38: SENİ SEVİYORUM.
Merhabaaa.
Ve iyi okumalar. 🤎

38: SENİ SEVİYORUM.
Kalpte nasıl kemik olmaz anlamıyorum. Ben kırıldığından söz ederken yalan mı söylüyorum?
Aklımı başımda tutmak için parmaklarımı sayıyordum. Avuç içlerimdeki çizgileri sayıyordum. Bileğimdeki nabza dokunup ritmini sayıyordum. Kalbimin atışını, elime aldığım saçlarımdaki telleri sayıyordum. Hiç düşünmemeye çalışıyordum ama sayılar yükseldikçe, gözyaşlarımı da saymam gerekmeye başladı.
İki kere de kustuğumu saydım. Binanın içinde tuvaleti aramam gerekti, ayık kalabilmek için yüzüme defalarca su çarptım. Üzüntümün mide ağrısına, bu ağrının da bulantıya yol açması ilk değildi. Çok üzüldüğümde ya uyumayı ya da kusmayı istiyordum. Bursa'da, dağ evinde belki de bu yüzden sık uyuyordum. Beni çok üzdükleri için. Uyku o kadar güzel bir şey ki, karanlıkta gördüğüm tüm hayaletlere, gölgelere rağmen.
Bileğimdeki saate bakıp saniyeleri saydım. Saatleri de saymıştım. Sayısız saat geçmişti.
Emniyet binasında gece ile gündüzü, böyle de berrak olmayan bir zihinde ayırmak çok zordu. Işıklar hep yanıyordu, telsiz sesler odanın duvarlarından bile duyuluyordu. Son saatlerde bu odaya geçmiştik, koridorda çok uzun bekledikten sonra Yalın emniyet müdürüyle bizzat konuşmuştu. Bir ufak dinlenme odasıydı, ilk bakışta Rusya'ya gittiğimizde Ayaz'ı bulduğum odayı anımsatmıştı.
"Mama mama!"
Kulağıma gelen sesin yakınlığıyla gözlerim kırpıştı. Boynumu çevirip baktığımda Ayaz'ın dudakları neredeyse kulağıma sürtüyordu. Kaşlarını ne zamandır çatıyordu acaba? "Neden beni duymuyorsun? Sana sorduğumu da mı duymadın?"
"Ne demiştin?"
"Eve gitmeyecek miyiz? Burada uyuyamıyorum. Dişlerimi de fırçalamadım, ağzım koktu; bak." Nefesini bana üfledi, yakın zamanda Yalın'ın aldığı soğuk sandviç kokusu vardı.
"Evet, hindi füme kokusu bu."
Yüzünü buruşturarak biraz geri çekildi. "Yalın'dan istesem diş fırçası alır mı?"
Sabrımı korumak için derin nefesler verdim. "Sırası değil oğlum. Lavaboda çalkala istersen."
"Çalkaladım, geçmedi." Sonuca vardırdı konuşmasını. "Ne zaman eve döneceğiz?"
Eve dönmeyi ama o olmadan yapamayacağımı anlayamıyor muydu cidden? Ayaz'ın ben olmadan yer bile değiştiremediği, hayatına devam edemediği gibi ben de Affan olmadan aynı duruma düşüyordum.
"Affan'ı bekliyoruz ya Ayaz."
"Evde bekleyelim. Gelir."
"Çok uzak," dedim. "Binlerce karış mesafe."
"Karış ne demek?"
Neden öyle dedim gerçekten? İnsan bu kadar uzun mesafeyi hiç karışlarla ölçer miydi? Zihnimin arka planından Affan'ı ölçmeye çalıştığım an geçmişti, sözcüklerim karışmıştı.
Avucumu açıp onun dizine koydum. "Ölçmek için kullanılıyor. Böyle."
İlgisizce başını aşağı yukarı salladı. Gözlerime sonra yine baktı. "Peki Affan ne zaman gelecek?"
"Ağlayacağım. Sorma."
"Üzgün müsün?"
Koltukta kıpraşıp burnumu çektim. "Anlamışsın."
"Böyle bakıp ağlayınca hep üzgün olduğunu söylüyorsun."
"Doğru canım," dedim alçak sesle.
"Benim kalbimde bu his yok değil mi?"
O yedi yaşına gelene kadar tabii ki çok şey konuşmuştuk. Tarif etmeye çalışmıştım. Benim ellerimde his olmadığı gibi, senin de kalbinde bazı hisler yok demiştim. Bunun, etrafındaki insanlarla empati yapamasa bile onları anlamasının bir yolu olabileceğini düşünmüştüm. "Aslında aklında yok," dedim. Kaşlarını düzeltip dolgun yanağını sevdim. "Sen özel bir çocuksun Ayaz. Bunu sakın unutma."
"Unutursam söylersin." İlk başta kulağa duygusal geliyordu ama tamamen düz mantıktı.
"Orada olursam söylerim. Hatırlıyor musun, geçtiğimiz sene seninle liste yapmıştık. İnsanların üzülmemesi için onlara hiç söylemeyeceğin kelimelerin listesiydi? Neler yazılı olduğunu hatırlıyor musun?"
"Bazılarını," dedi.
"Hangilerini?"
"Çirkin, aptal, çekil, kirli, git, yanıma oturma..."
Başka hatırlamadı. Ben ve Kerim'den sonra en sık konuştuğu insanlar sınıf arkadaşları olacağı için özellikle onlara söylememesi gereken sözcükleri seçmiştim. Onu, insanlara yakınlaştıracak kendimce denemelerim oluyordu, umarım Ayaz'ı yetiştirirken başkalarının hayatını ve onu iyi koruyabilmişimdir.
"Ama Zeus'a çirkin dediğini duymuştum."
"Anne," dedi. "O insan değil."
"Hiçbir canlıya söyleme."
Baş parmağını kaldırarak onayladı.
Aramıza eğilip o parmağını, sonra da elinin içini öptüm. O da yüzüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına koyarken hiç çekiştirmedi.
Kapı açıldığında Yalın'ın geldiğini görüp ayağa fırladım. İçeriye girerken sessiz davranmaya çalıştı ama uyumadığımızı fark etti. Odanın ortasına doğru ilerledim. "Bir haber var mı?"
"Avukatı birazdan burada olacak."
Buna sinirlenmeyeyim de n'apayım ben şimdi? "Daha yeni? Neden?"
"Adam yurt dışındaydı Lal, ancak geliyor."
"O görüştürebilir mi bizi?" Saydığım her saatte direncim düşmüştü. Onu görmeliydim. "Bir yardımı dokunmalı, çok merak ediyorum."
"Ben de öyle. Endişeleniyorum hatta."
"İki gün oldu Yalın. İki gün sorgu olur mu? Ne çok şey soruyorlar bu kadar?"
"Üzerinden geçtik bunların Lal, Affan'ın durumu özel." Belinde tuttuğu ceketini üzerine giymeye başladı. "Ben de göremiyorum ama memurdan bilgi almaya çalıştım. Hiçbir şey hatırlamadığını söylüyor ama polisler buna güven duymuyor. Aynı soruları tekrar tekrar soruyorlar."
"Ama doktoru geldi," dedim ellerimi iki yana savurarak. "Affan'ın hafıza kaybı yaşadığını doğruladı, belgeleri de göstermedi mi?" Affan'ın hatırlamadığını doğrulamak için doktoruna başvurmuşlardı.
"O aylar öncesinin bilgisi. Herhangi bir şeyi hatırlamadığına inanmıyorlar, ya da öğrenmediğine."
Burası bir dinlenme odası olsa da güvenlik kamerasına karşın ellerimi ağzımın kenarına örterek konuştum. "Uçak kazasıyla ilgili soruşturma değil mi?"
"Sessiz ol. Evet. Affan hiçbir şey hatırlamadığını ve bilmediğini söylüyor."
"O adam yaptı," dedim, bunu düşünüp zaten daha önce de söylemiştim. "Bir çeşit imkanlarla, bağlantılarıyla bunu sağladı değil mi? Ama yaptığını söylese bile amcası istemiş, amcası da devlet bağlantılı çalışmıyor muydu? Affan söyledi, uçakta ölen insanlar zaten cezalandırılmış insanlardı."
"Lal?"
Sesindeki yavaşlamaya karşı, "Hı?" dedim.
"Amcasını öldürdüğünü de düşünüyorlar."
"Hayır..."
"O adam öldürdü amcasını da. Bu yüzden kolaylıkla suçluyor Affan'ı. Hiçbir şey hatırlamayıp kendini savunamadığı için de."
Aklımla düşünmeye çalışıp, "Kanıtları var mı ki?" diye sordum. "Herkes herkesi öldürmekle suçlanabilir ama ne için bekletiyorlar ki?"
"Yeterli olmasa da soruşturma açılacak kadar belge var belli ki. Bunları nasıl sağladı, sahte mi yoksa gerçek mi bilmiyorum. Lal, mesele Affan'ı özgürlükten alıkoymak, yasal görünen yasa dışı yollarla olsa da." O da benim kadar uykusuz kalmıştı, iki dakikada sayısız kez gözlerini ovaladı. "Güven amca yardımcı olabilir ama o da telefonlarıma çıkmıyor."
Tabii ki olabilirdi, adam emekli bir generaldi. Ne kadar yüksek mevkilerde tanıdığı insan vardır. "Affan'ın Güven Koral'ın oğlu olduğu belli, babası burada olmasa da?"
"Araya birilerini soksa, telefon açsa tamam da kendilerine gelen bir talep yok."
"O adamın ne kadar ileriye gideceğini bilip Affan'ı bu kadar savunmasız bırakması ağrıma gidiyor. Ben ölürsem ancak Affan'ın yüzüne bakacak galiba."
"Son zamanlarda her şey kötüye gidiyor ama böyle deyip üzme beni." Omuzlarımı kavrarken bıraktığı his kucaklayıcıydı. "Olmadı İstanbul'a kadar gidip dil dökeceğim ama önce avukatı gelsin."
Kaskatı oluşumu omuzlarıma dokunurken anladı ve bana onaylamaz gözlerle baktı sanki benim elimdeymiş gibi. Gözlerimi tavana kadar kaydırıp iç çekişimi göğsümde yumuşattım. "Bir şeyler yediğine emin misin Yalın? İki gündür sorgu odasında, nasıl yiyor?"
"İki günü de geçti. Tabii ki sorgusuna ara verildiği oldu Lal ama kimseyle görüştürmüyorlar. İhtiyaçlarını giderip tekrar devam ediyorlar."
"Dışarıdan mı söylemişler yemeğini?"
Duraksadı. "Yani, muhtemelen."
"Umarım yemiştir." Hijyenin hiç sırası değildi.
"Yemiştir tabii ki, aç kalacak hali yok, aptal mı bu çocuk?"
Görmediğim saatlerde mantıklı da olmayan çok şey düşünmüştüm tabi.
"Ne anlatıyormuş peki? Memur bahsetti mi?"
"Pek bir şey değil. Hatırlamıyor da zaten. Sonradan öğrendiği bilgileri de paylaşmıyor." Alçak sesle, zor duyacağım seviyede konuşuyordu.
Saatlerdir aklımda tuttuğum diğer sorularımı hatırlamaya çalıştım. Ha, bir de şunun için endişelenmiştim: "Sence Affan'a vuruyorlar mıdır?"
"Vurmak mı?" Tekrarladı.
"Evet, bazı filmlerde görmüşlüğüm var. Sorgu sırasında fevri oluyorlardı."
"Lal o kadar da değil." Ama ne kadar? "Liseli çocuk mu Affan, ya da bir hırsız mı? Öyle çocuk gibi hırpalayabilirler mi?"
"Bu kadar uzun sürdüğü ve görmemize izin vermedikleri için korkuyorum."
"Belli ki o adam araya bazı bağlantılarını sokmuş, zorluk çıkarıyor."
"O adam..." bahsettiğim her defasında yüzü gözlerim önünde beliriyordu. Yaşamımızın üzerindeki karanlık gölge gibi hissettiriyordu. "Adı ne? Affan'a hiç sormadım." Bana söylemek istemeyeceği için.
"Affan adını anmayı bile sevmiyor ama bir kez söylemişti. Tanju'ymuş."
Beyaz rengine yakın saçları, kemikli yüzü, kötücül bakışlarını sırasıyla düşündüm. Sinsilikle, yaklaşmadan, dokunarak değil ama hissettirerek bize zarar veriyordu.
"Sizi eve bıraksam?" dedi Yalın, arka planda sesini duydum. "Bitap düştün, dinlendikten sonra geri alırım."
"Evden ayrılırken Affan'ın ne dediğini unuttun mu? Bana ve sana söyledi. Birbirinizin yanından ayrılmayın, dedi. O adamın yalnızlığımdan faydalanacağını düşünüyor."
Affan polislere zorluk çıkarmamıştı, yalnızca kıyafet almak istediğini söylemişti ve giyinirken bizimle birkaç kelimeden fazla konuşamamıştı. Memurlar da kaçma ihtimalini göz önünde bulundurarak eve girmiş, Affan kendi arabasıyla gelebileceğini söylediğinde reddetmişlerdi.
O akşam binaya girdiğimizden beri Affan'ı görmemiştim. Önce memurlarla, elleri cebinde müdür odasına girmiş, sonra çıkıp sorgu odasına geçmişti. Onu son görüşüm koridordaydı.
"Ben de evde seninle kalırım, birkaç saat bile uyursan dinlenirsin. Duş alır, üstünü değişirsin belki."
"Hayır."
"Kustun Lal, sağlığın yerinde değil."
"Yerinde." Gözlerimi kaldırdım. "Affan burada olduğumu biliyor değil mi? Beni merak ediyordur."
"Evet, yakınlarının hâlâ burada olduğunu biliyor."
"Polislere babasına ulaşmalarını söylemiş mi?"
"O kadarını bilmiyorum ama belki avukat söyler."
Kararsızca, "Arayıp ikna etmeye çalışsam mı?" diye fikrine danıştım.
"Bence senin araman ters bir etki bırakır."
Duru'nun ölümüyle başlayan yanlış anlaşılmalar beni tahammül edilmez bir insan yaptı.
"Ne zaman dinlenip uyku uyuyacak?" Çok uyuyabildiğinden de değil ama o kadar yorgun olmamak için.
"Belki uyumuştur Lal, haber verecek halleri yok."
Benzeri, fazlasını da konuşmuştuk. Elimi saçlarımdan geçirerek gerilediğimde kapı aralandı. Korumayı görünce şaşırmadım, o akşam bizimle hareket etmişti emniyet binasına. Bir memurla beraber gelmişti, polis Yalın'la bakışmasının ardından korumanın girmesine müsaade etti.
"Merhaba," diyerek yaklaştı, elindeki ufak torbayı Yalın'a uzattı. "İstediğiniz çorbalar. Hâlâ sıcak."
"Sağ ol. Sen de yedin mi bir şeyler?"
"Evet."
Yalın kolumdan tutup beni koltuğa kadar çekti. Poşeti sehpanın üstünde açıp çorba kutusunu çıkardı, kapağını bile açtı. "Hadi ye."
"Ben..."
"İştahın almıyor, miden bulanıyor, kusacaksın... İki gündür dinledim bunları ve artık sabrım taştı. Böyle olmanın kime ne faydası var. Affan'a hiç yok. Hadi, ye."
Kokusundan ne çorbası olduğunu anladım. Kaşığı çıkarıp kase içinde dolaştırdım.
Ayaz, "Ne çorbası?" diye sordu.
Yalın dikkatini verdi ona. "Mercimek."
"Yok, yemeyeceğim."
"Sormadım ki," dedi Yalın, ona.
"Sana söylemedim ki kendime dedim yemeyeceğim diye."
"Gel bakayım sen şöyle..."
Ayaz'ı koltuk altlarından tutup kendisine çekti, dizine oturttu. Çorbayı tatmaya başladım, gerçekten sıcaktı. Dumanına üfleyip dilim ekmeği içine doğradım, beni tok tutabilmesi için neye ihtiyacım olduğunu biliyordum. Çorbayı yarıladım ve kalanını sehpaya bırakıp ağzımı birkaç kez sildim.
"Eve gelen giden yoktu değil mi?" dedi Yalın, kapıya yaslanmış, telefonuyla uğraşan korumaya. Adam kafasını iki yana salladı. "Hayır, çevrede kimseyi görmedim."
Yalın'a, "Evi kontrol etmeye mi gönderdin?" diye sordum.
"Evet. Rauf, o adam, ya da herhangi birisi var mıdır diye."
Affan'a yaptığını biliyordu, bizim burada olacağımızı da. Dirseklerimi dizlerime koyup ellerimi ense kökümde, omuzlarımda dolaştırdım. Uçakla dönerken giydiğim giysilerleydim hâlâ, beden yorgunluğum ve ağrılarım oda değişirken bile zorlanmama sebep veriyordu.
Yalın'ın telefonu yanımda çaldı. Hareket ederken cevapladı, kapıyı açıp, "Evet, üst kat," diye tarif etti. Aramayı bitirdikten biraz sonra odaya resmi giyimli bir adam yaklaştı. Kısaca el sıkıştılar. "Ancak gelebildim. Durum nedir, gördünüz mü Affan Bey'i?"
"Hayır, sorgu devam ediyor."
Kalktığım gibi soluğu yanlarında aldım, avukatın karşısına geçtiğimde dikkati bölündü. "Gerçekten çok geciktiniz. Affan'ı iki gündür göremiyoruz. Hatırlamadığını söylüyor ama kimse ona inanmıyor. Görüşmemizi sağlayacaksınız değil mi?"
"Lal Hanım değil mi?"
Sessizleştim. Yoksa bu adamla tanışmış mıydım? Eve gelmişti belki ama hatırlamıyordum.
"Affan Bey bana bir beyanname yazdırıp emanet etti. Kendisine kin güdüldüğü, yine kendisine ve size zarar geldiği takdirde sorumluların kim olacağına yönelik bir beyanname hazırlattı. Sizi o süreden beri tanıyorum."
Affan bundan söz etmemişti. Bizi korumanın başka başka yollarını deniyordu demek ki.
"Benim adımı geçirmemiş mi?" diye homurdandı Yalın.
"En son yurt dışına çıkmadan önce aramıştı. Siz ve... bir çocuktan söz etti. Aynı beyannameyi oluşturacaktı döndüğünde ama vakti olmadı."
"Hayret," dedi Yalın bana göz kırpıp. "Biz de aklına gelmişiz, inanabildin mi?"
Dirsek atıp avukata geri döndüm. "Bu beyannameden bahsedecek misiniz?"
"Bahsetmeyi düşündüm ama aralarında husumet olduğu doğrulanırsa Affan Bey'in suç işlediği kanısına daha erken varırlar. Olayları daha da karmaşıklaştırırız. Affan Bey'le görüştükten sonra bakacağım."
Hemen yaklaşıp, "Beni de görüştürün," dedin. "Sizinle gelebilir miyim? Lütfen."
"Sorgu devam ettiği takdirde mümkün değil ama tamamlandıktan sonra görüştürmek için çabalayacağım."
"Ya keşke ben avukat olsaydım," dedim. O Affan'ı görebilecekken ben bekleyecektim.
"Sizi bilgilendiririm," sözü vererek yanımızdan ayrıldı avukat.
Kapı gövdesine yaslanıp gözden kaybolana kadar izledim. Affan'ın ne düşünüp hissettiğini, endişelerini merak ediyordum. Aklının bana takılı olduğunu, aynı binada olsak da bana zarar verilip verilmediğine karşı korku hissettiğini tahmin edebiliyordum.
"Avukatı da gördün," dediğinde kulak verdim Yalın'a. "Bu akşam eve dönelim. Yarına kadar uyuyup dinlen, sabah görebiliriz onu."
"Belki birkaç saate biter sorgusu, daha erken görebilirim."
Sıkışan göğsümü ağır ağır ovup oda içine döndüm. Ayaz telefonundan bir şeyler izliyordu. "Oğlum," diye seslendim. "Çikolata istiyordun, markete gidelim mi?"
Ayaz hemen yanıma yürürken, Yalın, "Bu nereden çıktı?" diye sordu.
"Hava alıp geleceğim."
"Güvenli değil."
Korumaya baktım. "Arkamızdan gelebilir."
Ayaz'ın elinden tuttum ve diğer avucumu açıp Yalın'a uzattım. Kotunun arka cebinden cüzdanını çıkarıp doğrudan kartını verdi, şifresini söyledi. Mahcup bir minnettarlıkla koridoru yürüyüp katları yavaşça indim. Girdiğimizden beri uzaklaşmamış, hastaneden hiç ayrılmamıştım.
Ilık havaya çıktım. Binanın önündeki kalabalıktan geçerken etrafımız karanlıktı. Ayaz nadiren dışarıya çıkabildiği için ilgisini çevrede, insanlarla dolaştırdı. Caddenin sonuna kadar yürüyüp ayrılan sokağa saptım, ışıltılı tabelasını gördüğüm markete yürüdüm. Ayaklarımın altında yolun, taşın ağırlığı var gibi, adımlarımı ileriye taşırken zorlanıyordum.
"Çikolatadan başka şey de alabilir miyim?"
"Alabilirsin. Şifre neydi, unuttum?"
"0369."
Büyük bir marketti. Ayaz'ın dikkatini birden çok şey çekince elimi bıraktığını fark ettim. Işıltılı raflar arasında kaybolup ambalajlı ürünlere, parlak meyvelere baktım. Canım gerçekten hiçbir şey istemiyordu, tatlı bile.
Bir tane çikolatayı tuttum. Lale tarlasında fotoğrafımı çekmeden önce Affan'ın aldığı çikolataydı.
Ayaz'ı göz hapsine almak için diğer reyona geçtiğimde bir küçük kızın etrafta koştuğunu gördüm. Babası onu yakalamak için hızlanmıştı ve sanırım arkadan gülümseyerek gelen de annesiydi. Kız yanımdan geçtiğinde boynumu çevirip izlemeye devam ettim. Kız çocukları ne kadar sevimliydi, kıyafetleri bile çok şirindi.
Affan benimle olmak istiyordu ama bu seçimle beraber hiç ailesi olmayacaktı. Benim de oğlum vardı ama yine böyle bir ailem olmayacaktı.
Affan'ı hiç baba olarak hayal etmedim, sanırım kendimi onunla hayal ettiğim için.
O ansa... gözyaşlarına boğulmak istedim. Yalnız bu anla ilişkilendiremezdim. Zaten göğsüm bu kadar daraldığı için hava almak istemiştim. Fakat o ana ve bazı gerçeklere büyük bir kalp kırıklığı bıraktım.
Ellerimi kollarıma sararak önüme döndüm. Reyon yanından gidip döndüğümde oğlumu buldum. Kucağında iki paket cips vardı, birkaç da çikolata. Dondurma dolabına eğilmiş, bir şeyler daha bakıyordu. "Sen de dondurma ister misin anne?"
Onun için, "Olur," dedim.
"Çikolatalı alayım sana."
İkimize de aldıklarıyla geldi. Taşımasına yardım ettim ve kasadan geçip ödemesini tamamladıktan sonra çıktık. Dondurmasının erimesinden korkup açtı, gördüğü bir kediden hızla uzaklaşıp önümden yürüdü. Dondurmasını düşürünce de bana aldığını açıp yemeye başladı.
Telefonum eşofmanın cebinde çalınca, "Beni bekle Ayaz," diyerek ağacın altındaki banka oturdum.
O bana yaklaşırken ekranımda yabancı numara gördüm, tanıdık olduğunu düşünürken arama kapanıp tekrarlandı. Rauf ya da bu adam mıdır?
"Kim arıyor seni?"
"Sessiz ol."
Telefonu açıp konuşmadan kulağımda beklettim. "Lale?" dedi Kerim, ben konuşmadığımda.
Onu görmeyeli, sesini de duymayalı haftalar olmuştu. Neredeyse onun da Ayaz'a sahip olabileceğini, onu geri isteyeceğini unutmuştum.
Söyleyeceklerinden korkup kapatacaktım ki, "Ayaz nasıl?" diye sordu hemen. "Numarasını mı değiştiniz? Ona ulaşamadım."
Telefonuyla beraber ona yeni kart da almıştı Affan. Ben yalnız numaramı yeni hatta tanışığı için bana ulaşabiliyordu.
"Lale?"
"Ne istiyorsun?"
Sesimi duyunca benimle konuştuğundan emin oldu. Rahatlama nefesinden sonra, "Ne isteyebilirim?" dedi.
Dondurmayla üstünü lekelememek için çaba veren Ayaz'a göz attım. Onu kaybedeceğim güne mi yaklaşmıştım? Şimdi gelip aldığında nasıl karşı koyacaktım?
"Rusya'dayım," dedi, ses tonu memnun ve rahattı. "Haftalardır uğraşıyordum, sonunda düzenimi kurdum. Güvenli bir yerde, tanıdığım dostlarımlayım. Burada kimse ona yaklaşamaz, Ayaz'ı geri istiyorum."
O kadar yorgundu ki, kalbim korkuyla hızlanmamıştı bile. Mantıklı olmak bile istemeden, "Ayaz'ı sana vermeyeceğim," dedim. "Onsuz yaşamak istemiyorum."
Oğlum başını kaldırdı. Dondurması elinde erirken karşımda durana kadar yürüdü.
Dişleri arasından soluyup birkaç saniye sessizleşti. "Sen de gel o zaman Lale. Burada, oğlunla ve benimle yaşayabilirsin."
Öyle imkânsız ki. "Ben buradan başka yerde yaşayamam."
"Lale, Ayaz benim oğlum. Nerede görülmüş babası isterken çocuğun teyzede kaldığı? Güvende, sağlıklı olacak. Asıl orada n'apıyor, güvende mi sence?" Artık bağırmaya başlamıştı.
Ayaz, "Babamla mı konuşuyorsun?" diye sorduğunda Kerim'de onun sesini duydu. "Lale, Ayaz'ı telefona ver, onu çok özledim."
"Ayaz'ı bırakmak istemiyorum," dedim başımı da iki yana savururken. "Ben ona iyi baktım, sağlığı da yerinde, gerçekten."
"Bak, o adamın kızı ölmüş, haberini aldım." Nasıl aldığını bilmiyordum, burada tanıdığı bir arkadaşı telefon açmış olabilirdi. "İşler karışık gibi. Sen o adama aşık oldun, belli ki hâlâ ölmediğine göre o adam da sana âşık olmuş. Onunla yaşa ya da n'apıyorsan yap ama oğlumu bana ver! Her gün onu güvende tutmak için çabalayıp uğraştım! Oğlum olmadan n'apayım ben bu hayatı?"
Ayaz biraz daha yaklaşıp telefona eğildi. "Baba?" diye seslendi.
"Ayaz? Oğlum?"
Telefonu ona uzattım ve yanıma otururken konuşmaya başladı babasıyla. Ayaz'ı kötü ve bencil eğittiğini, çok sevse de vicdanı için özenmediğini biliyordum. Ayaz'ı ondan daha iyi yetiştireceğimi de. Haklı olduğu tek konu Ayaz'ın güvenliğiydi. Benim gibi o da Ayaz'ı canı pahasına korurdu, Kerim söz konusu olduğunda sadece buna inanırdım. Fakat oğlumu nasıl bırakacaktım?
Ama ya bir şey olursa Ayaz'a? O adam oğluma kadar ulaşırsa? Ya çok pişman olursam?
Hayır, ben nasıl bırakayım onu? Çok özlerim. Ayaz olmadan hayatıma nasıl devam edecektim.
Hem belki o koruyamazdı.
Ama ya pişman olursam?
Ayaz telefonu bana geri uzattığında kulağıma yasladım. "İki gün sonra geleceğim," dedi Kerim. Ses tonu sakinleşmişti. "O adamı karşıma çıkarmadan Ayaz'ı bana ver, hayatını yaşa. Eğer öyle yapmazsan polisle o eve gelirim Lal."
"Ona yalnız nasıl bakacaksın Kerim? Beni çok arayacak."
"Bir yardımcı bulurum. Senin yerine onu koyar."
Ve acıtan, gerçekten benim yerime birini koyabileceği.
Söyleyeceklerini tamamladığında aramayı bitirdi. Geleceğinden kuşkum kalmadı ama Ayaz'ı nasıl verecektim? O babası ve normal olan da onunla yaşaması ama yapamazdım. Affan olmadan hayatımı devam ettiremeyeceğim gibi Ayaz olmadan çok eksik kalırdım.
"Babamın yanına mı döneceğiz?" sorusunu alınca gözlerimiz birleşti. "Öyle mi isterdin?" diye sordum.
"Olur. Beni okula gönderecekmiş."
Ben nasıl geleceğim?
Ama seni nasıl bırakacağım?
Bırakmadığıma pişman olursam, ya da bırakacağıma pişman olursam?
"Ben Affan'ın terk edip babanın yanına gitmek istemiyorum," dedim, duygularım öylece süzülmüştü dudaklarımdan.
"Affan sana daha iyi davrandığı için mi?"
Bu ayrımı yapmıştı demek. İşte, ne akıllı bir çocuktu. İçimden olmasa da gülümsedim. "Evet, hayatımda bana en iyi davranan insan."
"Teyzem de sana iyi davranıyordu?" Hatırlatmıştı bana.
"Evet canım, doğru."
Affan'ınki... herkesten farklıydı. Özenliydi. Özeldi. Ayrıcalıklıydı.
Bu kez de, "N'apacağız o zaman?" diye sordu. "Babamla gitmeyecek miyiz?"
Sadece merak ettiğim için, "Sen gider misin?" diye sordum.
"Yalnız mı?"
"Baban ile sen."
Düşünmeye başlayınca bile kırıldım. Bu kadar mı fark etmiyordu? Kerim'de ona her zaman iyi davranmıştı, hatta benim sıkıcı olduğum zamanlarda bile. Yine de benimle kalmayı tercih etmeliydi, ona yüz kez tatlı bile yapmıştım. Yüz kez. Tatlılarım bir tek bana mı çok güzel geliyordu acaba?
"İyi misiniz?"
Erkek sesine kaldırdım başımı. Koruma birkaç adım geride sigara yakıyorken kederli duruşuma bakıyordu. Bizi takip ettiğini bildiğim halde onu hiç görmemiştim. "Beni takip eden başkası var mıydı?" diye sordum.
"Hayır efendim, kimse sizi takip etmiyor."
Affan söylese hemen inanırdım. Şüpheye düşüp korku duymayı bırakırdım. Ayaz'ı elinden tutup kaldırırken etrafımıza baktım, emniyete geri dönene kadar Ayaz'dan bir cevap bekledim. Anne seninle kalmak istiyorum, demeyince de daha üzüldüm.
Bina içinde katları asansörle çıkıp indiğimde dinlenme odası önünde Yalın'ın avukatla karşılıklı durduğunu görüp hızlandım. Konuşmalarını duyacağım mesafedeyken, "N'olmuş?" dedim. "Affan'ı gördünüz mü? Nasıl? Sağlığı yerinde mi? Bir şey söylemenizi istedi mi?"
"Sorgu odasına girebildim." Gözlerime bakabilmek için biraz eğildi. "Yalnız birkaç dakika dahil olup ayrıldım, müdürle konuşacağım."
"Burada olduğumu söylediniz mi?"
"Zaten biliyor. Ne zamandır burada olduğunuzu sordu, ben de ilk günden beri ayrılmadığınızı söyledim. Eve dönüp dinlenmenizi söyledi."
"Hıh." Kollarımı göğsümde bağlayıp yüzümü astım. "Çok bekler."
Avukat Yalın ile göz göze gelip bakıştı.
"Görüşme ayarlayabildiniz mi peki?" Lütfen lütfen lütfen.
"Memurlar sabaha karşın sorgunun biteceğini ön gördü. Yarın sabah görebileceğinizi düşünüyorum."
Duygusallıkla gelen gözyaşımı silip Yalın'ın koluna heyecanla yapıştım. "İkimiz de görebilir miyiz? İki kişi göremezse Yalın'da göremez çünkü."
"Neden ben değil de sen görüşecekmişsin?"
"Ben..." etrafa bakınarak cevabı düşündüm ve sonra hemen boynumdaki yüzüğü ileriye uzatıp ona gösterdiğimde Yalın yenilgiyle omuzlarını düşürdü.
"Yalnız bir şartla," dedi.
"Yok yok, öyle şart falan koşma."
"Eve gidip bu gece uyuyalım. Erken saatte geliriz. Hem biraz çeki düzen verirsin. Yarınla üç gün olacak, kıyafetlerini bile değişmedin." Omuzlarını silkip kulağındaki küpeyi çevirdi. "Tabi, Affan'ın karşısına bu kadar bakımsız çıkmak istersen o sana kalmış."
"Öyle söyleme." Başımı yana eğip fark ettirmeden kendimi kokladım.
"Evet, kokuyorsun."
"Yalın neden böyle şeyler söylüyorsun." Ondan uzaklaşıp odaya girdim, koltuktaki oğluma yaklaşıp eğildim. "Kokuyor muyum?"
Yaklaştı boynuma. "Parfümün kokusu azalmış."
"Kötü mü kokuyor?"
"Hayır." Gözleri kapanacak gibiydi. Çikolatayı yarım bırakmıştı.
Doğrulurken kendi kendime başımı sallayıp kapının dış tarafından beni izleyen arkadaşıma döndüm. "En erken saatte geri döneceğiz."
"Tabi. Ben de Affan'ı meraktayım sonuçta."
Ayaz'ı kaldıracakken, "Ben alırım," dedi ve onu kucakladığında ben de etrafımıza baktım bir şey unutmamak adına. Telefonumun elimde olduğunu fark edip arkalarından çıktım, koruma bizi araca binene kadar uzak mesafeden takip etti.
Evle merkez arasında yarım saatten fazla yol mesafesi vardı. Koruma arkamızdan gelen aracını her zamanki yerde, yolun kenarında durdurdu ve biz eve kadar devam ettik. Saat ona varırken araçtan indim. Yalın uyuyan Ayaz'ı kucakladığında ben de ev kapısını açtım.
Televizyon hâlâ açıktı. Günlerdir.
Oğlumun geniş koltuğa bırakılmasını izledim, Yalın üzerine battaniye örterek odasına doğru çıktı. Telefonuyla ilgilenmeye başlamıştı bile. Televizyonu kapayıp ev içinde Zeus'u aradım, onu üst katta, mama kabının önünde buldum. Ellerimi yıkamadan dokunmak istemedim, misafir banyosunu kullanıp çıktığımda onu kucağıma aldım. "Canım, ne kadar ihmal edildin. Çok özür dilerim. Mama kabın hâlâ dolu, karnın aç değildir o zaman."
Burnunu üstüme sürtmeye başlayınca sebebin ne olduğunu hemen anladım, Affan'ın kokusunu alıyordu. Onunla aşağı inerken karışmış bazı tüylerinden parmaklarımı geçirdim. Su kabına biraz su ekleyip yere bıraktığımda hiç bekletmeden suya yaklaşmasına üzüldüm. "Bu gece yanımda yatsan iyi olur. Sen de korkmazsın ben de."
Onu yanıma alarak odama geçtim. Kıyafetlerimden sonunda kurtulup direkt duşu kullandım, günlerdir tenime su değmediği için ovalaya ovalaya yıkadım kendimi. Çıkıp giyindiğimde saçlarımı kurutacak gücü zor buldum, kulağıma küpelerimi, boynuma kolyemi geri takıp Affan'ın odasının yolunu tuttum.
"Yatağında yatırdığımı Affan'a belli etme."
Zeus'u temiz çarşafların arasına koyup yatakta bağdaş kurdum. Giderken toplu bıraktığı ve geldiğinde hiç kullanmadığı için odası düzenli, topluydu. Nemli saçlarım yanaklarıma değerken camdan dışarısına, karanlık ormana baktım. Her geçen gün karlar eriyordu, yaz döndüğünde belki burası yemyeşil ve sıcak olurdu.
Telefonumu alıp fotoğraflara baktım. Beni yazlığa bıraktığı günden beri Affan'dan bu kadar ayrı kalmamıştım. Yalnız iki gün tabi ama ben her gün onu görerek yaşamamı sürdürüyordum. Tanıştığımızdan beri onu görmediğim bir gün yoktu ki.
Oturduğum yerde gözlerim kapandı. Ürperene kadar gözlerim dalıp gitti.
Aralık kapının gıcırtısına döndüm, kapı ileri geri hareket ediyordu. Yatağa uzanıp uyumayı denedim ama huzursuzluktan sağa sola döndüm, göğsüm terlemeye başladı. İki üç saat kendimi dinlendirip kalktım, sinirlerim bozuk şekilde su içip geri döndüm. Affan'ın çalışma odasına girip rafların arasında dolaştım, kitaplarına dokunup içlerini açtım, okumayı bile denedim.
Affan'ın bana verdiği hayalet kitabını n'apmıştım?
Bulmak için odasında, kendi odamda, salonda sessizce dolaştım. Sonra onu, Affan'ın aldığı çocuk kitaplarını, bana verdiği ve aldığı beyaz kalemi masasındaki çekmecede düzen içinde buldum. Onları çıkarıp masasına dizdim, okumam artık hızlandığı için hepsini okumaya çalıştım. Çocuk kitapları zaten çok basitti, onları tamamlayıp hayalet kitabını açtım. Gün doğana kadar son sayfalarına yaklaştım, yalnızca birkaç sayfa kalınca kederle onu kapatıp kitabı sertçe masaya attım. Pes olsun bu yazara, karakterleri ayırmak için her şeyi yapıyordu!
Sonunu okumaya dayanamayacaktım. Hiç.
Affan'ın masasında notluk vardı, kare kâğıtlardan birkaç tanesini alıp kalemle üzerine bir şeyler çizdim. Sonra ise aklıma gelene utangaçlıkla gülümsedim. Birkaç kâğıt daha alıp hepsine seni çok seviyorum, yazdım. Harflerin acemi duruşu tıpkı yazmayı yeni öğrenmiş birisininkine benziyordu, Affan hemen yazımdan tanırdı.
Elimdeki dört beş kâğıdı rastgele şekilde bir yerlere sakladım.
Eve döndüğünde onları tesadüfen bulacaktı.
Yaptığımdan çok memnun kalmış şekilde elimdeki son kâğıdı yerleştirip sandalyesine döndüm, cama çevirip kollarımı bacaklarıma sararken gökyüzüne çıkan güneşi seyrettim. Bir saat kadar sonra koridordan sesler yükseldi, Yalın'ın uyanıp banyoyu kullandığını anladım. Telefonla da konuştu.
"En iyisi gidip Ayaz'a kahvaltı hazırlamak. Sabah oldu çünkü, en erken saatte çıkacağımızın sözünü vermişti."
Affan'ın odasının camını hava alması için açık bırakıp indim. Mutfakta iki tabak hazırladım, Yalın'da yesin istiyordum. Tabakları salondaki yemek masasına koyduğum sırada Ayaz'da uyandı. Esneye esneye yanıma geldi. "Banyo yapacağım."
Önce üst kata, "Yalın?" diye seslendim. "Kahven soğumadan in."
Ardından Ayaz'la aynı hizaya gelmek için eğildim. "Gel, suyu ayarlayayım senin için."
Ayaz ılık suda kendini yıkarken kıyafetlerini ayarladım, kıyafetlerine bakarken bile aklımdan Kerim'in emrivakisi geçiyordu. Eğer yarın burada olacaksa nasıl karşı koyacaktım? Eve kadar gelmeye cesaret eder miydi?
Oturma alanına geri döndüğümde Yalın telefonda konuşurken, "Bilmiyorum," diyordu. "Hiç tatil, yurt dışı havamda değilim. Olanlardan da haberdarsın, Doğa'nın kaybını hâlâ atlatamadım."
Başımı masaya eğip sandalyenin kenarını sıkıca tuttum.
"Eyvallah abi, Affan'a da iletirim. Sağ ol."
Görüşmesini bitirip birkaç dakika daha telefonuyla ilgilendi, kahvesi diğer elindeydi. Yan yan bakmaya başladığında bileğimdeki saate gülümsüyordum.
"Baş sağlığı için arayıp soran oluyor hâlâ," dedi.
Yalın Doğa'ya davranış şeklim için ne düşünürdü?
"Avukat aradı mı?"
"Evet, sorgu tamamlanmış."
Gözlerimi kapayıp çok uzun, sığ bir soluk çektim içime.
"Gittiğimizde görebileceğiz mi?"
Çatalıyla tabağını karıştırıp biraz peynir aldı. "Müdürle tekrar konuşacak, inşallah görürüz."
"Bir kişi görüşebilecekse sen göremezsin." Bakışlarımı kaçırarak hatırlatmada bulundum ve ona bakmadan bir daha zincirimdeki yüzüğü gösterdim.
"O mesele," dedi yüzüğüme bakıp. "Affan aldı değil mi?"
Başımı aşağı yukarı salladım.
"Neden parmağına takmıyorsun?"
Elime sinirle vurdum. "Elimde hissetmiyorum. Boynumda hissedince mutlu oluyorum."
Anlayışla, hatta tahmin edemediği için mahcupça baktı. "Sen de ona mı aldın?"
"Yok," dedim yanlış anlamayı düzeltip. "Kendine de o aldı."
"Yani siz... işleri ciddileştirmeye mi karar verdiniz?"
Affan'ın beni hayatında tutmak istediği bu yüzüğü vermeden önce de belliydi. Benim için ailesine karşı çıktığında, kardeşiyle aramda bir seçim yaptığında, seni de saklayacağım, dediğinde bunu zaten günden güne büyüyen şekilde hissetmiştim. Birlikte olduğumuz gece ise bizi ayrılamayacak bir parça gibi görmeye başlamıştım.
"Sanırım," dedim, yüzüğü tutmaya devam ederek. "Ama bana bir şey sormadı. Sakın ona söyleme bunu söylediğimi. Bir şey sormasını beklediğimi sanmasın. Belki sadece hediye için almıştır."
"Saçmalama Lal. Niyeti gayet açık."
Yüzüğümü avucumda sıkıp sessiz kaldığımda, "Hadi," diyerek konuyu değiştirdi. "Bir şeyler ye."
Ayaz'a hazırladığım tabaktan atıştırdım ve dakikalar sonra arkamı dönüp onu kontrol ettikten sonra Yalın'a kararsızlıklar içinde baktım. "Ayaz'ın babası aradı."
Hemen ilginç buldu ve dikkatini bana verdi. Ona anlattığım tüm gerçekleri hatırlıyormuş gibi gözlerini kıstı, belki onun annesi olmadığım bile aklından çıkıyordu. "Ne zaman? Ne için?"
"Dün, markete gittiğim sırada. Düzenini kurduğundan bahsedip Ayaz'ı istedi."
Az önceki gibi homurdandı. "Herhalde sen de vermeyeceğini söyledin?"
"Söyledim ama... yarın almak için Türkiye'ye gelecekmiş."
"Piçe bak, Affan'da yok ortada..." Affan'ın yokluğundan söz etmesiyle tekrar huzursuzlandım. "Ne alaka? Nereden çıkmış bir anda? Siktirip gitmemiş miydi bu? O Ayaz'ı kaçırıp çok yanlış anlaşılmalara sebep oldu, Ayaz gibi bir çocuk... öyle birisinin yanında kalmamalı." Kararlıca başını salladı.
"Ben de Ayaz'ı bırakamam." Son zamanlarda yaşanılanlar gözlerimin önünden şimşek hızıyla geçti. "Fakat bu adam ve Rauf beni çok korkutuyor. Hatta Güven Koral bile. Yanımda kalması çok büyük pişmanlıklara sebep olursa n'aparım ben?" Ayaz'ı koruyabileceğimi içimden geçiriyordum ama o adam Affan'ı bile tuzağa çekmişti.
"Bir anda karar verilecek durum değil bu." Bana bakışlarındaki karşı koyuş düşüncelerimi bir suda kaybeder gibi bulanıklaştırdı. "Hani sen Ayaz'ı asla bırakmazdın, defalarca onu bize karşı savunup korudun? Görüştüğümüz son gün babasının yanına zorla gittin."
"Son olanlar kafamı karıştırıyor. Onu koruyabileceğimi söyleyip duruyorum ama gerçekten güvende mi bilmiyorum." Affan'a zarar vermenin yolu doğrudan Ayaz'dan geçmezdi ama o da hep bizimleydi, kazayla bile incinmesine dayanamazdım. "Her şey hallolana kadar babasının yanında kalsa mı diye düşünmeye başladım işte."
"Saçmalama be."
"Sana n'oluyor ayrıca? Ayaz gider, evde sana su taşıyacak, istediklerini yapacak birisi kalmaz diye mi üzülüyorsun?"
"Bir hoşsun kızım ya. Duyan da köle gibi kullandığımı sanacak çocuğu." Ben daha savunmamı yapmadan bir sürü şey söyledi. "Asıl oğlun beni köle gibi kullanıyor. Şunu al Yalın, bu videodaki tatlıdan istiyorum Yalın, lunaparka gidelim Yalın..."
"Sen de ona şey diyorsun. Su getir Ayaz, telefonumu getir Ayaz, sigaramı getir Ayaz..."
"Ya senin oğlundan iki şey üst üste istenmiyor bile. Hemen oflayıp pufluyor."
"Evet, bana da ofluyor."
Birkaç saniye karşılıklı sustuk.
"Yine de gitmesin," dedi.
Gülümsememi görünce dik dik baktı. Arkamda adım sesleri duyulunca da Ayaz'a döndüm. Yanımızda belirip sandalyeye çıktı ve direkt yemeğine yumuldu. Onun iştahlı yemek yiyişi aklıma, neden daha önce düşünmedim, dediğim şeyi getirdi.
"Affan'a yemek götürsem alırlar mı?"
"Lal, adam aç değildir, taktın sen de..."
"Soruma cevap verir misin?"
Burun kemerini sıkıp hâlâ nemli olan saçlarında gezdirdi ellerini. "Bilmiyorum. Şansımızı deneriz."
"Teşekkür ederim."
Mutfağa girip malzemelere baktım. En basit ve hızlı şekilde tek kişilik browni hazırladım. Fırını çalıştırıp odaya döndüğümde giyinmeye başladım. Siyahlar içinde geri döndüğümde çok sabırsızlanıp Yalın'ı odasından çekiştirerek çıkardım.
Emniyete geri dönerken bir anda çığlık attım.
"Fırında unuttum!"
"Ne?"
"Tatlıyı fırında unuttum!"
Yalın bir çeşit homurdanma, gülmeyle arabayı geri çevirdi. Neyse ki çok ilerlememiştik. Eve koşarak girerken havaya kokladım ama yanık kokusu almamıştım. Ayaz'ın koşuşuma güldüğünü yakalarken tatlıyı fırından çıkardım. Yanık kokmuyordu ama fazla pişmişti.
"Anne evi yaksaydın Affan seni bırakırdı." Ayaz sırıta sırıta geri çıkıp saçlarını düzelterek arabaya döndü.
"Ayaz bak, vuracağım bir tane."
Yol boyunca bizimle ilgilenmedi. Yalın'ın ona aldığı son giysilerden birisini giyinmişti, çok beğendiği için sürekli bakıyordu. Merkeze ulaşıp il emniyet binası önünde park yeri aradı. Binada asansörü kullanırken saçlarımı düzeltmek için dalgaları birbirinden ayırdım.
Koridorda inince beklememiz gerekti. Ayaz yanımda ayaklarını sallandırıp boş duvarı izlerken Yalın aşağı yukarı yürüyüp elleri ceketinin ceplerinde bekliyordu. Yüzük hala zincirdeyken parmaklarım arasına aldım ama ellerimdeyken hissetmiyordum, boynumda takmaksa hissettirdiği gibi onu kalbime yakın da tutuyordu.
Kapı açıldığında heyecandan tenim beyazlamak üzereydi. Avukat çıkıp doğrudan yanımıza geldi. "Binanın diğer tarafına geçmemiz lazım görüşme için."
"Ne taraftan?" Etrafıma baktım.
"Yalnız Affan Bey, arkadaşı Yalın ile görüşmek istedi, sizinle değil."
Gözlerimi ağır ağır kırparak tekrar bu adamın yüzüne baktım. "Yanlışınız var."
"Hayır, bizzat memurlara öyle iletmiş."
Göğsüm içeriden çok hızlı şekilde ısınınca sözcüklerimden alev saçıldığını hissettim. "Bir yalan söylüyorsunuz ama neden?"
Suçlamam karşısında sessiz kalmayı makul bulup Yalın'a baktı. "Gidelim mi?"
Yalın'da duruma şaşırmış görünerek ellerini belinde tutuyor, "Emin misin?" diye soruyordu.
"Eminim. Belki size söyleyeceği önemli bir şeyi vardır."
Beni görmekten daha bile mi önemli, anlamadım ki.
Göğsümdeki sıcaklık bedenime tesir edip beynimden yukarıya çıkmış gibi hissettim. Tokat yemiş kadar sersemleyip ayağımın altındaki zemine kıpırtısızca baktım. Yoksa ona itiraf ettiğim gerçeği düşünme fırsatı mı bulmuş, bunun için de beni görmek istememişti? Yanımdayken zaaflarına yenik düştüğü için tolere edebilmiş ama yalnız kaldığında affedilmez şeyi yaptığıma mı karar vermişti?
"Lal, ben sebebini sorarım," dedi Yalın. Beni oturtmak istediğinde elini nazikçe ittim. "Belli ki hayati bir şeyden bahsedecek bana."
Başımı salladığımda yanımdaki Ayaz'a bir şeyler söyledi. Saniyeler sonra uzaklaşan sırtlarına baktım ve arkalarından çok hızlı yürüdüm, Yalın'ı durdurup, "Bunu vermeye çalış," dedim. Saklama kabını kendisine uzattım.
"Tamam güzelim. Hadi sen geç otur, bekle."
Oğlumun yanına dönüp koridora yaslı koltuklarda oturdum. Umarım Yalın'a söylemek istediği, gerçekten de çok mühim bir şey vardır. Korktuğum gibi değildir.
Kendisini ne kadar özlediğimi düşünemez mi?
Düşünmüştür ama daha önemli olan bir şey vardı demek.
Yalın'ı tekrar gördüğümde yarım saat kadar zaman geçmişti. Koltuktan kalktım ve heyecanla yolu yarıladım, hemen, "Nasıl?" diye sordum. "İyi mi? Sağlığı, ruh hali?"
Yalın hafif bir tebessümle bakınca içim rahatlatmaya çalıştım. "Görüştük. İyi gördüm. Çok konuşamadık. Seni sordu tabi. Sandığımız kadar korkutucu bir durum yok. Kendisindeydi, yemeğini falan da yemişti."
Duyduğum her haberde gülümsemem genişledi. "Öyleyse... benimle neden görüşmemiş? Sorma fırsatın oldu mu? Sana önemli bir durumdan mı söz etti?"
Yalın bana cevap vermeden avukat yanımızda konuşmaya katıldı. "Güven Koral ile konuşacağım. Yardımı olursa Affan Bey için her şey kolaylaşır. Buraya varmak üzere, geldiğini haber vermişti."
Buna daha da sevindim. Gelmeye karar verdiyse yardım da edecektir.
"Ellerinde bir kanıt var mı?"
"Benimle her şey paylaşmıyorlar," dedi avukat. "Belli ki soruşturma önceden açılıp yürütülmüş. Amcası ile bazı yazışmaları ele geçirilmiş. Kopyalarına göz attım, doğrudan suçlayacak bir şey yok ama belli ki özellikle ilgileniyor, ince eleyip sık dokuyorlar."
Yalın, "Yani zorluyorlar ama şu an Affan'ın hapse gireceği bir durum yok," dedi.
Avukata, "Affan sürekli hakkında bir suçlama var mı diye kontrol ettiriyordu?" diye sordum, şüphe duymuştum. Bunun hakkında Affan'la konuştuğumuzu hatırlamıştım. "Nasıl fark etmediniz soruşturma açıldığını?"
"Son birkaç günde olmuş, hızlıca yürütülmüş. Son günlerde ben de Affan Bey'de yurt dışındaydık."
"Hımm." Avukatı, ruh halini inceledim.
"Bence birkaç gün daha tutacaklardır," dedi bu kez.
Yalın, "Affan'ın hapse girmesini sağlamak değil niyeti," dedi, gözlerime bakıyordu. "Senden bir süreliğine uzaklaştırmak. Sana kolayca ulaşabilmek."
Bu kanıya Affan'la mı vardılar?
Çünkü Affan'ya yapışık ikizle gibi birbirimizden hiç ayrılmıyorduk. Çok güç kullanmadıkça bizi uzaklaştıramazdı. Daha pratik, hızlı bir yol bulmuştu. Dilimin üstünde biriken tükürüğü hissettim. Son bir dakikadır korkudan yutkunamıyordum.
"Banka hesaplarında çok yüklü miktarda para mevcut. Bu paranın giriş zamanı uçağın düşüş zamanıyla eşleşiyor. Bunun gibi sonuçlara varılmış. Affan Bey, yapmış olsa da Güven Bey'in yardımıyla bu durumdan kurtulabilir, sonuçta amcası da devlet adamıydı. Bu durum yasadışı görünmeden halledilebilir." Avukat bileğini kaldırıp saatine göz attı. "Şimdilik durumlar bu şekilde. Müdürle tekrar görüşeceğim, bir yeni gelişme olduğunuzda sizinle iletişime geçeceğim."
Avukat ayrıldığında düşünmeye vaktim kalmadı. Yalın'ın ani ilerleyişi ile Ayaz'ın kolumu kavrayıp bana yaklaşması bir işaret verdi. Baktığımda Güven Koral'ın bir memur ile buraya yürüdüğünü gördüm. Yalın soluğu karşısında alıp, "Nihayet gelebildin Güven amca," dedi. Sesindeki sitem de, yargılamada açıktı. "Sana ulaşmayı denedim, telefonlarımı açmadığın için durumdan çok geç haberin oldu. Affan'ı iki gündür gördüğümüz yok."
Güven Koral bizden tarafa bakıyordu. Ayaz'la göz temasını uzun tutuyordu. Bazen unutuyordum onun Duru'nun ölümünde hâla Ayaz'ı suçladığını, Affan ve Yalın gibi onun da anladığını sanıyordum. Oysa adam benim gibi Ayaz'dan da nefret ediyor, bizi belki de hayatlarını mahveden bir lanet olarak görüyordu.
"Güven amca?"
Ayaz kaşlarını çattığında adamın bakışları daha da karardı. Sonra oğlum umursamazca omzunu silkip telefonu eline aldığında, Yalın'ın yanından geçip oturduğumuz koltuğun önüne yürüdü. "Bu küçük piçi gördüğüm iyi oldu. Ne kadar haklı olduğumu tekrardan anladım."
Yalın çok çabuk şekilde buraya yönelip, "Ona böyle söyleme," dedi, bastırarak.
Ayaz'ın video sesi sinir bozucu şekilde dikkatleri dağıttı.
"Affan'da sen de aptalın tekisiniz." Yalın'ı önünden ittirerek geçti, hiçbir sorusuna cevap vermeden memur ile uzaklaştı.
Yalın yumruğunu sıkıp sıkıp gevşetti. "İyice şirazesi kaymış bu adamın."
Güven Koral'a baktığımda onun ne kadar acı çekiyor olabileceğini tahmin ediyordum. Üstelik iki kez, kısa aralıklarla böyle kayıplar... insanı katılaştırıp her şeye karşı kayıtsızlaştırırdı ama bana karşı en başından beri böyle kalpsiz davranıyordu.
Yalın'da benim düşündüklerimi düşünüyor olmalı ki, "Çok acı çekiyor, çok yorgun görünüyor," diyerek yanıma oturdu.
Kendim dahil kimseyi suçlamak ya da affetmek için gücüm kalmamıştı.
Hiçbir şey düşünmeyecektim.
Yüzüğümü avucumda tuttum ve ısınıp tenime değdiğinde onu bıraktım. Güven Koral'ın girdiği kapı bir daha aralandığında emniyet müdürü kendisini kapıya kadar geçiriyordu, onun bu kadar hürmet görmesi Affan'a sağlayacağı kolaylık açısından beni sevindirdi.
Kapı kapanıp avukatla beraber yanımıza yürüdü ve tekrar karşımda durduğunda, Ayaz'da kafasını kaldırıp Güven Koral'a baktı.
O ise gözlerimi izliyordu. Yüzümü de inceliyordu. "O gece Doğa'ya yardım etmedin," dediğinde, tahmin ettiğim gibi Rauf'un her şeyi kendisine anlattığını çözmüş oldum. "Kaza yaptığında yardım çağırmadın, ölmesini bekledin."
Savunma yapmak istedim ama bu adam için ufacık bir anlamı dahi olmayacaktı.
"Bu ne demek?" Yalın sorarken koltuktan kalktı, Güven Koral'la aramızdaki mesafenin sağ tarafında durdu.
"Dediğimi duymadın mı?" Yalın'ın sorusuna karşılıktı bu cevap. "Doğa kaza yaptığında ölmesini umduğu için kimseye haber vermedi, kalbi durana kadar."
Gözlerim kırpışırken omuzlarım kaskatı oldu. Böyle bahsedilmek ne kadar acımasız bir insanmışım, dedirtiyordu.
"O kazayı... yapma sebebi beni ezmek için arabayı o kadar hızlı sürmesiydi." Neden onun beni öldürmek istemesi anlayışla karşılanırken benim tahammülsüzlüğüm, korkularım duygudan sayılmıyordu?
Yalın, "Bunu neden anlatmadın?" dedi, sesi yüksek ve pürüzlüydü. "O gece neler oldu?"
Affan'ın bildiğini söylemekten vazgeçtim. Oğlunun bunu kabullendiğini bilirse yardım etmekten vazgeçerdi.
"Belki orada kalbi durmasaydı, hastaneye daha erken varsaydı bir şansı olurdu."
Sinirlerim bozuk şekilde başımı aşağı yukarı salladım. "Ben ona birkaç dakika erken yardım etseydim kesin yaşardı. Hatta bir mucize gerçekleşirdi, kalp hastalığından bile kurtulurdu. Yaptığım o kadar büyük hata! Beni suçlayacaksınız ya, o arabayı üzerime sürerken kaza yapmasının suçlusu dahi ben olabilirim!" Doğa'nın da benim ölümüme sebep verecek olması yalnız Affan için önemliydi değil mi?
Kendimi, dünyada geriye kalan tüm insanlar için kıymetsiz, değersiz hissediyordum.
Alaycı bir yanımın olduğunu fark ettiğinde Güven Koral'ın acımasız gözleri ortaya çıktı. O ana kadar acı ve kederi daha yoğundu. Bana eğilecekken Yalın araya girdi ve Ayaz'da, "Anneme dokunma," dedi. "Sonra Affan bana kızıyor annemi korumadığım için."
Ayaz aramıza girmeye yeltenince Yalın'ın endişesi büyüdü, Ayaz'ı kolundan çekip uzaklaştırdı ve ardından Güven Koral'la arama kendi bedeni girdi. "Böyle yapma Güven Amca," dedi, sesini sakin kullanmaya çalışıyordu. "Affan sana anlattı, çocuk suçsuz. Babasının hatası yüzünden suçlu olduğunu düşündük ama her şey kazaydı. Hal böyleyken neyin karşılığıyla Lal kalbini verecekti? Aynı şeyleri bu kadar tekrarlayıp kendini de yıpratıyorsun. Affan... senin bu dünyadaki tek yakının, lütfen ona yardım et."
O güzel konuşuyordu ama Güven Koral'ın acısı gözlerini kör ettikten sonra, hiçbir önemi yoktu. Koltuktan kalkıp Ayaz'a ulaştığımda onu kendime çektim, kollarım omuzlarına dolanırken omuzlarımı dikleştirdim. Güven Koral ağır ağır gerilerken avukata baktı, ağzını bıçak açmadan arkasını dönüp uzaklaştı.
Neden merhamete gelmiyor, neden?
Yalın bu sessizlikten endişe ederek ellerini ensesinde birleştirdi, oflarken başını arkaya attı. "Ne konuştu?" diye sordu avukata. "Yardımcı olacak mı, ne dedi?"
Avukat söze girdi. "Suç duyurusuyla ilgili ne var ne yok öğrendi, müdür benimle paylaştıklarından daha fazlasını anlattı. Fakat herhangi bir talebi olmadı."
"Göz göre göre bırakıyor Affan'ı, hay sıçayım böyle işe."
Oğlumla kendimi koltuğa geri çektim. Saçlarımı sinirle arkaya savurup yumruklarımı sıktım. Ee, n'apacaktım? Onun yardımı dokunmazsa Affan ne kadar burada kalacaktı?
Bir memurun yaklaştığını görene kadar kendimi içten içe kemirdim. Memur avukatla konuşurken gözlerim uzattığı şeye çarptı, bir kilitli şeffaf poşetti. İçinde Affan'ın eşyaları olduğunu anladığımda, polisin uzaklaşmasının arkasından kalkıp avukat elinden çekip aldım. Koltuğuma geri oturup kilidi açtım; cüzdanı, sigara paketi, çakmağı, telefonu ve yüzüğüne baktım. Telefon kapalıydı, yüzüğü baş parmağıma bile büyük gelip avucuma geri düşmüştü.
"Affan Bey'i şimdilik nezarethanede tutuyorlar." Avukat konuştukça sinirlerim daha da yıpranıyordu ama adamdan susmasını isteyecek halim yoktu ya. "Sizin burada beklemenize gerek yok."
Gitmeyeceğimi söylemedim. Kalacağımı da. İkisi de Affan'ı görmemi sağlamıyordu. O da beni görmek istememiş, Yalın altında yatan sebebi paylaşmamıştı. Avukatla kısa konuşmalarının ardından el sıkışıp ayrıldıklarında yanımdaki koltuğa oturdu Yalın, Ayaz'ın telefon sesini kısıp, "Eve dönsek iyi olur," dedi. "Burada bekleyerek göze batıyoruz. Artık bekletmeyecekler, müsaade etmiyorlar."
Eşyalarına sırasıyla dokunup sessiz kaldım. Gitmemi istediklerinde kalamazdım, babası bile yardım etmiyordu, ben zaten hiçbir şey yapamıyordum. Eve gitmekten söz ediyordu ama Affan'ı burada bırakıp gittiğim yer, nasıl ev olacaktı bilmiyordum.
Ayaklarım kaldırıp beni götürmedi, Yalın'da bir müddet daha kalmamıza karşı çıkmadı. Vakit gelip geçerken avukatın bina içinde aşağı ve yukarı katlarda dolaşması gözüme çarptı. Bir yolunu deniyor, Affan'a yardımcı olmaya çalışıyordu.
Emniyette oyalandık ama Affan'la görüşmemin bir yolunu bulamadığımızda Yalın'da artık kalamayacağımızı yineledi. İstemeye istemeye binadan ayrıldığımızda hava kararmak üzereydi. Yalın bizi önce yakındaki bir restorana götürdü, aklım havada olduğu için yemekler önümüze gelene kadar ne söylediğini anlamamıştım. Dirseğim masadayken tabağımı dakikalarca izledim, Ayaz'ın iştahlı yemek yiyişi hemen duyuluyordu.
Ne yediğimi, içtiğimi anlamadan arabaya geri döndük. Başımı bir müddet koltuğun arkasından kaldırmadım ve lale tarlasının yanından geçerken boynumu arkaya kadar uzattım daha uzun görebilmek için.
"Affan neden beni görmek istemedi?" diye sorarken tavan lambasının yandığı arabada Yalın'a döndüm.
"Senin onu görmeni istemedi."
Bu daha mı az kal kırıcı olmalıydı? "Ama nedenini soruyorum Yalın?"
"Lal, bazı şeyleri çok takıyorsun."
"Bu önemsiz ve ben mi abartıyorum? Demek istediğin bu mu?"
İç geçirişinde yenilgini hissettim. Arabayı birkaç dakika daha kullanıp sonra, "Biraz takışmış," dedi. Elinin tersiyle yüzünü gösterdi.
Bana bir şey olduğunu hissettim. Olan onlarca şeyin yanında, bir şey daha.
"Bana güven verdin. Affan'a dokunacak halleri yok, Affan çocuk mu dedin?"
"Öyle dedim, evet. Fakat Affan'ın da sakin olmayacağı belliydi. Bir memurla takışmış ama cidden bir şeyden söz etmiyorum. Daha büyük sorunla meşgulüz, buna takılma şimdi."
O kadar uzun sorguda huzursuz olacağını, bıkacağını düşünmüştüm. Affan'ı yalnız Rauf'u döverken görmüştüm, birileriyle kavga etmeyi başlatan ilk taraf olmayacağını söylemiyordum ama durduk yere birisini incitmezdi. "Yumruk mu atmışlar?" diye sordum.
"Sormadım."
"Nasıl bir yarası vardı?"
"Yanağı kızarıktı işte, önemli bir şeyi yoktu. Bu kadar büyük meseleye çevireceğini bildiği için görmeni istemedi."
Dediğine bak. "Affan mı söyledi bunu büyük bir meseleye çevireceğimi?"
"Hayır, ben öyle düşündüğünü tahmin ediyorum."
Yavaşlayan aracın ön camına döndüm, durana kadar da hiç konuşmadım. Araçtan inip eve yürüdüğümde canım çok sıkkındı, bu sebepten ev ışığının yandığını geç fark edip duraksadım. Yalın kapıyı açmak için yaklaştığında, "Biz giderken ışıklar yanıyor mu?" diye sordum.
"Koruma eve bakmaya gelmişti, odur."
Böyle söylese de kapıyı açıp ilk o girdi, etrafı inceleyip bizi çağırdı. Ayaz'ın elini kavrayarak girdim, koruma bir şeyler yiyerek holden oturma alanına geçiş yapıyordu. Bizimle karşılaştığında Ayaz'a göz kırptı ve oğlum onu hiç umursamadan Yalın'ın yanına geçtiğinde, koruma sırıttı.
"Oğlunuz ne tatlı."
"Gerçekten mi?" İğneleme mi yapıyordu?
"Gerçekten. Sevimli."
Ayaz, Yalın'dan şarj cihazı isterken, ben oğluma gülümseyip, "Benim için de öyle," dedim.
Koruma koltuğa yerleşip sandviçini yerken Yalın'ın yan yan baktığını görüp, "Son günlerde koşturmacadan kendime vakit ayıramadım," dedi. "Eve gelmişken yemek yiyeyim dedim."
"İyi." Yalın dış giysisini çıkarıp, "İstediklerimi hallettin mi?" diye devam etti.
"Evet, bilgisayarını aldım. Parçalayıp uzaklaştıracağım buradan."
"İyi, ev için arama kararı çıkarabilirler."
Anlamaya başladığımda, "Başka önemli bir şey olabilir mi?" diye sordum Yalın'a.
"Affan önceden düşünmüş, her şeyi temizlemiş zaten ama kırıp kurtulmadıkça rahat etmeyecekti."
Bilgisayar çantası koltuğun üzerindeydi, acaba evde başka şey var mıydı? Olsa Yalın söylerdi sanırım. Zaten Affan'da evde pek kendisinin işlediği suçla ilgili uzun süre bir belge bulamamıştı, ancak dosyaların şifresi kırılınca anlamıştı bazı şeyleri.
"Çok oyalanmadan geriye dönmen gerekiyor," diye uyarıda bulundu Yalın. "Sana ihtiyacımız var."
"Tabi yedek patron."
"O nedir?" dedi Yalın.
"Yardımcı patron."
"Bu daha iyi."
Koruma evden çıktığında bir müddet yalnız kaldım. Ayaz Yalın ile yukarıya çıkmıştı, şarj cihazı almak için. Tekrar yanıma indiğinde prizin kenarına oturup öyle uğraştı telefonuyla. Yaptığı yanlış geldi, bu kadar ekrana bağımlı olmasından hoşlanmadım ama bir süre kalkıp engel bile olamadım.
"Ayaz, telefonunu şarjda bırak."
"Bir şey izliyorum," derken kafasını kaldırıp bakmadı bile.
"Bu kadar merakla izlediğiniz nedir?"
"Suç belgeseli yazıyor."
Yanına ulaştığımda telefonla onu ayırdım, bundan memnun kalmayıp bana uzun uzun baktı. "Bu evde çok sıkılıyorum. Babamın yanına gideceğim."
Tepki veremeyecek şekilde yorgun hissettim. "İyi, geldiğinde onunla gidersin."
Dudaklarını ısırmaya başladı. "Sen gelmeyecek misin?"
"Hayır."
"Ama..." bensiz yaşamanın zorlukları hakkında hemen düşünmeye başladı. "Bana kim bakacak? Babam yemek hazırlamaz. Beni hep sen banyo yaptırıyorsun. Kıyafetlerimi kim yıkayacak?"
"Kendin yaparsın."
Hayret etti söylediğime. "Ben mi? Nasıl yapayım anne? Yemek yapamam, ekmek mi yiyeceğim? Kıyafetlerimi makineye nasıl koyacağım? Banyo yaparım ama diğerlerini yapamam."
Ağrıyan boynumu, ensemi ovarak, "Öğrenirsin," dedim.
"Öğrenirim ama o zamana kadar n'apacağım? Sen neden gelmiyorsun?"
"İstemiyorum," dedim doğrudan.
"Beni mi? Neden?"
Buruk şekilde gülümsedim. Dakikalardır onu bırakmayacağımı bildiğim halde yalnızca konuşuyordum ama bunu hiç hissetmiyor, farkına varmıyordu. "Seni hiç istemiyor olabilir miyim?" Ayaz'a, onu ne kadar önemsediğimi anlatmak zordu. Uzun süre önce bunu şu şekilde tarif etmiştim: seni hiç görmemek yerine canımın her gün yanmasını tercih ederim. O da canımın ne kadar acıdığını bildiği için bu bağlılığımı kavramıştı.
"Ama öyleyse neden gelmiyorsun?"
Ben de, "Asıl sen neden gitmek istiyorsun?" diye sordum.
"Sıkılıyorum dedim ya anne. Ne zaman okula döneceğim? Öğrendiklerim yarım kaldı, onları unuttum."
"O evde de ormanda yaşıyorduk, burada da? Neden bu kadar sıkıldın?"
"Okula gidiyordum ya."
Yanımda kalması için savunacak hiçbir şeyim kalmamış gibi, "Doğru," dedim. "Biraz kafam karışık benim. Sen çok haklısın ama gitmeni istemiyorum. Diğer yandan... çok endişeliyim de, belki de orada güvende olacaksın."
Yanıma gelip kafasını karnıma yasladığında, elimi saçlarından geçirerek gülümsedim. Kulak arkalarını gıdıklarken, parmaklarını cebimde hissettim ve geri çekildiğinde telefonumu çaldığını anladım. Arkasını dönüp odaya koşmaya başladı.
"Sarılınca ne sandım ben de..."
Odaya gittiğimde örtünün altına girmişti bile. Onu çıkarırken zorlandım, telefonumu geri aldığımda oflayarak yüz üstü kendini yatağa bıraktı. Zaten yorgundu, günlerdir emniyette, rahat bir yatak olmadan koltuklarda uyuyakalmıştı. Onun gözleri kapanırken kıyafetini değiştim, şort ve tişörtle yatırdım. Affan'ı özlediğim için yatağında uzanmak istiyordum ama şu an Ayaz'ı kaybetmekten de endişe duyuyor, yanında kalmam gerektiğini hissediyordum.
"Eve kadar gelirse n'apacağım? Yalın onu evden kovar ama gider mi? Üstelik yanında Emir'de olur, zamanlamaları da düşündürdü beni. Acaba Affan'ın yokluğundan da mı haberdar?"
Güven Koral'ın Ayaz'a bakışlarını hatırlıyordum, acaba ona ulaşmak için fırsatını bekliyor muydu?
Etrafımızdan, gördüğüm her insandan o kadar tedirgin oluyordum ki, bu evde yaşamayan kimseye güvenmiyordum. Affan'a kin besleyen herkesin güçlü olması, Affan'ın da insanlara güven duyamadığı için böyle zaaflarla dolu olması her şeyi daha da kötüleştiriyordu.
Gözlerimi her kapayışımda sızladığını hissettiğim için uzun süre açmadım. Uykuya dalıp kan ter içinde uyandım. Benzeri huzursuz uykularımdan birisini daha yarım bırakıp kalktım, odadan çıkarken Ayaz'ın derin uyuduğunu anladım. Ürperen kollarımı sıvazlayarak mutfağa geçtim, iki bardak suyu içip avucuma damlattığım suyla yüzümü serinlettim.
"Dört gün olacak Affan'ı görmeyeli, dört gün."
Bu eve girdiği, gözlerimizin birleştiği o kış akşamından bu yana aylar geçti. Aylar içinde birbirimizi görmediğimiz en uzun süreydi bu.
Dört güne çok demiyordum, bana çok geliyordu.
Yanımda götürmek için bir bardak daha su alırken, kulaklarımın arkasından patlayan ses duydum. Uzunca çalan, yüksek sesli alarmdı. Karanlıkta büyüdü gözlerim ve başım koridora çevrildi, iki kalbim varmış gibi çıldırdı bedenim.
Ev alarmı mıydı?
Biri eve izinsizce...
Mantıklı gelen ilk şeyi yaptım, bıçaklığa koşup elime gelen ilk bıçağı aldım ve kendimi saklamaktan sonra aklıma gelen şey Ayaz oldu. Yumruğumdaki bıçağı yüz hizamda tutarak koridora koştum, içimden geçirmekten korktuğum adamı gördüm.
Sonunda Rauf gelmişti.
Gözlerimiz buluştuğunda ayaklarımda yerin ürpertici soğukluğunu hissettim. Üstelik vücudumdan ateş çıkarken. Doğa öldükten sonra bana geleceğini biliyordum, beni öldürmeyi çok istediğini de. Elinde bir silah taşımasına nasıl şaşırırdım?
Alarm susmadan, "Lal!" diyen Yalın'ın sesini duydum ve karanlığa çekilmeden önce başımı merdivene kaldırdım. Koşarak ilk basamağa çıktı ama yanında tuttuğu silahı kaldırmadan önce bir kurşun vücudunu deldi. Ona bakıyorken, Rauf'un onu vurduğunu görmedim ama Yalın merdivenlerden düşerken, vücudunun üç kez yuvarlandığını gördüm.
Koşmak için attığım ilk adımda saç diplerimden çekildim. "Eğer zorluk çıkaracaksan beraber oğlunun yanına gidelim."
Yerde yoğunlaşan kan akıl dengelerimle oynadı. Saçlarım onun ellerindeyken bir daha ileriye çıkıp, hatta eğilmeyi denedim ama Rauf beni arkaya çekince çenesi başıma çarptı. "Oğlun diyorum, duymuyor musun?"
"Yalın? Yalın?"
"Buraya gel."
Beni arkaya çekerek evden uzaklaştırmaya çalıştığında ayaklarım öne ama vücudum arkaya gidiyordu. Düşünerek yaptığım bir şey bile değildi, o an tek farkındalığım Yalın'ın yaralanışıydı.
"Yalın? Gözlerini aç Yalın! Lütfen... ses çıkarı?"
Bedenimdeki serinliği hissettim ve Rauf kolumu yakaladığında, bakış açım diğer koridora çevrildi. Ayaz oda kapısı önünde durmuş, hareketsizce bana bakıyordu. Ben bir rüya, ya da hayalet görmediğimden emindim ama belki de o kâbus gördüğünü düşünüyordu.
Tek düşünebildiğim, "Odaya git," demek oldu ve Rauf'un başımın yanındaki silahı ona doğrultuldu.
Ayaz hareketsiz kaldı. "Sen nereye?"
"Bu silah gerçek," dedi Rauf ona.
Son akıllı düşüncem tekrardan, "Ona git," demek oldu. Bunun için yalvarmaya vaktim bile yoktu.
Ayaz Yalın'ı görebileceği yerde değildi, bana bakıp söyleneni yapmak için bekledi ve arkasını dönüp odaya girdiğinde, Rauf beni verandaya çıkardı. Kolumdan çekiştirerek çıplak ayaklarımla sürüklemeye başladığında, elimdeki bıçağı fark ettim. Beni götürmek için önümdeyken, bıçağı kaldırarak sırtını hedef aldım.
Duraksayıp omzunun üstünden bana baktığında bıçak havada keskin şekilde parladı. "Oğlunun yanına geri dönmemizi mi istiyorsun?"
Aynı kan görüntüsünü Ayaz'ın teninde düşündüğümde parmaklarım bıçağı serbest bıraktı.
Yalnız vahşi bakışları değil, kendine özensizliği, günlerdir yıkanmıyormuş gibi kokuyor olması, saç ve sakal uzunluğu... Hayatı bırakmadan önce yapmak istediği son bir şeyin kaldığını anlatıyordu bana.
Önüne dönüp beni kaldırdığı yerden sürüklerken çırpınmanın faydasını bulamadım. Arkamdan gelecek, Ayaz'ı çekinmeden incitecekti.
Hızlı çekiştirmesi aniden durunca bir araba ışığının ormanı aydınlattığını fark ettim. Gözbebeklerimdeki yaşlar donarken başımı da kaldırıp heyecanla baktım. Affan olmasını umdum ama tanımadığım bir arabadan iki şaşkın adam iniyordu. Kerim ile Emir.
İndikleri yerde kalakalıp ne olduğunu anlamaya çalışırken Rauf ile bana, elindeki silaha baktılar. Rauf'un dudaklarından fırlayan sessiz küfrü işitirken, kendimi çekerek, "Yardım et," diye fısıldadım Kerim'e.
Sesim, onların şaşkın tepkilerini kısalttı ve buraya yaklaşırken, "N'apıyorsun sen?" dedi Kerim, Rauf'a. "Kaçırıyor musun lan kızı, bırak çabuk!"
Uzun sürenin ardından gördüğüm Emir'de hemen yaklaştı ve bana uzanıyordu ki, Rauf silahın namlusuyla arkada kalan evi gösterdi. "Bence gidip oğlunu kurtar, kan kaybından ölmesin."
Kerim'in akıl sağlığını saniyeler içinde kaybedip her şeyi unutmasını, bir hızda koşmasını izlerken, "Yalan söylüyor!" diye çığlık attım ama Rauf çoktan önüne açılan boşlukta sürükledi beni. Ayaklarımı yere sabitleyip zorluk çıkarmaya çalışırken, Emir'de Ayaz'ın endişesiyle eve koştu. "Ayaz'ın bir şeyi yok diyorum, bana bakın!"
Onlar evin kapısından girerken Rauf yolun kenarına park ettiği aracın kapısını açtı ve beni iterken, göğsüne çarpan tekmelerimi savuşturdu. Kapanan kapıyı açmaya çalıştığım an, şoför koltuğundan girerek saçlarıma yeniden asıldı ve alnım torpidoya çarpana kadar bırakmadı beni. "Beni oyalama. Orospu çocukları sana zahmet edip peşine düşmezler."
Ayaz'ın iyi olduğunu gördüklerinde yapacağını umduğum şey buydu. Ben onların geri döndüğünü görmeden Rauf aracı çalıştırdı ve sırtım koltuğun arkasına düşerken beynimdeki zonklamadan gözlerim karardı.
Eve nasıl girebildi? Koruma geri dönmemiş miydi? Ya da ona da acımasızca saldırdı mı?
Arabanın içine, etrafıma bakıp bir çare aradım. Arabayı son hızda kullandığını ayırt edebilmiştim. Parmaklarımı kapı kulpuna yaklaştırıp düşerek de olsa kendimi kurtarmak için hamlemi yaptım ama umduğum gibi açılmadığında, kilitlediğini anladım.
Başımı koltuğa gömüp sonraki nefesimi ona bakarken aldım.
Yolu izlerken ellerini direksiyondan, ayağını da gazdan kaldırmıyordu. Elim, fark etmesinden endişe duyarak kulağımdaki küpeyi saçlarımla kapatırken, "Beni nereye götürüyorsun?" diye sordum. Sesimdeki ton değişti, sonraki sözcüklerimi bağırdım. "O adama mı?"
Çok amaca odaklı, bunları zihninin içinde canlandırmış gibi soğukkanlılıkla yapıyordu. Öyle ki, alaycı gülüş, kin kusuş, nefret dolu bakış bile yoktu. Sorumu düşünmedi. "O adamda seni istiyor," dedi, acaba o beni öldürmeden ben bu adamı öldürebilir miyim? "Seni kendisine vereceğimi sanıyor ama yapmayacağım. Seni kimseye vermeyeceğim. Bu dünyada benden başka kimse sana hak ettiğini veremez."
Biz bir yere varana kadar, o benim canımı acıtmayana başlayana kadar şunu düşündüm: acaba evime dönüp ailemi tekrar görebilecek miydim?
DEVAM EDECEK.
N'olacak bize arkadaşlar, herkes her bir yana dağıldı...
Bu bölüm adı, bölümü çok açıklamıyor aslında. Son dakikaya kadar bölüm adı da farklıydı ama o Lal'in bıraktığı bu notların çok daha büyük anlamı olacağı için değiştirdim. 🤍
Yorumlar yükleniyor...