biliyor musun?"
"Biliyorum ama canımı yakmazsın."
Çenemi bir daha tutup istediği açıya ulaştırdı yüzlerimizi. Sözleri, daha cesur sarf edemediğimin farkındaydı, ne istediğimi anlamış şekilde karşılık veriyordu. Yüzüm göğsünden uzaklaşsa da bedenlerimiz birbirine tamamen yaslandı ve çenemin altını okşayıp dudaklarını saç diplerime sürttü. "Canını yakmak istemiyorum."
"Lütfen," dedim üstümdeki kıyafeti daha da sıkarak. "Uzaklaşma benden, birbirimizi öpelim."
"Sadece öpmekten söz etmiyorsun."
"Evet."
Göz kapakları düştü. "Lal..."
"Ben de senin canını acıtmayacağım," diye söz verdim.
Ensemi yumuşak ama baskılı şekilde kavradı. "İşte onu yapabilirsin."
Dudaklarımı dudaklarının üstüne çekmeden önce bunları söyledi ve beni kucağına alıp odaya götürürken bir umut saçlarımı kokladı.
DEVAM EDECEK.
Kalanını hayal edersiniz artık...
Gerçi beni biraz tanıyan bu sahneyi hayalinize bırakmayacağımı da bilir :d
Bölümü bir emoji ile anlatacak olsanız?
Yorumlar yükleniyor...