0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

37: VAHŞİ DUYGULAR.

Yazı Boyutu
100%

Merhaba canımın içleri.

Lütfen okuma sırasında yorumlarınızı bırakın. 🖤

37: VAHŞİ DUYGULAR.

Affan gözlerime ilk kez baktığında değil ama bir gün yeniden baktığında kendimi o insan gibi hissetmiştim. Beni sevdiğini söylemeden, beni öpmeden, beni böyle kucaklamadan önce bile onun çoktan kabullendiği şekilde ruhuna dokunduğumu biliyordum.

Kanım sıcaktan katılaştığı için vücudum hareket edemiyordu ama onun nefesi dudaklarımdan geçtikçe kalbim atıyordu. Ellerimin nerede olduğunu bilmiyordum, bileklerimin altına dokunan şeyi hissetseydim belki tahmin edebilirdim ama zihnim seçemiyordu; yalnız kalbimin sesinin kulaklarımdan çıkışıyla dudaklarımdaki öpücükleri, dilinin baskılarını hissediyordum.

Beni kucağında odaya getirip yatağa bıraktığından beri karşımdaydı, öpüşüyorduk. Odaya gelirken kulağıma fısıldadıklarının ardından sersemlemiştim, gözlerimi açıp ona bakmakla başlayabilirdim ama gerçekle hayali ayırt edemediğim o anlar beni korkutuyordu. Uzun süre öpüşünün ardından çenemdeki ağrıyı, dudaklarımdaki berelenmeyi algıladım ve nefes almak için geri çekildiğimde ıslak ağzı çeneme doğru kaydı.

"Böyle iyi mi?" diye fısıldadı dudaklarını daha sıkı bastırarak.

"Hıhı."

"Sen iyi misin?"

Göz kapaklarımı aralayınca onu hemen karşımda buldum. Çok yakındık ve yüzlerimiz birbirine sürtüyordu, gözleri bir parça yukarıdan bakıyordu. Öpüşme sırasında yataktan kayacak kadar hareket ettiğimizi fark edip yatağa kaydığımda dudakları alt dudağıma değdi. "Göğsüm ağrıyor." İtiraf etmem gerekti.

"İyi bir sebepten mi?" diye fısıldayarak sordu.

"İyi bir sebepten."

Hâlâ ensemi tuttuğunu şu an fark ettim. Kolu başımın sol tarafındaydı ve parmakları nemli saçlarımı acıtmadan kavrıyordu. Gözlerimi açtığımda her şeyin benim için daha berrak olduğunu gördü ve ağzını çenemin kenarından indirerek boynuma yaklaştırdı. Gözlerimin içine bakarak yavaşça ve ardından emer gibi, dudaklarını yapıştırarak öpünce başım önüme düştü. Ağzımdaki iniltiyi tutmak için dudaklarımı kemirdim.

Boğuk sesle, "Hâlâ iyi mi?" diye sordu.

Başımı hızlıca salladım ki devam etsin. "Daha iyi."

Saçlarımın diplerini memnuniyetle okşayıp dudaklarını bu kez omzuma kadar getirdi, dişlerinin ucuyla bluzumun askılı ipini aşağıya indirdi. Kumaş, gevşemesiyle beraber kendini bırakınca Affan dudaklarını ağzının içine çekip hafifçe yutkundu. Çenesini omzumdan aşağıya, loş ışıkta hızlıca inip kalkan göğsüme kadar sürükleyip dudaklarını kabarık tenime bastırdı. "Burandan hiç öpmedim," dedi.

Evet, yüzümün her yerinden, dudaklarımdan ve boynumun etrafından sayamadığım kadar öpmüştü ama gövdeme hiç böyle yaklaşmamıştı. Gözlerimi aşağıya indirip ellerimin nerede olduğuna baktım. Onun baldırında duruyordu. Parmaklarımı eşofmanı üstünden hareket ettirdiğimde karın kaslarının içe göçtüğünü yakaladım. "Peki böyle iyi mi?" diye ben ona sordum.

Kalçasını yatakta kaydırdı ama daha yakın oturabilir miydik bilmiyordum. "Sen farkında değilsin ama beni hep çok sıkı tutuyorsun," dedi.

Parmaklarım kumaşı bıraktı. "Acıtacak kadar mı?"

"Hımm, hayır." Göğsümün üstünden öpüp, "Az önceki gibi tut," dedi. "Elini bastır, parmaklarını. Çok hoşuma gidiyor."

Gözümün önüne düşen saçı üfleyip dediği gibi elimi sıkılaştırıp parmaklarımı bacağında dolaştırdım ve Affan'ın eli ensemden kayıp blumun diğer askısına yaklaştı. Kumaş tenime sürtünerek omzuma düştüğünde bluz göğüs uçlarıma tutunarak durdu ama her an karnıma düşecek gibiydi. "Bir sakıncası var mı?" diye sordu.

Hayır, sözcüğünü dudaklarımdan o kadar kolay çıktı ki, utandığımı hissederek başımı eğdim. Gözlerimi yumduğumda Affan beni ıslak şekilde öpüp, "Gözlerini ayırmadan bir süre bak," dedi. "Sonra kolaylaşacak."

Önce sol, ardından sağ gözümü açıp bacağını sıktım. "Çok biliyorsun sanırım."

Elini dirseğimde ve kolumun arkasında, omuzlarımda gezdirdi. "Öyle anlaşılmak istemedim."

"Öyle anlaşıldın."

Gözlerini kırparak baktı. "Özür dilerim."

Elimi kumaşta kaydırarak bacağının içine yaklaştırdığımda omuzları hızlıca yükseldi, gözbebekleri genişledi. "Nerene dokunuyorum?" diye sordum.

"Söylemesem daha iyi."

Bileğimi hareket ettirerek daha çok dokunduğumda başını sol tarafa çevirip sertçe yutkundu. Dudağımın köşesini ısırdım, bana bakamayışının sebebini anlayıp bu kez ben yaklaştım. Ağzımı boynuna koyup öperken, "Haklıymışsın," dedim. "Kolaylaştı."

"Benim için zorlaştırdın."

"N'aptığımı hiç bilmiyorum." Elim hissetmiyordu sonuçta, yaptığımdan sorumlu olamazdım.

Avuç içi sırtımın ortasına adeta yapıştı ve dudaklarım boynunda hareket ederken göğsünden hızlıca nefesler alıp verdi. Öpücüklerim ve elim beni ona yaklaştırırken dizlerimi de dizleri üstüne koyup vücudunda yükseldim. Kucağına çıkışım karşısında inleyip sırtımdaki elini sıkacak oldu ama parmaklarını durdurup yumuşak bir yumruğa dönüştürdü.

"Kalbin çok hızlı atıyor, sırtından bile hissediyorum," dedi.

Diğer elimi ensesine koyup yüzümü boynuna gömdüm, temiz kokusunu içime çekerken ten sıcaklığı yüzüme çarptı. "O kadar acımıyor," diye yönlendirmek istedim onu. "Ellerini kısıtlamana gerek yok."

Emin olamadan saniyeler geçirip sonra sırtımı tekrardan güçlü şekilde tuttu. Avucu büyüktü, benim vücut ölçülerimse daha zayıf. Neredeyse tüm sırtımı kavramış gibi hissettim ve beni yavaşça arkaya doğru düşürüp yatağa bıraktığında başım boynundan çekildi. Saçlarım yastığa dağılırken gözlerimiz birleşti. Yumruğunu başımın sol tarafına koyup ağırlığını vermeden üstüme alçaldı.

"Elini sıkabilirsin," dedi.

Bu adam zaman zaman çok terbiyesiz olabiliyordu. Buna rağmen kıkırdadığımı gördüğünde gülümsememe katıldı ve dişleri hafifçe göründü. "Elimin nerede olduğunu görmüyorum ama erkek anatomisini biliyorum," dedim.

Gülümsemeyi kesti. "Öyle mi?"

"Fizik dersinden."

"Ah." Gülümsemesi geri döndü. "Fizik en iyi dersin miydi?"

Vücudunun üzerimdeki hafif sürtünüşü sırasında bileğimde hareket etti, bu şekilde parmaklarımın nerelerde dolaştığından emin oldum. "Benim değil ama senin öyle. Vücudun çok güzel," diye iltifat ettim.

Gülümsemesi kaybolsa bile nasıl hoşlandığını anladım. Yanak üstleri daha da kızarıyordu. Sağ elini arkama, yatak başlığına bastırıp yastıktaki yumruğunu sıkılaştırdı. Gözlerimin içinden ayrılmadan kendisini bana sürtmeye başladı ve aşağı yukarıya hareket ettikçe kalp atışlarımız hızlandı, göğüslerimiz ileriye çıktı. İkimizin de dudakları aralanırken, "Ağır mıyım?" diye sordu.

Alnındaki saçları tutup geriye itemeden öylece kaldım. "Çok güzel," dedim gülümseyerek.

Gülümserken yutkunuşu dalgalandı ve yukarıya doğru yeniden hareket edince bacaklarımın arasındaki sert baskıyı net şekilde hissettim. Tüm kuvvetiyle hareket etmemesine rağmen yatak gıcırdaması kulağıma geldi. Bedenimi, aynı karşılığı vermesi için yataktan kaldırırken, Affan'ın ağırlığı zaten göğsüme kadar inmiş bluzumda hareket etti ve kıyafet karnıma kadar düşünce gözleri yer değişti. Havayı göğüslerimde hissederken Affan'ın alnı kırıştı ve hareket etmeyi kesmeden başını eğdi, dudaklarını göğüslerimin arasına kapatıp hafifçe yaladı.

Altında kıvranıp nefes nefese, "Öyle yapma," dedim.

Dilinin ucu sol göğsüme yaklaştı. "Sebep?"

"Karnımı ağrıtıyor."

Sebebini biliyordum, o da. Yanağını, çenesini sürtüp gözlerini yukarıya kaldırdı. Yumuşak, iradesiz şekilde bakıp aramızda bulunan koluma doğru ağırlığını bastırdı ve gözlerim kapandığında, "Hayır," dedi. "Bana bak."

Kirpiklerim titrerken dudağımı ısırarak bir daha yüzüne baktım. Dudaklarının tenimde hareket edişini izlemek çok hoşuma gidiyordu ama bunu gösterirken çekiniyordum. Ona baktığımdan emin olunca gözlerini tekrar gövdeme indirdi, göğüs uçlarıma bakarak yutkunurken dudakları titredi. Ağzını göğüs ucuma kapattığında sırtım çarşaftan koptu ve iniltim tiz bir ses çıkarınca, Affan'ın boğazından ses yükseldi.

"Öyle de yapma," dedim çok heyecanlandığım için ama bırakmasını da istemiyordum.

"Kaçmaya çalışma," derken yanağımdan tutup başımı yastığa sabitledi. "Hoşuna gitmesinde sorun yok."

Yüzünü çıplak, sıcak tenimde hareket ettirerek dilini de çıkardı ve öptüğü yerleri ıslatarak alçak bir ses çıkardı. İnlemesinin yarısını yutmaya çalışsa da göğsünün gürültüsünü duyuyordum. Tadıyormuş gibi olan öpücükleri hızlanıp aceleci şekilde tenime yapıştı, nefes bile almadan göğsümü, göğüs ucumu öpüp yaladı.

Başımı çevirdim ve avucu yüzüme kapandığında, dudaklarım parmak boğumlarına temas etti. Her kıpırdandığımda vücudunun sertliği bacak arama değdi ve tutamadığım birkaç inlemenin sonunda, "Çok güzelsin," dedi. "Bayıldım... Çok güzelsin."

Ağzını kaydırınca göğüslerimdeki hassasiyet arttı, yüz üstü dönüp kendimi serin çarşafa sürtmek istedim ama kıpırdamamı istemiyordu. Ağzı gerilen tenimde, belimin yanında dolaştı ve sıralı öpücükleri bırakıp karnıma yaklaştı. Bacaklarının arasındaki sertlik artık elimde değil ama uyluğuma yaslıydı, nabız gibi atışı tenimde hissediliyordu. Avucunu yüzümde kaydırıp hiç bakmadan parmağını dudaklarım arasına soktuğunda nefes nefese aralandı ağzım. Bir an sonra parmağı dilime değdi ve ağzından kaçırdığı sert inilti karnımda dalgalandı. Dilimi, ağzımdaki parmağına yasladım ama ben daha hareket ettirmeden o dişlerime bastırdı, parmağını ağzımda ıslatıp dudaklarımdan aşağıya sürükledi. Boğazımı, boynumu, göğüslerimi ıslak parmağıyla okşayıp göğüs ucuma sürttü.

"Affan," dedim ama ne diyeceğimi bilmiyordum.

Alnını karnıma sürterek belimin diğer tarafını öptü, dişlerini derime sürterek ıslattı. Kolumun iç tarafını göğsüne koyup sıcak derisine hissederken, Affan yüzünü daha da indirdi ve bacaklarımın arasına gömdüğünde başım geriye düştü. Ağzımdan telaşla ismi döküldüğünde, nefesi ince kumaştan süzülerek tenime değdi. "Lütfen yapma," dedim utandığım için.

Dudaklarını, yüzünü kaldırmadan sertliğini bacak içime bastırınca yatağa gömüldüm. "Ne kadar hoşuma gittiğini hissediyorsun," dedi.

"Ama, ama..."

Bir eli, üstüme düşmemek için yatağın arkasını tutarken, diğer elini karnımdan geçirip bacaklarım arasına kaydırdı. Dudaklarını şortun üstünden bacak arama bastırıp başını kaldırdı ve gözlerimizi buluştururken, parmaklarını dudaklarının az önce gezdiği yere bastırdı. Tırnaklarım tenine batarken sırtım bir daha yataktan kalktı ve Affan'ın ağzı aralandı, yüz ifademi izlerken parmağıyla beni okşadı.

Ağzımdan kaçan iniltiye karşılık nefes nefese kalıp bacağımın üstündeki sertliğini daha da bastırdı.

Boynundaki sıkı kaslara, omuzlarına, alnındaki saçlara bakarak, "Bana bakmazsan daha kolay olur," dedim.

Baş parmağını tam bacak arama daha sıkı bastırıp gözlerimin büyüdüğünü görürken, "Yapamam," dedi. Dudaklarını sertçe emdi. "İzleyeceğim, sonra hep bunu düşüneceğim."

Göz kapaklarımı güçlükle açık tutup elimi karnında kaydırdım, beline sürterek başımı salladım. Bu yatağa gelmek için sarf ettiğim cümlelerden sonra bile gözlerime bakıp bana dokunurken onayımı istediğini anlıyordum, bu baş sallamamla daha da rahatlayıp parmaklarını hızlandırdı. Kendisini, parmakları gibi karnıma bastırarak üstümde yükseldiğinde dudaklarım ihtiyaçla aralandı ve onun yüzünü tutup başımı kaldırdığımda, beni yumuşakça öptü. "İyi mi?" diye de sordu.

"Sonra çok utanacağım kesin."

"Benden utanmadığını söylüyordun."

Gerçekten, dakikalar önce onu öpmeyi bırakamayıp adeta kendimi ona yapıştırırken de çok utanmış değildim. Aramızda yaşanılanların, zaten yaşanması gerektiğini hissettiğim için hiç zor olmuyordu ama sonuçta utanç da insani bir duyguydu. "Sen utanmıyor musun peki?" diye sordum. Kolumu ensesine sarıp dudağının kenarını ısırdım.

"Utanmıyorum."

Burnumdan nefes aldım ama daha vermeden Affan'ın parmakları şortumun bel lastiğine uzanınca kalbim sıkıştı. Kalçamı istemsizce kaldırarak dudağını serbest bıraktım ve parmakları şortun içine girip bacak arama kadar indiğinde başım arkaya düştü, tırnaklarım ensesindeki deriye sertçe battı.

Sessiz, "Siktir," fısıltısını duyunca boğazımdan bir hıçkırık kaçtı ve hassas vücudumdan geçen titreme gözlerimi yaşarttı. "Affan..."

"Acıyı hissettiğin gibi bunu da çok fazla hissediyorsun değil mi?"

Bunun üzerinden daha önce üstü kapalı geçmiştik. Nihayet bedenim sadece acıya değil, her temasa karşı duyarlıydı ve dokunuşları derimin altına kadar iniyordu. Yüzümü boynuna saklayarak göğsüne doğru nefesler alırken kendimi daha da utanmış hissettim. Affan ıslak parmaklarını çıplak tenimde dolaştırarak alnıma, şakağıma öpücükler koyarken, "Geri çekil," dedi. "Yüzüne bakmak istiyorum."

Dizlerim onun bacaklarına yaslıyken, kalçamı elinin hareketine doğru kaldırdım. "Birazdan."

Göğsü sıcak, terliydi ama ben daha çok boynundaki bildiğim kokuyu soluyordum. Kirpiklerim titriyordu, parmağının ufacık hareketinde, yer değişmesinde bile titriyordum, inlememek için dilimi ısırmaya başladım. "Acımak zorunda değil," diye kulağıma fısıldarken sertliğini şortumun üstünden, eliyle aynı anda hareket ettirdi. "Böyle canını yakmam."

"Sana dokunduğumu hissedebilsem keşke," derken kelimeleri zor çıkardım.

"Kollarınla yap," derken göğsünü geri çekip bakışlarımızı birleştirdi. Gözlerinin o yumuşaklığından kendimi alamadım. Nefesi çok hızlı çıkıyordu, ağzının aralığından yükselen inleme sesine karşı kıvrandığımda parmağını kaygın tenimde derinleştirdi ve aralanan ağzıma dilini sokup gülümsedi. "Konuşmamdan rahatsız oluyor musun?"

Sanırım susup yalnızca baksa rahatsız olurdum. Ne hissettiğini ya da ne yapmak istediğini söylemesi beni rahatlatıyordu. Şiddetli şekilde başımı iki yana salladığımı görüp çenemi yaladı. "Nasıl istersen bir tanem. Seninle hep konuşurum."

Boğazımdan kaçan hıçkırığı ağzıyla tuttuğunda kulaklarımdaki uğultu arttı. Kalbimin kasılmasının yanında karnımda büyüyen his o kadar şiddetliydi ki, tutamıyordum. Parmaklarının yumuşayıp hızlanan, yavaşlayıp ilerleyen teması nefesimi kesiyordu. Hissedebileceklerimi biyolojik olarak bilip tahmin etmek şu an hissettiklerimin yanından geçmiyordu, Affan'a çok büyük ihtiyaç duyuyordum.

Dudaklarını nemlenen omzuma koyup aşağıya sürükledi ve bir daha kalbimin üstünden öpüp göğsümü hafifçe yaladı, öpücüğü doğrudan karnıma kırılan bir his akıttı. Parmağının sonraki hareketinde kısık çığlık attım ve Affan'ın gözleri bacaklarımın arasına kayarken, vücudum inanılmaz bir hissin esiri oldu.

O beni izlerken zamandan, bağlamdan koptuğum saniyeler geçirdim ve titreyişim hiç durmayacak gibi hissettirirken Affan'ın çenemdeki elini yüzüme kapadım. Sırtım yatağa geri düşüp bacaklarımın arasında sıkışan his kaybolana kadar etrafı bulanık gördüm, inlemelerimi duyamadım.

Canımın acıyabildiği kadar derinden hissetmiştim bu duyguyu.

Zihnimdeki sis, bedenimdeki ağırlığa katkı sağlayınca gözlerimi bir daha açamayacağımı düşündüm ama Affan'ın dudakları o hassasiyeti sürdürdü. Ağzının karnımdan aşağıya ilerlediğini, çıplak ve ıslak tenime yakınlaştığını fark edince panikleyip kendimi hareket ettirdim. "Git," diyerek ayaklarımla onu itmeye çalıştım. "Ya da ben gideceğim. Bekle beni... birazdan dönerim."

Avucunu, yüzümü gizlemek için tutuyordum ama bıraktım. Ona bakamadan kendimi uzaklaştırmaya çalıştığımda, "Hayır," diye karşı çıktı. Üzerimde tekrar yükselince tek gözümü açıp soluk soluğa baktım. Beni kollarımdan tutup kayan vücudumu yatağın başına kadar çekerken hafifçe sırıttı, ki bu benzerde bir gülüşü çok nadir görürdüm. "Benim sıram."

"Ne?" derken bakışlarım eşofman çizgisinin aşağısına kaydı. Sertliği eşofmanı üstünde gerilmiş, kıyafeti itiyordu.

Başımı yastığa koyup ellerini belimin iki yanından kaydırarak indirdi, dizlerime kadar düşmüş şortu tutup yavaşça çıkardığında örtüyü üstüme çekmemek için güç durdum. Yanak içimi ısırdım ve Affan şortla beraber benden uzaklaştı, yatağın dışına çıkınca kaşlarım çatıldı. Gitmesi için ona hangi sebebi verdiğimi düşünürken, şortumu kenardaki koltuğa atıp orada bıraktığı pantolonunu aldı.

"Niye giyiniyorsun?" diye sordum.

Arka cebinden cüzdan çıkarıp içini açtı ve birkaç saniye sonra eşyalarını olduğu gibi bırakıp karşıma yürürken, düşünemediğim şeyi anladım. Elindeki ufak, parlak ambalajlı paketi başımın yanına atıp eşofmanını indirirken gözlerimin içine baktı. Yanağıma düşen saçımı itip çıplak kalmasını izledim ve bakışlarımı hiç çekemediğimi fark etmek onu rahatlattı, korkmadığımı anladı.

"Hoşuna gitmeyen bir şey yapıyor muyum?" diye sordu, tek dizini yatağa yaslayıp yükselirken.

Boynumu tutup nefes almaya çalıştım. Affan'ı ilk kez bu kadar çıplak görüyordum, daha önce kör numarası yaptığım kısa sürede farkında olmadan kıyafetini değişmişti. O zaman görmüştüm, şimdi gibi uzunca bakmamıştım. Belki hassasiyetim yüzünden can acımdan korkmalıydım ama Affan elini bana uzattığında aceleyle tuttum, o bacaklarım arasına girerken yanağımdaki teri sildim.

Cevap vermediğimi fark ettiğimde, "Hayır," dedim. "Bana çok iyi davranıyorsun."

Parmaklarımızı birbirinin içine geçirdi ve elimin tersini öpmek için hafifçe eğildi. "Sen benimsin. Sana hiç kötü davranmam."

"Senin olduğum... bana hiç kötü davranmayacağın anlamına mı gelir?"

"O anlama gelmeli. Eğer sana kötü davranacaksam, neden benim olduğunu söyleyeyim? Benimsin dememin sebebi zaten çok özel olman, sana herkesten iyi davranacak olmam."

Affan'da benim için herkesten özeldi ve ben de ona herkesten iyi davranırdım, kimseye öncelikli olarak kötü davranmazdım ama onun için kalbimi yumuşacık yapabilirdim. "Sen de benimsin."

Parmak boğumlarımı, bileğimi, elimin dışını dudaklarına ve çenesine, yanaklarına sürterken gülümseyerek başını salladı. "Evet, öyle."

Diğer elini bel kıvrımında kaydırıp bacak içime yaklaştırdı ve daha da araladı. Teni sürttükçe az önceki gevşeyen bedenim tekrardan kıpırdanmaya başladı. Hassasiyetimi, isteğimi görmek hoşuna gidiyordu. Yüzündeki elimi ensesine kaydırıp, "Ellerini üstümden çekme," dedi. "Dokun bana, Lal. Sen hissetmiyorsun ama benim hissettiğimi unutuyorsun."

"Özür dilerim," diyerek sıkıca tutundum.

"Çok tatlısın. Gel böyle, seni öpeceğim." Basımı heyecanla yastıktan ayırıp vücudumu doğrulttuğumda, eli ensemden kavradı ve ağızlarımız birleştiğinde beraber kısık sesli teslimiyet iniltisi çıkardık. "Hep çok güzelsin ama ıslakken bayıldım sana."

Susması için dudaklarımı dudaklarına bastırıp öpmeden kafasını itince iç geçirdi. "Birisine hiç böyle söylemiş miydin?" diye sordum.

Saçlarımı elinin içine doğru sarmaya başladı, terleten dalgalar omuzlarımdan çekildiğinde anladım. "Ne söyledim mi?"

"Senin olduğunu." Sormasam da olurdu ama dayanamamıştım. Birisine o özenle, iyilikle davrandığını bilmek kalbimi parçalayacaktı ama...

"Yapmadım," dedi.

"Belki de hatırlamıyorsun." Dört beş senelik o boşlukta elbet başka insanlar olmuştur.

"Hayır, yapmadığımı biliyorum."

"Ama nereden biliyorsun? Emin olamayız."

"Demiş olsaydım yanımda olurdu, çünkü seni asla bırakmayacağım için benim olduğunu söylüyorum."

Yanında başka bir kadın hayal edince göğsüm kapandı, kalbimin durma noktasıydı.

"Yanında olurdu demek?"

"Olmaz demek istedim."

"Demek yanında olurdu?"

Nefesini boynuma üfleyip enseme kadar yaklaştırdı dudaklarını. "Olmazdı. Özür dilerim."

"Bir saat içindeki ikinci özrün."

"Önemli değil."

Yoğunlaşan sesinin başka duyguların etkisinde olduğunu anladım. Görüşümü berraklaştırmak için gözlerimi kırpıştırıp başımı arkaya attım ve dudaklarına açılan alanda dolaşıp soluk soluğa kaldı. "Sen su olsan Lal ben defalarca boğulmuş olurdum Lal, defalarca..."

Aceleci, yapışır gibi ısrarcı dudakları boynumdaki çizgiyi takip ederken eline doladığı saçlarımdan yararlanarak başımı arkaya attı. Saç derimdeki tatlı acıyla tısladığımda, parmakları gevşedi ve dudaklarını küpemin altına bastırdı. "Hiç aklımdan çıkarmıyorum ama kendimi kaybedersem beni uyar."

Elimi terli göğsüne kaydırdım ve avuç içimi bastırıp okşadım. "Devam et."

Kendimi eğip dudaklarımı gergin göğüs çizgilerinde, kaslarında dolaştırdığımda omuzları gerildi ve bir anda uzaklaştığında aramızdaki hava çıplak bedenime düştü. Affan yanıma devrilip başını yastığa koydu ve bacaklarını iki yana açıp kolumdan tuttu. Beni üstüne, kucağına doğru çekti.

Heyecanla yükselen göğsüne ve titreyen kaslarına bakarak üstüne yerleştim. Kalçam bacaklarının arasına yerleşirken ellerim karnına kapanarak ona tutundu, bu şekilde aşırı yakındık.

Avuçlarını uzatıp saçlarımı göğsümden çekti, baş parmaklarını göğüs uçlarıma bastırınca acıyla inledim. Alışkın olduğum acıdan söz etmiyordum, farklı ve can yakmayan acıydı. Bir elini çekip karnından aşağıya, sertliğine yaklaştırdı ve kendini kavrayıp hafifçe okşarken, "Üstümde kalmalısın," dedi. "Ağırlığımı üzerine verip canını daha da yakmak istemiyorum."

Bu konu üstünde durmak istemiyordum ama geçmiş seneleri hatırlıyordum. Ablamın Kerim ile nasıl ilişki kurabildiğine şaşırmıştım, o da birkaç kez üstü kapalı şekilde acı çektiğini söylemişti. Birisine âşık olacağımı düşünmemiştim, aslında olmak da istememiştim ama defalarca canım yanmıştı, bu daha kısa sürebilirdi.

Elimi boynuna kadar götürüp dudaklarına kapadım ve konuşmasına engel olduğumda, göz bebekleri hararet ve heyecanla genişledi. Kendimi vücuduna bastırınca, elinin içindeki sertliği ıslak tenimde kaydı. Affan nefes alamadığımı görüp vücudumdaki titremeyi yakaladı ve elini kalçama kaydırıp beni arkaya, öne doğru hareket ettirdi. "Zaten hep ama hep acı çekmekten korktuğumu biliyorsun," dedim. "Şimdi iyiyim, sorun yok."

Anladığını göstererek gözlerini kapayıp açınca elimi ağzından indirdim ve avucumdaki ıslaklığı görünce diliyle bir süredir avuç içimi yaladığını anladım.

Elimi göğsüne sildim. "Böyle şeyler yapmaya alışkınsın değil mi?"

"Son zamanlarda çok kıskançsın." Kalçamı sıkınca tırnaklarım göğüs ucuna battı ve acıyla inledi. "Sadece senin olduğumu nasıl ifade edebilirim?"

"Biliyorum." Bu aramızda sürekli tekrarlayan sözcüktü. Çünkü gerçekten birbirimize söylemeden önce de biliyorduk. "Ama bazen hatırlamadığın senelerin beni endişelendiriyor. Ya bir anda biri çıkıp seni elimden alırsa?" Gözlerimi kısarak yumruğumu göğsüne yasladım.

"Ona böyle mi yaparsın?" diyerek yumruğuma baktı. Bir yandan hâlâ zor nefes alıyordu.

"Yumruk mu?"

"Evet."

"İlk önce sana atarım," dedim.

Kalçamı bir daha sıkınca başımı önüme düşürdüm, her şey zaten çok açıktı, şimdi de duygularım dilimden kolayca sıyrılıyordu. "Az önce ne söyledim?" dedi. "Birisine böyle hissetseydim ben hafızamı kaybettiğimde de hayatımda olurdu ama öyle birisi yok."

"Olmasa iyi olur." Yumruğumu göz hizasına kaldırdım.

Başını yastıktan kaldırıp gevşek yumruğumdan öptü ve sonra ellerini belime sabitledi. Bacaklarının hareketiyle gözlerim alçaldı, vücutlarımızın birleştiği yere bakarken Affan kısık kısık, kesintisiz inledi. Henüz korunmak için hamle yapmamıştı, tamamen çıplak şekilde bana sürtünüyordu. Yanaklarım kızarırken elimi karın kaslarına indirip avuç içimle okşadım, vücutlarımız yumuşak ritimde hareket ederken odayı kokumuz ve hırıltılı nefeslerimiz doldurdu.

"Dur, dur," dedi aciliyetli sesle, bedenim onun üzerine alçalmaya başladığında. Elini karnıma bastırarak yutkundu ve gözlerini kapayıp kendi kendine soluduktan sonra yastığın yanına uzandı. Onun korunmak için aceleci hareketlerini izlerken gözlerimi ellerinden çekmiyordum. Elimi yanağıma koyup terimi silerken göğsümdeki ağrı şiddetlendi.

"Aksini istiyorum ama yavaş hareket et," diyerek, avuç içini sırtımın ortasında, bel hizama sürükledi. "Senin için kolaylaştıracağım ama durmak istersen anlar ve dururum."

Önce yapmak istediğim şeyi yaptım. Eğilip yanaklarından, dudaklarından öpüp kokusunu içime aldım. Gülümseyen dudakları yanağımda kıvrıldı ve geriye çekilip gözlerimi kırpıştırınca, "Biraz doğrul," dedi. Âdem elmasındaki yumru yüzünden nefes alamıyordu. "Sonra kendini bırak."

"Böyle söyleme."

"Nasıl?"

"Tarif eder gibi. Utandım."

"Tamam." Yanağından akan teri silmek için yüzünü yastığa sürttü. Dudaklarını yalayışından çekemedim gözlerini, ne dediğini kavrayamadan başımı salladım. "Canının acımasından korktuğum için evham yaptım. Sen kendini daha iyi bilirsin."

Onun hissedeceğini aklımdan çıkarmadan vücuduna dokunup onu takip ettim. Saçlarımın ve nefesimin sıcaklığından boğulacak gibi hissediyordum. Gözümün önündeki saça üfleyip Affan'ın el hareketini takip ettim ve ikimiz de hassas, yumuşak şekilde yaklaştık. O başını sallarken, kendimi acıya hazırlayıp yardımı olması için gözlerine baktım.

Parmağını saçımın dalgasından geçirip çenemi sıktı. "Beni güzelce alacaksın, çünkü ben seninim değil mi?"

Heyecan, hevesle, "Evet," dedim.

Parmağını dudak kenarıma tutup geniş gözbebeklerini gözlerimde tuttu ve ben üzerinde alçaldığımda, hafif bir sürtünmenin devamında şiddetli baskı hissettim. Bir korku duysam da aralık dudaklarındaki, "Çok iyisin," fısıltısı bana güzel hissettirdi. Ağır ağır birleşti bedenlerimiz ve beklediğim acı geldiğinde, tırnaklarım onun karnına derinlemesine battı. Kısa çığlığımda başım önüme düştü, gözlerim ıslandı.

"Siktir," fısıltısını ve devamında boğazından çıkardığı yüksek sesli küfürlerini duydum. "Siktir Lal..." elinin tersini ağzına kapadı, sanki daha fazla kötü şey dememek için kendini tutarken başı arkaya düştü.

Boğazımdan hıçkırık kaçtı ve vücudum ona eğilirken, derin bir yanma hissettim. Durması için kıpırtısız kalmaya çalıştım ama onun da benim de bacaklarımız daha fazlası için hareket ediyordu. "Affan..."

Sesime kulak verip odaksız bakan gözlerini indirdi ve elini sırtımın ortasına kaydırıp beni kendisine bastırdı. Vücutlarımızın izin verdiği kadarıyla, alnım göğsüne düşene kadar ona eğildim ve kalp atışlarını duydum. Yüksek sesi alçalırken elini tekrar yüzüme koydu ve beni hareket ettirirken, yanağımı okşadı. "İyi misin?"

Saçlarımın önüme bıraktığı kargaşanın arasından ona baktım. Puslu, karanlık gözleri bana tutunmuştu. Çıplak olmaktan daha çok, tam bu anda onun gözlerine bakmaktan utanıp yüzümü çevirdiğimde, başını yastıktan kaldırdı ve dudaklarımdan öperken beni bedeninde alçalttı. "Sorun yok, bana sarıl."

Kolumu aceleyle boynuna sardım ve Affan tamamen doğrulup sırtını yatak başlığına yaslarken çok yavaş davrandı. Hâlâ üstündeydim, bu şekilde alnım boynuma düşmüştü. Gözlerine bakmadan daha rahattı, aksi halde kıpırdayamayacaktım. Saçlarımı önümden çekip sırtıma doğru bırakırken omzuma, koluma öpücükler dizmeye başladı ve vücutlarımız yavaşça ritim kazandı. Ben onun üstünde inip alçaldıkça o da sırtımı tutup kendini çarşafta kaydırarak bana eşlik ediyordu.

Gözlerimi açınca bakışlarım omzundan aşağıya düştü, tırnaklarımla attığım çizikleri görünce ellerim gevşedi. Acıyı hissettiğim ilk andan beri bunu mu yapıyordum?

"Titriyorsun," diyerek kulağıma fısıldadığında sanki soru sormuş gibi hemen başımı salladım. "Yavaşlamamı ister misin?"

Kolumu ensesine daha sıkı sardım ve avuç içim omzundan akan teri silerken, "Devam edelim," dedim.

Saçlarımı ağır ağır okşadı. "Hoşuna gidiyor mu?"

Ne kadar hoşlandığımı, ağzımdan kaçan hıçkırıktan anladı ve kolumdaki dudakları gülümseme şeklini aldı. Dizlerim bacaklarının iki yanında, çarşafta kayıyordu ve kendimi kaldırıp indirdikçe yataktaki gıcırtı çoğalıyordu. Yanma geçse de sürtünme hâlâ beni zorluyordu fakat devamında o kadar güzel bir his vardı ki kendimin de gülümsediğini fark ettim.

Vücutlarımızda birbirine değmeyen bir parça yer var mıydı, sanmıyordum. Bu gece elini tüm cildimde hissetmiştim. Hareketlerimizin yavaşlığı kaybolup bedenim daha da hızlanınca tenlerimiz arasındaki sürtünme bir sıcaklık açığa çıkardı, terlerimiz ve nefes seslerimiz birbirine karıştı.

O kadar duyarlıydım ki, başım ilk dakikadan beri dönüyordu.

"Çok güzelsin," diye beni övdüğümde kalbim kasıldı ve dudaklarım saçlarına değdi öpücük bırakmak için. "Seni bu kadar çok öpebilmek için sakallarımı sürekli kesiyorum."

Gülümseyerek yüzümü çenesine kaydırdım. Alnımla çene çizgisini okşadım. "Biliyorum. Bu sabah da seni izledim."

Sesimdeki titremenin azaldığını, bedenimin daha istekli ve durduramaz şekilde hareket ettiğini fark ettiğinde gevşedi. Yüzünü üstümden kaldırıp başını arkaya attı ve ıslak, odaksız harelerime bakıp, "Endişen geçti mi?" diye sordu.

Saçlarımı yüzüne dökerek eğildim ve dudaklarından seslice öptüm. "Evet."

Yüzünü saçlarıma daha çok sürttüğünde gülümsemem arttı ama vücudum artık çok hızlı hareket ediyordu, nefesim kesildi. Sonradan bedenimi ağrıtacak olsam bile kendimi yavaşlatmak istemiyordum, karnımın derinliklerine kadar farkında olduğum hissi yaşamam lazımdı. Affan'la ilgili hiçbir şeyden kendimi geri çekmemiştim, yapabilseydim en başında zaten yapardım. Deneyemiyordum bile. Birbirimizin bu kadar yakınında, ayrılamazmış gibi oluşu kalbimi kurtarıyordu. Zaten her şey de benim yapamayıp, onun kalbimi kurtarmasıyla başlamıştı.

Dizlerim hareketlerimin hızıyla uyuşurken göz kapaklarım düşmeye başladı ama Affan istekli, mırıl mırıl bir ses tonuyla, "Gözlerimin içine bak," dedi. Dudak çizgimdeki teri silip nefesini yüzüme üfledi. Hava almış gibi hissederek gülümsedim. "Beni bacaklarıma kadar ıslatırken gözlerime bakmanı istiyorum."

Söylediğine kızarcasına dişlerimi bastırarak onu öptüm ama benim böyle bir yakınlığa karşı dayanıklılığım onunki gibi değildi, sebepleri belliydi. Tenim ölesiye hassastı. Parmak uçlarının ufak yer değişimini, nefesinin sıcaklığını, karın kaslarının gövdeme sürtüşünü, bacaklarımın arasındaki sert ağırlığını... Hepsini derinden, başımı sabit tutamayacak kadar hızlı hissediyordum.

Bacaklarının üstüne son inişimde hıçkırıp, "Sen?" diye fısıldadım.

Yüzünü göğüslerime kadar indirmişken belimi aşağıya doğru okşayıp kendini içime itti. "Birazdan."

Kalbimin o an attığı kadar yüksekten attığını hiç duymamıştım. Nabzım kulaklarımdan süzülüyordu. Onu yeniden öpme aciliyeti hissettim ve tırnaklarım sırtından sertçe inerken, karnımdaki düğüm çözüldü. Aralanan ağzıma onun nefesi girerken çığlığımı da yuttu ve bacaklarımızdaki kaygan hissin içine düştüğümde gözlerim kapandı.

Dudaklarında öleceğimi sandım.

Göğsümü tuttum, çünkü kalbimin yerinden çıkacağıma gerçekten inandığım ilk andı. Tırnaklarım sıcak derime batarken yüzüm onun göğsüne yaslandı ve başka hiçbir kemiğim hareket etmedi. Hâlâ vücutlarımız birdi ama artık ikimiz de kıpırdamıyorduk.

O sadece bana dokunuyordu, okşamak için.

Gözlerim çok karardığı için açamıyordum, başımı onun üstünden kaldırdığım an döneceğini biliyordum. Yatak gıcırdamasının durduğunu ama Affan'ın kalbinin hâlâ hızla çarptığını algıladım. Cildimden süzülen ter avuçları arasında kayboldu, Affan yüzümü tutup yavaşça kaldırdı ki istediği gibi gözlerime baksın.

Benim dinginliğimin aksine o her nefesinde canı acıyormuş gibiydi.

Benim elimle beraber göğsümün üzerinden kalbimi tuttu. "Geriye uzan."

Bir eliyle de bacaklarımı çekti ve sırtım arkaya, yatağın diğer tarafına düştü. Hava tenime çarparken saçlarım üstüme, çarşafa serildi. Bu ayrılış neredeyse vücutlarımızı da birbirinden ayırıyordu, Affan inleyerek ellerini başımın iki yanına koydu ve ağırlığını vermeden kendini içime itip çekilmeye başladı.

İstediği gibi onu, karnını, omuzlarını ve kalçasını okşadım. Benim aksime onun iriliği elimin temas ettiği yerlerin hiç bitmemesine sebep oluyordu. Yanaklarındaki kızarıklık artarken boynundaki damarların gerilişi puslu gözlerime çarptı. Gevşemiş bedenime rağmen his hâlâ çok güzel geliyordu, devam etmek istiyordum. Affan gözlerini yumup yüzünü çevirdi ve birkaç dakika boyunca, hızlanarak ama canımı acıtmamaya çalışarak hareket etti.

Ben de ona dedim: "Gözlerime bak."

Altın sıcaklığından çok yoğun bir teslimiyet, yumuşama vardı bakışlarında. Bir an için vücutlarımızın birleştiği yere bakıp hırıltılı ses çıkardı, sonrasında çenesi kasılırken vücudu kaya gibi ağırlaştı. Kendini son hareket ettirişiyle beraber boğuk sesler, küfürler sarf edip rahatladı.

Yumruklarını başımın iki yanına çok sıkı bastırıyordu. Üzerime düşmek istemiyor ama uzaklaşamıyordu da.

"Siktir." Alnını boynuma saklayana kadar eğildi ve kasılmaları yavaşlarken kıpırdamadan durdu.

Birkaç saniye izin verip başımın yanındaki yumruğuna uzandım. Bileğini çektiğimde hazırlıksız yakalanıp vücudunu istemsizce bıraktı ve üstüme düştüğünde, ağırlığının acısıyla sessizce inledim. Affan kulağıma doğru, "Lal," diye serzeniş ederken, ben azalan acıyla gülümseyip kollarımı boynuna doladım. "Sarılmamızı istiyorum."

Vücutlarımız artık ayrılmıştı.

Saç diplerini okşayıp soluklarını düzenlemeye çaba gösterdi. "Canını yakmaktan geçmiyor ki bunun yolu."

"İyiyim. Gerçekten yalan söylemiyorum."

Vücutlarımız arasındaki ısı ve ter, sıcaklık beni nefes alamaz halde bırakıyordu ama uzaklaşmayı hiç istemiyordum. Mayışmıştım, bu rahatlık ve güvene ihtiyacım vardı. Kalplerimizin bir ritimde atmasını dinlemek için tamamen sessizleştim ve dakikalarca ona tutundum.

Affan tamamen sakinleştikten sonra başını kaldırıp kendisini geriye çekti. Üzerimden doğrulurken gözlerimiz birleşti, yeniden çıplak kaldığımı hatırladım. Tırnaklarım örtüye tutundu ve üzerime doğru çekerken, hafifçe gülümseyip bana yardım etti. Vücudumu izlerken çarşafı bacaklarımın arasına çekti. "Ama ben seni izlemek istiyorum."

"Sonra," dedim.

Boynuma yakın duran ıslaklığı, teri avuç içiyle sildi. "Tamam."

Bileğini tuttum, çünkü ona dokunmak için ilk aklıma o gelmişti. Vücutlarımız artık dingindi ama ben temas etmek istiyordum, ve uzaklaşmamak. Tutuşumdaki sıkılığı, gözlerimdeki korkuyu anlayıp, "Geri döneceğim," dedi. "Banyoyu kullanmam lazım."

"Tamam o zaman."

Yataktan ayrılmasını, banyoya uzaklaşmasını izledim ve yalnız kaldığım an ellerimle yüzümü ferahlatmaya çalıştım. Gecenin ilk saatlerinde onu öpücüğe boğan, odaya getiren de bendim. Bu, sonrasında ne yapacağımı düşündüğüm anlamına gelmiyordu. Böyle bir samimiyetten, yakınlıktan utanıyordum. Nasıl yüzüne, gözlerine baktığımda bunları hatırlamayacaktım?

Tüm bedenim hâlâ tutuluyormuş, dokunuluyormuş gibi hissediyordum.

Yatakta, örtüyü bacaklarımda tutarak otururken etrafıma baktım. Sanki nerede olduğumu bile yeniden görüyordum. Artık saat çok geçti, dışarısı ıssızdı ve oda duvarlarını aydınlatan başucu lambasına bakarken gözlerim kamaşıyordu. Suyun kısa süreli sesini duydum, acaba duş mu alıyordu?

"Uyuyor gibi mi yapmalıyım? Evet, yatsam iyi olur. Uyuduğumu zanneder, o da yatar. Sabah da... artık ondan önce kalkmış olurum sanırım, çok düşünmeyeyim..."

Hızlı hareket edip yatakta döndüm, dağılmış çarşafı düzelttim. Yastık yere düşmek üzereydi, geri çekip uzandım ve üstüme örtüyü çekip gözlerimi sıkıca yumdum. Giyinmeli miydim, böyle yatılmazdı ya. Fakat duş almadan da nasıl giyinecektim? Yanaklarımı şişirip alnımı yastığa vurdum ve kapı açıldığında hareketsizleştim.

Yürüdüğünü duydum. Kalbim kulaklarımda çarparken tereddütsüzce yaklaştı. Ağırlığının yatağa çökmesini bekledim ama öyle de olmadı. Heyecanım geçmiyordu, hem yaklaşmamızı istiyor hem de bunu nasıl karşılayacağımı bilemiyordum. Sessizlikte önce sol, sonra sağ gözümü açtım ve Affan'ın karşımda, bana eğilmiş bulunca nefesim durdu. Çarşafı çenemin altına kadar çekerken hafif parıltılı gözlerine bakakaldım.

"N'apıyorsun?"

"Uyuyorum."

Çarşafı yüzüme çekmemek için durdum, ben bundan daha olgun olduğumu biliyordum ama... Affan ne hissettiğimi anlayıp gülümsemesini durdurdu, genzini temizledi. "Kısa bir süreliğine odadan çıkmamı ister misin?"

Gözlerim genişledi. "Nereye?"

"Koridorda bekleyebilirim."

"Hayır!" dedim hemen.

Memnun kalıp başını salladı ve yüzüme biraz daha eğildiğinde başımı çevirdim, burnum yastığa gömüldüğünde sıcak nefesi yanağıma alçaldı. Saçlarımı başıma doğru okşayıp, "Bana bak," dedi.

"Bekle," dedim.

"Hayır, şimdi bak."

Gözlerimi kaydırıp yüzüme düşen saçlarımın aralığından baktım. "Ne için?"

"Merak ediyorum seni."

Başımdaki elinin ağırlığı çok iyi geldi, saçlarımı böyle okşaması da. "Neyimi merak ediyorsun ki? Yanındayım zaten."

"Benden kaçmaya çalışmayacaksın değil mi?"

"Uyuyor numarası yapacaktım ama geldin hemen. Kaçmak istemiyorum ama yarın bakacağım, kaçarsam anlarsın zaten."

Çarşafı ellerim arasından aniden çekince ona kaş çattım, bakışları vücuduma düşerken, "Bir yere kaçma," dedi. "Senden hızlı koşarım."

Üstümdeki çarşafı tamamen çektiğinde tutmaya çalıştım, ben yüzüstü düşerken kayıp gitti. Banyoya bırakıp döndüğünde dolabı açtı, bir beyaz örtü ile yanıma yürüdü ve beni bileğimden tutup kaldırırken gözlerime baktı. Bir siyah tişörtü başımdan geçirmesine minnettar olup kolaylık sağladım, kumaş tenime düşünce rahatladım.

"Aslında banyoyu kullanacaktım," dedim.

"Birkaç saat dinlen."

"Banyoyu kullanacaktım." Tekrarladım.

Çenemden kavrayarak düşürdüğüm yüzümü kaldırdı. "Sana doymadım."

Ayak parmaklarımı kıvırıp bakışlarımı oyalamak adına üstümdeki tişörtte dolaştırdım ve kolundan tutup onu da yatağa çektim. Yatmak için ona ihtiyacım olduğunun farkındaydı değil mi? Düşüşünü toparladı ve sırt üstü yatıp kolunu açtı. Yanına kıvrılıp koluna kuvvetimle sarıldım, yüzümü koluna gömüp gözlerimi yumdum.

"Bu gecede mi?" dedi.

"Evet."

O da olabildiğince yan dönüp yüzünü saçlarıma koydu, hâlâ dağınık yatakta sessizleşti. Çok fazla duygu beni yorgun düşürmüştü ama bir yanım onunla olmaya, doğrusu bir şeyler paylaşmaya devam etmek istiyordu. Acaba o ne hissediyordu? Kalbinin küt küt atışı bana ne anlatmalıydı?

Bileğimin işleve geçtiğini anladım ve Affan elimi kaldırdığında gözlerimi açtım. Havaya doğru kaldırıp birbirine geçirdiğimiz ellerimizde gümüş parlaklık vardı.

"Hediyeni çok beğendim," dedim, rahatlaması için.

Bakışlarımızı birleştirdi. "Yalnız bir hediye mi olduğunu düşünüyorsun?"

"Öyle değil mi?"

"Kendime de aynı hediyeden aldım yani?" dedi.

Başımı salladığımda içini çekip ellerimizi indirdi ve birbirinden ayırmadan yüzünü tekrardan saçlarıma yasladı. Bunun kulaklarıma aldığı küpeden daha farklı bir anlamı vardı ama diğer yandan tıpkı onun gibi bir takı hediyesi de olabilirdi. Çünkü şeffafça söylediği tek şey takmamı istediğiydi.

Uyudum ve bir şey hissederek uyandığımda bunun karabasan, ya da son günlerimi işkenceye çeviren gölge olmasından korktum. Fakat beni uyandıran şey yalnızlıktı. Yataktaki boşluk hissini fark etmiştim. Gözlerimi ovalayıp doğrulurken banyo kapısına baktım ama oranın ışığı yanmıyordu.

Yataktan indim.

Kapıyı açıp koridora çıkınca ışık yandığını görüp rahatladım. Adımlarım orayı takip etti ve başımı aralık kapıya çevirdiğimde, tam da kapı aralandı. Korkuyla nefes gözlerimi yumdum ama yanağımdaki el tanıdıktı, konuşan da Affan'dı. "Neden kalktın?"

Ondan başkası olmadığını anlayınca gözlerimi açtım. Endişeyle bakıyordu, hemen burnumun dibindeydi. Nefesimi rahatlatıp saçlarına, yüzüne dokundum. "Yalnız olduğumu fark ettim."

"Su içmeye geldim." İnceleyici, dikkatle bakıyordu. Bir karar vererek başını salladı. "Sana da bir bardak vereyim."

Mutfak içinde hareket ettiğinde vücudumu ona yapıştırdığım için kendisiyle ilerlemiş oldum, tezgâhtaki bardağa su koyup çenemden tuttu ve içmeme bile yardım etti. Kendimi muhtaç değil, çok özenilmiş birisi hissettim. Yarıladığım bardağı ağzımdan çekti ve çenemden akan damlalara bakarken, eliyle de ıslak dudağımı sildi. "Yalnız su içmeye bile gidemeyecek miyim ben?" dedi.

Omzumu silktim. "Hayır."

Elleri bel çizgimi takip edip kalçama indi ve ayaklarım yerden kopunca parmaklarım ona tutundu. Kalçamı tezgâha yerleştirip bacaklarımın arasına girdi, gözlerini vücudumun çıplak taraflarında dolaştırıp yüzüme kaldırırken beni öpeceğini anladım. Başımı ileriye çıkardım ve öpüşmeye başladığımız an, ikimizin de artık uyumak istemediğini anladım.

Beni kucağına alıp odaya götürürken, gecenin ilk saatlerini tekrar yaşadığımızı hissettim. Yatağa girdiğimizde, öpücüklerimiz yüzlerimize ve boyunlarımıza, vücutlarımıza dağılıp ellerimiz ilerlediğinde de kıyafetlerimiz vücudumuzdan ayrıldı. Onun da benim de üstümde yalnız birer parça giysi vardı, çıplak kaldığımızda o yoğun duygular tekrar yaklaştı. Vücutlarımız saatlerce birbirinde kalmış, birleşmiş hissettim.

Her gece uyuduğum kollarının beni hareket ettirip sarışını, vücudumu tutuşunu tekrar uykuya dalarken bile aklımdan çıkaramadım.

Odaya güneş ışığı düştüğünde ilk uyanan ben oldum. Çıplak ve sıcak olduğumu hissetmemle beraber karanlıkta yaptığımız her şey zihnimden geçip gözlerim önünde belirdi. Affan'ın uyuyor olduğundan emin olana kadar bekleyip sonra yataktan toparlandım, gece giydirdiği tişörtü bedenime atıp kalktım.

Etraf aydınlıkken de çok güzel görünüyordu. Güneş parlaktı, denizin rengi turkuaz gibi çok berrak ve temizdi. Saçlarım gece hep düğüm olmuştu, banyoya girerken onları açmaya çalıştım. Yalnız kaldığımda aynanın karşısında çıplak kalıp kendime baktım. Affan beni istediği kadar canımı acıtmamayı da istemişti. Buna da rağmen vücudumda bir düzine kızarıklık, iz oluşmuştu.

Avucumu dudağıma kapayıp gözlerimi yumdum. Dudaklarım hiçbir sabah bu kadar şiş olmamıştı.

Üzerime sinen kokuyu bırakmak istemiyordum fakat böyle hiç durulmazdı. Saçlarımı, bedenimi birkaç kez yıkayıp havluya sarınarak çıktım. Affan'ın hâlâ uyuyor olmasına şaşırdım, sabahın bu saatlerinde hep uyanık olurdu.

Onun, gelmeden önce aldığı kıyafetler arasından bir kot şort ile beyaz, kalp yakalı askılı bluzu seçtim. Son günlerde kimseye söylemediğim ama anlaşılan sırrım yüzünden yalnız kalmaktan endişe ediyor, en erken vakitte uyanmasını istiyordum. Saçlarımı tarayıp nemli bıraktım, evin sıcaklığında kuruyacaktı.

Yatak etrafında dolanıp önünde durdum. Çarşaf karnı üstündeydi. Yanına oturup kendi kendime gülümsedim. Affan görmese de kendi gülümsememden utandım. Uyandığında bana nasıl davranırdı? Aynı mı yoksa farklı mı? Gece boyunca çok iyi davranmıştı fakat... içimde çok fazla heyecan vardı, ben ona nasıl davranacaktım.

Biraz kalkıp evi dolaştım. Çok güneş alıyordu, sıcaktı. Klima açtım. Buzdolabına bakınca taze meyve sebzeleri, ambalajlı ürünleri gördüm. Yeni alınmıştı. Çıkarıp ne olduklarına baktım, yabancı dildi ama birçoğu kahvaltılıktı.

Dolaplarda sayılı mutfak eşyası vardı. İki tabak çıkarıp kendimiz için hazırladım. Tadına bakıp beğenmediğim hiçbir şeyi onun tabağına da koymadım, farklı bir meyve görünce onu tabağının kenarına ekledim. Ekşi ama lezzetliydi.

"Niye uyanmıyorsun sen ya?" Yanaklarımı şişirerek odaya geri döndüm. Kıpırtısız yatıyordu. Yanına oturup parmağındaki yüzüğe dokunurken tekrar gülümsedim, avucumu omzuna götürerek vücudu boyunca kaydırdım.

Birkaç dakika sonra, elim bacağı üstündeyken kıpırdadığını hissettim ve gözlerim çekingen şekilde birleşti onunla. Gözlerini kırpıştırarak araladı, beni yakınında bulup birkaç saniye hareketsiz kaldı. Benimle aynı şeyleri hatırladığında gece boyunca titreyen dünyam yavaşça yerine oturdu. Saçlarıma, giysime, bedenime bakıp bazı noktalarda uzunca durdu ve sonra bacağını tutuyor olmam hakkında, "N'apıyorsun?" diye sordu.

Yavaşça bacağından ayırdım dokunuşumu. "Seni ölçüyordum."

Stresle göğsümü ovaladığım dikkatinden kaçmadı. "Elinle mi?"

Avucumu açıp gösterirken, "Avucumla," dedim. "On üç karış çıktın."

Tırnaklarımı göğsümden çekerken alçak sesle kıkırdadı. "Bir avucun kaç santim acaba?"

"Bilmiyorum, on beş santim falan mıdır sence?"

Sesim her zamanki tonundan farklıydı, daha düşük ve yumuşaktı. Affan bakışlarımı kaçırdığımı ama ondan da başka yere bakmak istemediğimi anlarken doğruldu. Bir anda bacaklarımı tutup yatağa çıkardı, kalçamı kaydırarak sırtımı yatağa düşürdü. Hafif çarşafa sırt üstü yayıldım ve Affan üstüme eğilirken heyecanla gülümsedim. Kıyafetim üstünden beni okşayıp elini başıma çıkardı, avucunu açıp, "Bakalım sen kaç karışsın?" dedi.

"Ben de o zaman... on falanımdır?"

"Benim avucumla sen beş karışsındır."

"Yok iki karış." Gözlerimi devirdiğimi görüp birkaç saniye inceledi beni.

"Başka neremi ölçtün?" diyerek karışlarını vücudumda kaydırmaya başladı.

Sıcak, yumuşak elini takip ederek, "Böyle terbiyesizlik yapma," dedim.

"Ne dedim ki?"

"Anladım ben, anladım... Böyle terbiyesizlik yapma tamam mı?"

Dudakları bu sabah gerçekten şişti, çok berelenmiş duruyordu. Gülümserken birbirinden ayrıldı ve karışları bacağımdan inip ayak bileğime kadar sürüklendi. Dikkatimi tutup sayamamıştım, cidden merak ediyor olmam komikti ama onun altına düşmemeliydim.

Parmakları ayak bileğimde son bulup, "Ayağın dahil mi?" diye sordu.

"Boyunu ölçerken ayaklarını ölçüyor musun?"

Ayağımın üstüne yumuşakça dokundu. Parmaklarımı kıvırıp ayağımı kaçırdım utanarak. Affan mücadelemi görüp başını bana doğru kaldırdı. "Yedi buçuk karışsın."

"Buçuk mu?"

"Evet."

"Ben bir yetmiş boyundayım, senin avucun ne kadar büyük anlamıyorum ki..."

Ellerini bacak içlerimde kaydırıp şortumun uç kısmına kadar takip etti. "Ne zaman uyandın? Duşunu yapıp giyinmişsin."

"Bir saat olacak neredeyse." Doğrulduğumda bile elleri teması kesmedi. Parmağı ileri geri hareket ediyordu bacak içimde. "Uyanmadın bir türlü."

"Gece yoruldum."

Kollarını gerip ensesini ovaladığında bakışlarım sırtına dokundu. Yer yer kızarık ve tırnak izleri gördüğümde ayaklarımı yere indirerek huzursuzca iç çektim. Affan altında bir şort ile doğrulup pantolonunun yanına gitti, telefonu çıkarıp ekranına kısaca göz attı.

Korkarak, "Bir sorun var mı?" diye sordum.

"Arayan soran var mı diye baktım. Sorun yok."

Göğsünde saç telleri vardı, omuzlarının üst tarafı kızarıktı. Birbirimize bu kadar yakınlaştığımız tüm bunlara rağmen hayal gibi geliyordu. Kalbim tekrar hızlanınca oyalanmak adına kalkıp yataktaki örtüleri toplamaya başladım. İllaki değişilecekti zaten.

"Bana bırak," diyerek arkamdan yaklaştı. Ellerimden aldı. "Ben değişirim."

"Her şeyi sen yapıyorsun zaten." Benimle ve kendisiyle ilgili her şeyi o yapıyordu.

Kolunu belime sarıp kaldırdı beni, arkasını dönüp diğer tarafa bırakarak yataktan uzaklaştırdı. "Çünkü zaten benim yapabileceğim şeyleri senin yapman olmaz."

"Niye olmaz."

"Yok yere yorulma."

"Çarşaf değiştirilirken yorulmam." Ben bir çocuk bakmıştım, direnci ve gücü yüksek bir insandım.

"Tabii ki ama yine de ben yaparım."

Topladığı çarşafları banyoya bıraktı, döndüğünde ona, "Kahvaltı hazırladım," dedim.

"Bak, zaten iş yapmışsın," dedi.

O dolabı açıp temiz nevresim çıkardı. Bu evde bazı şeylerin bulundurulmasını özellikle istemiş olabilirdi. Çarşafı serip yastık yüzlerini bile değişti, temizliğe çok önem verdiği için pratik şekilde tamamlamasına şaşırmadım. Yatağı tamamen düzeltip dün akşam yerleştirdiğim kıyafetler arasından birkaç parça aldı. "Gelmek ister misin?"

"Duşa mı?"

"Evet," dedi.

"Ben yıkandım ya, unuttun mu?"

Sessizce bakıştık. Gece saatlerindeki karanlık hareler bu sabah aydınlık, altın rengindeydi. O kadar uzun bakınca arkamı döndüm, utanarak ellerimi sıktım ve sonra kendi yaptığıma kızıp omzumun üstünden tekrar bakıştım onunla. Mutlu bakıyordu.

Banyoya girdiğinde banyo kapısına ilerleyip alnımı kapıya vurdum. Biraz fazla ve dağınık konuşan insandım ama kendimi utandırmazdım, bu sabahsa hareketlerim abartılıydı. Ama yani geceden sonra nasıl normal davranırdım?

Mutfağa geçip kahvelerimizi hazırladım. Affan tat almadığı zamanlarda bile sade tüketiyordu. Ben tabii şekerli yaptım ve tabaklarımızı yan yana koydum, o dönene kadar mutfağın camını açmakla uğraştım. Birleşikti, çok sonra aslında açılmayacağını keşfedip ağrıttığım bileğime homurdandım.

Affan'ın gelişini kokusundan anlayıp hızla sandalyeye oturdum, yanıma yerleşirken yanağımdan makas aldı ve neyse ki elini heyecanla savuruşuma alınmadı. Beni yanlış anlamayışına seviniyordum, beni çok iyi tanıdığını fark ettiriyordu.

Kahvesinden başladı, midemdeki o kıpırtı yüzünden çok yiyemedim. Ellerim masada sürekli hareket edip dikkatini çekiyordu. O ise diğer sabahlardan bile iştahlı görünüyor, karnını doyuruyordu.

"Daha çok ye," dediğinde, şu ekşi meyveyi zaten yiyordum. "Güç lazım."

Başımı aniden kaldırıp yüzüne bakakaldım.

Çenesiyle dışarıyı gösterdi. "Yüzmek için."

"Haa..." gülümsedim.

Tabağını bitirip masadan kalkarken, "Yüzmeyle aran nasıldır?" diye sordu.

"Severim."

"Rusya'da yüzüyor muydun?"

"Tabi, ilk yaşlarımda öğrendim. Kursa da gitmiştim."

Dolapları açıp bir kavanozla geri döndü, önüme bırakınca eğilip yakından baktım. Fıstık ezmesiydi. "Öyle kurslara gider miydin?"

Tadına bakınca Türkiye'dekilerden biraz farklı buldum fıstık ezmesini. "Evet, babam yaptıklarına rağmen... cahillikten hiç hoşlanmazdı, bizi sevmiyordu zaten ama eğer akıllı, öğrenen birileri olmasak bizden nefret ederdi."

"Babanın seni sevmediğini mi düşünüyorsun?"

Ona kaş çattım. "Bu nasıl bir soru? Sence sevmiş olması mümkün mü?"

"Annenin sevdiğini düşünüyorsun," diye cevap verdi.

"Annem bana kötü davranmıyordu ki, sadece ilgisiz davranıyordu. Aynı teraziye koyamam ikisi hakkındaki düşüncelerimi, duygularımı."

Kahve kupasını elimde çevirip durdum. "Kimseye söylemediniz mi?" diye sorduğunda babamın yaptıklarından bahsettiğini anladım. "Okulda arkadaşlarına, dışarıda bir insana?"

"Ablamın dersleri okul hayatının başında iyiydi, sonra kötüleşince öğretmenleri onunla özel konuşmuş. Ablam anlatmaya çalıştığında babama ulaşmışlar, sonraki günlerde ablam bir daha okula gidemedi, eğitimini başka bir okulda tamamladı." Karşımda babam varmışçasına öfkeyle aldım soluğumu. "Bende aynı şeyi denemedim, kimseye anlatamadım."

Neden merak duymuştu acaba? Benim bile kendime hatırlatmadığım zamanlardı. "Beni küçükken tanıyor olsaydın anlatır mıydın?"

"Nyet," dedim. "Yok."

"Nasıl yok dersin?"

"Böyle derim işte."

Konuşmadan bakıştık. "Neden?"

"Sen n'apabilirdin, küçük çocuktun," diye hatırlattım ona.

"Senden beş yaş büyüğüm."

"Artık yirmi beş yaşındayım." Çok büyümüştüm ben. "Dört yaş var yani."

Parmak ucu boynuma değene kadar daldım, kalın damarıma temas eden parmağının altında yutkunduğumda, "İyi ki doğmuş musun?" diye sordu bana.

"Aslında iyi ki doğmuş değildim," dedim ve omuzlarımı kabullenişle düşürdüğümde devamını anlatmama gerek bile kalmadı.

"Hayır. İyi ki doğmuşsun."

"Teşekkür ederim. Sen de." Elinin üstüne sürttüm parmaklarımı.

"Evet, yoksa n'apardın bensiz?"

Yok artık, n'aparmışım? Doğru, hiç âşık olmazdım, mutlu da olmazdım ama... "Ayaz var, onunla olurdum," dedim.

"Evet, öyle de yaşayabilirdin," diye hak verdiğinde başımı salladım. "Ama benim hayatımda senden bir tane daha yok."

İçin yaşayabileceği biri mi? Daha önce bunu düşünmüştüm, demek gerçekten yanılmıyordum. Kahveden son yudumunu almasını izleyip kalktım, bacağını masanın altından çekerken zorlanıp araladığım bacak arasına girdim. Kıyafeti üstünden sırtına dokundum. "Şort giydin demek," dedim.

"Evet, yakıştırdın mı?"

Oturduğu için şortu iyice yukarıya çıkmıştı. "Bacaklarına hep bakacaklar," dedim ona.

Gözlerimizi aramıza indirip benim şortumu inceleyince, "Bana bakamazlar," dedim.

"Evet, öldürürüm onları."

Gözlerimi kırpıştırışımı izlerken dudaklarıma öpücük koydu.

"Uçakla mı?" diye sordum ben de, son dediğinin üzerine.

"Kendi ellerimle."

Gülerken tişörtünün yakasını düzelttim. Gerçi o gülmüyordu, ciddi olamazdı ama gülmüyordu işte.

Bacakları arasından çekilirken, "Ayaz'ı arayacağım," dedim. "Sen de konuşmak ister misin?"

"Ben de?"

"Evet, nasıl olduğunu sorarsın belki."

Onları yakınlaştırmak için çaba gösterdiğimi anlıyor muydu acaba? "Sen konuş."

"İyi."

Odaya dönüp telefonumu bıraktığım yerden alırken yüzüğüm yeniden gözüme çarptı. Güya Affan bugün vereceğinden söz etmişti ama ben hevesli gibi aralıksızca takıyordum. Ayaz'ı aradım, arama yanıt bulduğu an rahatladım. Kahvaltısını yapmıştı, güne geç başlayan bizdik. Arabanın yan koltuğundaydı, görüntüden anladım ve güvende olduğundan emin oldum.

Konuşmayı bitirince parmağımdaki yüzüğü tereddüt etsem de çıkardım. Affan'ın da çıkardığını masada görmüş, belli etmemiştim farkındalığımı. Hem parmağımda hissetmiyordum.

"Çok hevesli davrandın Lal. Kabahat de bende değil ki ama. O ikinci kez takıp denedi, öyle istediğini düşünüyorum..."

Çantanın yanına geçip içini karıştırdım. Yanıma birkaç takı almıştım tabi, heveslendiğimden. Kolyeyi çıkarıp zincirini figüründen ayırdım, yüzüğü kolyeye geçirip kendimi takdir ederken boynuma taktım.

"Çok güzel oldum." Aynaya doğru mırıldandım. "Hem böyle boynumda hissediyorum."

Affan o sırada içeriye girip banyoya geçti, ben de dişlerimi fırçalamak için onu bekledim. Çıktığında yüzüğü takmakta olduğunu görüp duraksadım, parmağına yerleştirerek yanımdan geçti. Dişlerimi fırçalarken kararımı tekrar düşünmeye başladım, yüzüğü bu kadar kısa sürede geri takacağını tahmin etmemiştim.

Bu konu hakkında çok düşünüyordum. Bıraksam iyi olurdu.

Odaya dönünce yüzeceğimizden bahsettiği için bana aldığı bikinilere baktım. Abartısız, hoş parçalardı. Onu bunlara bakarken hayal edince biraz takılmayı aklıma yazdım. Affan telefonla konuşuyordu, kıyafetlerimi çıkarıp bikiniyi giyindim ve üstüme tişört geçirip koridora çıktım.

Koridorda karşılaştığımızda yürüyüşü yavaşladı, elleri cebindeydi. Beni saçlarımdan ayak bileklerime kadar süzerken, "Altına ne giydin?" diye sordu.

"Sen aldın ya bikini, onu."

"Bakayım."

"Yok." Arkamı dönüp ev çıkışına kadar koştum, kapıyı açmayı denedim ama şaşırtıcı olmayan şekilde kilitliydi. Affan sakince ulaşıp elini başımın üzerinden kapıya koydu, omzuma işaret parmağını bastırdı. "Anahtar cebimde."

"Aç," diye direktif verdim.

Arkamda güldü, sonra anahtar şıngırtısı duydum. Beni belimden kavrayıp o kadar kolay şekilde kapıdan uzaklaştırdı ki, açıkçası biraz sinir oldum. Kapıyı açarken, "Güneş kremini sürdün mü?" diye sordu.

"Ihıh."

"Yanarsın Lale, hava çok sıcak."

Arkamı dönüp odaya koştuğumda peşime takıldı. Ben banyoya bıraktığım bakım çantasının içinde güneş kremini ararken beni izleyip acelesizce yanıma geldi. Yüz için olan kremi sürerken, vücut için olanı da kendisi alıp tişörtümü sıyırmaya çalıştı. Yardımcı oldum ve gözleri ellerinin altında dolanırken kremi sürdü. Kendisine döndüğümde avuçları omuzlarımda, göğüslerimin etrafında dolaştı. Zincire taktığım yüzüğü görünce birkaç saniyesini ayırdı, biraz bekledi. Sonra da, "Ağrın var mı?" diye sordu, sesi sanki beni rahatsız etmek istemiyor gibi kısıktı.

"Kızarıklıklara bakma, ben iyiyim."

Rahatladığını söyleyemezdim. Belimden kaldırıp lavabo tezgâhına beni koydu, kremi bacaklarımın yanlarına, dizlerime kadar sürdü. Bu ilgi hâlâ garibime gidiyordu, kimse benimle bu samimiyette ilgilenmemişti.

Dışarıya çıkarken ayaklarımın yanmaması için terlikleri aldı. Merdiveni hızlı indim, kumların üzerindeki kısa mesafeyi koşarken güneş beni ısıtmaya başlamıştı bile. Denizin kenarında durup öncesinde ayağımla baktım, serinliği beni gülümsetti ve içine girerken heyecanlandım. Yıllardır yüzmemiştim, ormandaki o evden ayrılmadığımız için yazın hissettirdiklerini bile unutmuştum. Su diz altlarıma kadar uzandığında yüzümü Affan'a döndüm. Telefonunu yüz hizasına kaldırmış, fotoğraflarımı çekmeye başlamıştı.

"Fotoğraf çekmekten hoşlanıyorsun." Beni çok sık fotoğraflıyordu.

"Video çekiyorum."

Tamamen kendisine döndüm, güneşte gözlerim kamaşınca elimi alnıma koymam gerekti. Saçlarımı düzeltip kollarımı utanarak kaşıdım. "Neden çektiğin fotoğraflarımı bana göndermiyorsun?"

"Bana özel."

"Affan, kafan karıştı galiba. O benim ya?" Kıkırdadım.

Kamerayı indirip kaldırdığını görünce yanına doğru yürüdüm ve suyu onun ayaklarına doğru ittim. Affan bu hareketim sırasında düşmemem için beni tutarken, onu dizlerine kadar ıslatıp kaçmaya çalıştım ama kolumu kavrayışı güçlüydü. "Telefonu verir misin? Videona bir şeyler söyleyeceğim."

İkiletmedi beni. Telefonu alınca denize doğru yürüyerek uzaklaştım, kamerayı dudak hizama kadar çekip videosuna birkaç şey fısıldadım. İzlediğinde ilk kez bunları duyardı.

Yanına geri dönüp telefonu verdiğimde Affan tişörtünü de çıkararak kumun üstüne, telefonunun yanına bıraktı. Denize girdiğinde iyice açılmıştım, artık yüzüyordum. Su ılıktı ama hava sıcaklığının yanında serin sayılıyordu. Affan arkamdan yaklaşıp beni tuttuğunda beraber yüzmeye başladık, gözlerim kamaştıktan hemen sonra elini yüzüme siper etti ve başımı denizin içine sokana kadar öyle tuttu.

Çıktığımda, "Suyun altında ne kadar kalabilirsin?" diye sorarak başını aşağıya itmeye çalıştım.

Havadaki bileğimi kavradı. "Ne kadarı seni eğlendirir?"

"On saniyeden fazla kalamazsan gülerim."

"Herkes on saniye kalır."

"Doğru diyorsun ama uzun kalırsan nasıl eğlenir, alay ederim."

Suyun içinde kavradı beni, havaya kaldırdıktan sonraki saniye ileriye fırlattı ve dalgalar vücuduma çarparken kollarım sağa sola savruldu. Başımı kaldırıp nefes nefese, "Beni kolayca kaldırıp kenara falan koymana bazen sinir oluyorum," dedim. "Ne güzel dünya, benim hiç o kadar gücüm yok."

Bileğimden tutup sanki daha önce hiç bakmamış gibi inceledi. "Evet, ip gibi bileklerin."

"N'apayım, ben de böyle yaşamaya çalışıyorum işte."

Dramatikliğime dudaklarını kıvırıp rahatça yüzebilmem için beni bıraktı. Çok özlediğimi fark ettiğim için su altına girip çıkarak, daha da ileriye açılarak, sırt üstü yatarak yüzdüm. Affan arkamdan yavaşça beni takip ediyor, bir kol mesafesinde dursa da istediğim gibi yüzmeme mani olmuyordu. Yorulduğumda dinlenmek için ona arkasından sarıldım, en sevdiğim vücut parçası olan kollarına tutunup yanağımı ensesine koydum.

Bu an çok hoşuma gitti. Gözlerimi kapadığım her seferinde hatırlayacağım kadar.

Keşke bu kadar sevmeseydim. Kaybedersem n'apardım?

Affan'da bir müddet hareketsiz kalınca gözlerimi kaldırıp çenesinden yukarıya baktım. Başı sol tarafa çevriliydi. Bir yere odaklandığını anladım ve bir adamın evinin önündeki şezlongda, olduğumuz noktaya baktığını gördüm. Gözlükleri vardı, aradaki mesafeye rağmen orta yaşını geçtiği anlaşılıyordu.

Bize baktığının fark edildiğini anladığında elini kaldırıp sallayarak selam verdi.

"Tanımıyorsun değil mi?" diye doğruladım.

"Hayır."

"Neden bize bakıyor o zaman?" Hâlâ çekmemişte gözlerini.

"Bize mi sana mı?"

Onu asıl neyin rahatsız ettiğini anlayıp, "Bence bize," dedim. "Bizi takip eden birisi olabilir mi?" Rauf'la ilişkilendirmiyordum ama o mafya işin içinde olabilirdi.

"Sanmıyorum."

Öyle olmasını umacaktım. Zaten burada dahi o adamın bizi takip ettiriyor olması demek, ondan asla kurtulamayacağımız anlamına da gelirdi.

Affan bana doğru dönüp adam ile arama girdi ve kolumdan tutup beni de diğer tarafa doğru uzaklaştırdı. "Burada yüz."

Eve daha yakın tarafa geçip kendisinden uzaklaşmadan devam ettim yüzmeye. Bir daha o adama bakmadım, zaten Affan dört gözle izliyordu etrafı. Güneş batarken artık çok yoruldum, açlık ve susuzluk bastırdı. Affan'ın verdiği havluya sarınarak çıktım, eve yürürken arkamdan geldi.

Doğrudan banyoya geçip ayaklarıma bulaşan kumu, suyun üzerimdeki ağırlığını bırakmak için birkaç dakika suyun altında bekledim. Odaya girdiğimde geniş yatağa düşünceli, utangaç gözlerle baktım. Affan cam kenarından dışarıya bakınırken hafif, ince kumaşlı kıyafetlerle kendimi yatağa bıraktım.

Mayışarak, "Uyuyabilir miyim?" diye sordum Affan'a. "Çok sıkılır mısın? Galiba fazla yüzdüm, yoruldum. Ama lütfen odadan gitme, biraz endişe ediyorum..."

Cevabını bile duyamadan, cümleyi nasıl bitirdiğimi bile anlamadan uykuya daldım. Uzun zamandır korkarak uyuyordum ama o birkaç saatlik dinleniş huzurluydu. Yatakta tek olduğumu anlayarak kalktığımda Affan'ı odada da göremedim. Hemen de içerledim. Ne demiştim ona? Odadan çıkma. Hem havada kararmıştı bile, yalnızlıktan korktuğum için direkt ayrıldım oradan.

Saçlarımın dalgalarından elimi geçirerek ışığı takip ettim. Salonda, başı eğik otururken buldum onu. Duruşundaki huzursuzluğu hemen anladım ve elinde çevirdiği telefona bakıp seslendim: "Affan?"

Gözlerimizi buluşturduğunda kapı çerçevesinden ileriye geçtim. "Dinlendin mi?"

"Evet," dedim, üzerinde durmak istediğim kendim değildim. "Bir sorun mu var?"

Beni incelemekle geçirdiği kısa vakitten göğsünü karışlar gibi sertçe kaşımaya başladı. "Birden fazla."

Kalbim sıkıştı. Hem de hemen. "Nedir? Yoksa... Ayaz mı? İyi mi?"

Aceleyle fırladım, ona eğilip telefonu elinden almaya çalıştığımda, "Ayaz iyi," dedi. Beyazlayan yüzüme iç geçirdi. "Sorun o değil."

"Arayacağım," dedim telaşımı dindiremeyip.

İki elimi birden tuttu ve ona eğilmişken, "Babam," dedi. Aklımı dağıtmak için çok çabuk konuştu. "Çiftliğe birkaç adamla gidip Rauf'u almış. Üstelik sanacağın gibi, ona eziyet etmek için de değil. Onu özgür bırakıp beni zor duruma sokmak, huzursuz etmek için."

Durumun, onu böyle huzursuz etmesini anladım ve yanına çökerken dişlerimi sıktım. Bu nasıl adamdı? Hayatta kalan en yakınındaki insana böyle düşmanlık edilir miydi! Karşısına geçip bir ton hakaret edesim geldi. Affan'ı niye bu kadar ayırıyordu, üstelik Rauf onun hafızasını kaybettirip canını yakmışken.

"Orada bulundurduğun adamlar mı arayıp söyledi?"

"Babamın kendisi."

Soruyu sormaktan çok rahatsız olup ileriye diktiği gözlerini takip ettim. "Ne için yaptı bunu? Rauf'un beni öldürmesini istediği için mi?"

Benim göğsünü daha da acıtmasın diye çektiğim elini alnına koyup gözlerini yumdu. Serçe parmağı belli ki sinirden titriyor, alnının kenarına çarpıyordu. "Senin daha da kötü bir şey yaptığından bahsetti. Sesi çok öfke doluydu."

Yüzüm saklanmak için sağa sola çevrildi, gözledim odanın duvarlarında korkuyla dolaşıyordu. Rauf'u o gece ile ilgili söylemediğim şeyleri Güven Koral'a anlatmıştı demek ki. Artan kininin sebebi de buydu. İkisi aynı nefretle hareket ettiğinde Affan n'apacaktı? Babasından daha mı güçlüydü? Babasının ne kadar imkânı vardı, Affan'ın yardım edebileceği isteyebileceği insanlara bile güven duymuyorken üstelik.

"Ya diğer haber?" dedim, birden fazla sorun olduğunu söylemişti.

"O bizimle ilgili değil." Boynunu arkaya çevirdi ve anında anladı sakinliğimi koruyamadığımı. "Yanında elbise getirdiğini hatırlıyorum."

"Evet, ben de hatırlıyorum da... Ne için?"

"Yemeğe çıkalım."

Üzerime binen ağır duygu yüzünden koltukta kıpırdayamıyordum bile. "Hiçbir yere gitmek istemiyorum ben, diğer sorun neyse onu söyle bana." Yoksa gerçekten Ayaz mıydı, söylemediği bir sorun mu yaşanmıştı?

Ellerime kadar düşmüş saçlarıma bakıp, "Bugün doğum günün ya Lal," dedi. "Niye istemediğini söylüyorsun?"

"Çünkü, çünkü..." korkum artık daha fazlaydı, bir de sabahtan beri mutlu olabileceğimi sanıyordum? Ben günah işlemiştim, Doğa'ya yardım etmemiştim, Affan bilmiyordu bile. "Yemeğe hep gidilir, istemiyorum şimdi. Başka bir şey olduysa bana söyle. Mutsuzsun, bana anlatmıyorsun."

Kafasını iki yana salladı. "Bugün mutluydum."

"Ben de çok mutlu oldum bugün ama şimdi endişelendim." Bir daha telefona uzanıp kaptım elinden. "Ayaz'ı arayacağım, kesin sorun o."

Telefonu geri aldığında soluduğum burnuma bakıp kenara attı telefonu. "Evimize bir yabancı adam geliyordu, hatırlıyor musun?"

"Bursa'daki eve mi?"

"Evet. Birkaç kez, birinde yemeğe ihtiyacı olduğunu söyleyen bir adam gelmişti. Hatta uçak kazasında bana yardımı olduğundan söz etmişti. Şimdi hatırladın mı?"

"Doğru ya, öyle bir adam vardı." Eve geldiği her defasında Affan'a, yaptıklarıyla ilgili bazı şeyler söylemiş, son gelişinden sonra da daha görünmemişti. "Seni mi aradı?"

"Ölmüş Lal. Öldürülmüş."

Bir akılda bu kadar korku olamazdı ama nefes almayı unutacak kadar korktum. "Ne zaman?" diye fısıldadım.

"Bilmiyorum. Benim yeni haberim oldu."

O adam, Affan eğer hatırlarsa kimseye yaptıklarıyla ilgili meselelerden bahsetmemesini istemişti, can yaktıklarını ve karşılık göreceklerini tahmin ediyordu. Affan'dan uzaklaşmasına rağmen bulunup öldürüldüyse, bu adam için her şey kolaysa, sonunda Affan ile bana da zarar verecekti. Bundan nasıl kaçılırdı, aklıma gelen tek çıkış yolu babasıydı ama o da Affan'a düşmanlık ediyordu.

"Aslında," dedim, gözlerim yaşardığında. "Bize ulaşması çok kolay değil mi? Bizi istediği zaman öldürebilir ama bekliyor mu? Bekliyor mu Affan?"

"Benim yanımdan ayrılmaman, durumun gerçekliğini apaçık görmen için anlattım." Kollarımdan tuttuğunda sıcaklık buz soğukluğundaki tenimi hayata döndürdü. "Beni görmekten sıkılacağın raddeye geldiğinde bile uzaklaşamazsın, yalnız hiçbir yere gidemezsin. Başka odaya geçtiğinde dahi haberim olacak Lal. Hiçbir telefonu açmayacak, dışarıda, etrafında sana seslenen kimseye dönmeyeceksin."

Affan kendi rızasıyla ilk kez bu kadar şey anlatıyordu. Telefon görüşmelerini, Rauf ve o adam hakkındaki bilgilerini benimle paylaşmazdı. Bunu değiştiren şey, aldığı ölüm haberinin ciddiyeti miydi? Sanki beni korkutma pahasına bile olsa uzaklaşmamam gerektiğini en katı şekilde anlatıyordu.

"Ya yeni öldürdüyse?" Bir de bu gelmişti işte aklıma. "Ya onunla başladıysa ve... Ayaz'ın yanına dönmek istiyorum, onun için korkmaya başladım Affan."

"Haberi alınca ilk Ayaz'ı aradım," derken kollarımı bırakıp telefonu aldı, ekranını bana çevirdiğinde son arananlarda oğlumun adını gördüm gerçekten de. "Bak, dört dakika görüntülü konuşma Lale. Hâlâ dışarıdalar, kalabalıktalar. Sorun yok."

"Ne zamana kadar böyle gidecek?" Bize, telafisi olmayan bir zarar verene kadar mı?

"Her yolu deniyorum ama böyleyken insanlara güvenmek çok zor Lal." Tanıyıp bildiği, yardım isteyebileceği herkese şüpheyle yaklaşıyordu. Bunun sorumlusu bile Rauf'tu. "Babam bile zorluk çıkarıyor, o evde yaşamayan kimseye güvenip inanamıyorum."

Göğsümün daralması azalmayınca başımı arkaya atıp derin nefesler aldım. "Hep mutsuzum böyle de."

"Hep?"

"Mutlu oluyorum ama sonra yine mutsuz oluyorum işte."

Yanından kalkıp oda değişirken telefonunu koltuktan aldım, Affan'ın bir şey demeye fırsatı olmamıştı. Belki de Ayaz'ı arayacağımı düşünmüştü. Zaten öyle yapmıştım. Banyoya girip açık ekranda oğlumu aradım, sorularıma dürüst cevaplar alacağımı biliyordum. Sesini duymak biraz iyi geldi, yeni bir arama yapmak için parmaklarımı rehberinde kaydırırken dudaklarımı ısırdım.

"Lal?"

Affan kapıyı tıklatınca sırtım duvara çarptı. "Birkaç dakika sonra getireceğim telefonunu."

"N'apıyorsun?"

"Ayaz'la konuşacağım, şarjım bitmişti."

Birkaç saniye hiç kıpırdamadı, ayaklarının gölgesi kapının altındaydı. Geri adımlamaya başlayınca daha da kenara çekilip aramayı başlattım. Babası ilk aramayı reddedince kalbim kırıldı, ikinci aramada reddedildi ve üçüncü aramamda, "Sana ne dedim?" diye açtı telefonu. "Beni arama, ulaşmaya çalışma. Son konuşmamı yaptım ben seninle."

"Benim," dedim Güven Koral'a.

Oğluna duyduğu öfkeyle eş değerdi bana nefreti. Sessizleştiğinde kapatmasından endişe edip, "Lütfen böyle yapmayın," dedim. Sesimin çaresiz yükselişini umursamıyordum. "Affan'a bu kadar öfkelenmeyin, neden nefret eder gibi davranıyorsunuz ona. Farkında değil misiniz, ailenizden kalan tek insan o. Rauf'un yaptıklarına rağmen oğlunuza karşı onu yanınızda bulunduruyorsunuz, bunun Affan'ı üzebileceğini hiç mi düşünmüyorsunuz? Duru'yu hatırlamama sebebi bile Rauf."

Konuşmalarım karşılık bulmadığında telefonu göz hizama indirip kontrol ettim. Çağrı sonlanmamıştı.

Dinlediği için devam edip, "Biliyorsunuz ki, bir düşmanı var," dedim. "Hafızası kayıp, neler yaptığını, kime güvenmesi gerektiğini bilmiyor. Sizler, hepiniz ben öleyim istediğinizde her şey çok güzeldi, Affan beni koruduğu için neden bu kadar suçlu? Onun hayatından çıkmamı mı istiyorsunuz? Sorun ben miyim? Size yardımcı olurum, yeter ki Affan'a böyle davranmayın."

Tüm bu cümbüş içinde kalbinin kırılacağı belki Affan'ın aklına bile gelmiyordu ama beni üzüyordu. İkna konuşmam hiçbir yanıt bulmadan sonlandı, telefonu indirip ekrana uzun uzun baktıktan sonra ümitsizce kapıyı açtım.

Affan bir adım mesafeden, direkt bana bakıyordu.

Elimdeki telefonu tek saniyede aldı. "Bana yalan söyleme gibi bir huy geliştirdin. Eğer devam edersen güvenimi kaybedeceğim."

Gözlerimdeki ıslaklık çoğaldı. Doğru ya, az önce yalan söylemiştim. Konuşmayı duymuştu demek ki. Neden yalan söylemiştim, çünkü konuşmama izin vermeyecekti, bense yapabileceğim bir şey varsa yapmak istemiştim.

Sessizce yanından geçip dizlerim üstünde yatağa çıktım, başımı yastığa koyup denizden dışarısına baktım. Hiçbir yalanımı, onu incitmek için söylemiyordum. Onu ve kendimi, sevdiğim birkaç insanı korumak için söylemiştim. Eğer bu ayrımı yaparsa bana güvenmeye devam edebilirdi.

Gidecek sanarak üzüldüm ama yatağa çıktı, arkamdan yaklaştı. Onun ağırlığına doğru kaydığımda çenemden tuttu ama yüzümü çevirmek istemedim. "Hadi, hazırlanmana yardım edeyim, yemeğe gidelim."

Affan'la vakit geçirmek zaten çok mutlu ediyordu beni, zaman ya da yer pek umurumda olmuyordu. Yemeğe de gitmek isterdim ama bu haberlerden sonra yapacak gücü bulamıyordum. "İstemiyorum."

"Ben istiyorum."

"Git ye o zaman."

Başım iki yana sallanınca yüzümü çevirdi ama gözlerimi tavana kadar kaydırıp yine de bakmadım. "Sen yemedikçe ben doymam."

Gözyaşı damlası gözümün kenarından aktığında kendime sinir oldum. Öpmek için eğildi, dudakları göz kenarımda oyalanırken, "Babama yardımcı olmaktan söz ederken neyi kastettin?" diye sordu. "Sorun bensem size yardımcı olurum?"

"Kandırmaya çalıştım onu."

"Babam da inandı öyle mi?"

"İnanmadı değil mi?"

"Sana inansa benim seni bırakacağıma inanmaz."

Yüzümü tekrar yastığa gömüp burnumun ucundaki damlayı yavaşça sildim. "Böyle hissetmeseydik her şey daha kolay olur muydu?" diye sordum.

Kendini geriye çekti, vücutlarımız hâlâ birbirine yakındı. "Böyle şeyler söyleme, tadım kaçıyor."

Yanlış anlaması için dememiştim, ya da hissetmeyi istemediğim için de değil. Benim kaybedecek çok şeyim yoktu ama o bir bir kaybediyordu yakınlarını, imkânlarını. Bana bu duyguları hissetmese her şey çok kolay olurdu kendisi adına.

Ama ya bu hislerin karşılıksız kalsaydı? Bir de bunu düşünsene Lal. İşte o gerçekten kendi ölümün olurdu.

Affan yataktan kalktığında başımı çevirip çıkmasını izledim, hemen geri dönmeyince de kötü hissettim. Alnımı acıtana kadar yastığa bastırıp çaresini düşündüm. Babasını nasıl ikna edebilirdim? Rauf ona anlattıysa hiç ikna edemezdim değil mi?

Boşluğa dalacağım kadar uzun süreden sonra yatakta tekrar ağırlığını hissedip irkildim. Odaya girişini takip edememiştim. Uzandığını anladığımda başımı arkama çevirdim ve yakınımdaki yüzün yarattığı hayal kırıklığı anında korkuya dönüştü. Bir soğuk el beni yatağın derinliklerine çekerken, nefesim hızlandı.

"Doğa?"

Yine kaza gecesindeki gibi giyinmişti. Aynı giysi, aynı görünüş, aynı bakışlar vardı. Bana bir kez anlayışla, içten bakmamıştı zaten. Onu gördüğüm an gözlerimi kapamam gerektiğini biliyordum, sonraki an yapamayacağımı da. Sadece o ilk anda bunu değiştirebilirdim, şimdi karşı koyamıyordum.

O beni boğarken elimi kaldırıp ona dokundum, parmaklarım boşluğun, onun içinden geçiyordu ama görüntüsü bozulmuyordu.

Elleri gerçekten boynumda olmadığı için nefessizlikten ölmeyeceğimi biliyordum ama boğulduğumu iliklerime kadar hissediyordum. Hakikaten burada olmadığı içinde itemiyordum, bu duygu benim içimdeydi, kendimle ilişkilendirdiğim bir suçluluktan kaynaklıydı.

"Bırak artık peşimi."

"Nasıl olacağını biliyorsun."

Gözlerimi kapamalıydım, önce bunu yapıp sonra da odadan çıkmalıydım. Öksürürken ellerim boynuma yapıştı ve gözlerim kapanırken, kendimi yatakta kaydırdım. Vücudum sol omzumun üstüne, yere düştüğünde onun hayaletinden uzaklaşmış oldum. Zihnim gerçekle hayal arasında mantıklı görünen, beni de kandıran bağ kuruyordu. Hayal olduğunu biliyor ama işte, onu görüyordum.

Öksürerek kalktım, yatağa bakmadan oda çıkışını takip ettim. Zihnimin birkaç saniye onun varlığını düşünmeden hareket etmesi lazımdı. Koridora geçtiğimde gözlerimi sıkıca yumarak açtım ve mutfağa kadar gittiğimde, Affan'ın da çıkmak üzere olduğunu gördüm.

"Su mu istiyorsun?" dedi öksürdüğümü görünce.

Boynumu arkaya çevirip bakınca buraya kadar gelmediğini anladım. Elimi uzatıp Affan'ı kolundan tuttum, koridorda sürükleyip odaya kadar getirdim. O kadar da ani durdum ki, dirseklerim göğsüne çarptı. Bakışlarımı odanın her yerinde dolaştırdım ama Doğa yoktu.

Başımı Affan'a çevirdim. Yukarıdan izliyordu beni, tedirgin etmiştim onu. Elini boynuma koyup nabız atışıma baktığında, "Odada birini görüyor musun?" diye sordum.

Parmak hareketi durdu ama duygularını kontrol ettiğini anladım. Dehşete düşmüş değildi ama huzursuz oldu. "Görmüyorum ama sen görüyorsun değil mi?"

Anlamıştı. Zaten uyku felci geçirdiğim, sıkça uykularımda huzur vermeyen varlıklar gördüğümden haberdardı. Bunların farklı bir cisme, yüze dönüşmüş olduğunu kendime zarar verdiğim geceden beri anlıyordu. Alnımı sertçe kaşıyıp, "Doğa'yı görüyorum," dedim. "Öldüğünden beri onu görüyorum."

Gözlerimi kaçıramıyordum. Beni sanki tutuyordu, üstelik sadece boynuma dokunarak. "Şimdide mi?"

Ayaklarım odadan çıkmak ister gibi kapıya doğru ufak ufak hareket ediyordu. "Az önce, yalnızken."

"Tamam," dedi, büyütmeden. "Gerçek olmadığını biliyor musun?"

"Biliyorum ama görüyorum işte, görüyorum!"

Ayaklarıma bakıp odadan uzaklaşmak istediğimi görünce kolumun arkasından tutup yavaşça odadan çıkardı, oturma alanına geçtiğimizde koltuğa oturdum ve Affan önümde eğildi. Yüz hizamda kalıp gözlerimin içine bakıyorken, "Seni incitiyor mu?" diye sordu.

Gözlerimi açıp kapayarak onayladım.

"Alnını ve burnunu yaralayan da oydu?"

"O an oydu ama sonra... kendimin yaptığını anladım."

Yüzümü avuçları içine alıp gözlerimi kaçırmam için başımı sabitledi. "Neden onu gördüğünü düşünüyorsun?"

Zaten dakikalardır, ona bunları söylemek için konuşuyordum. Kendimi daha da sıkıp vücudum ağrıyana kadar sessizleştim. "Aslında o gece Doğa ile konuştum," dedim.

Bakışları değişmedi. "Biliyorum."

Duraksadım. "Telefon konuşmamızdan bahsetmiyorum. Yüz yüze konuştuk."

"Evet," dedi aynı sakinlikle. "Kavga ettiniz."

Affan'a anlatmamıştım, acaba uykularımda mı sayıklamıştım? Ya da anlatmış, hatırlamıyor muydum? "Nereden biliyorsun?"

"Araç içi kamerasını izledim." Gözlerim yorgunlukla kapandı. Ona vurduğumu görmüştü demek, ya onun dediklerini duymuş muydu? Neden bildiğini söylememişti, bir şeyleri değiştirmiyor muydu? "Seni Ayaz ile tehdit etti, sen de ona vurdun. Ağlamaya başlayarak arkanı dönüp uzaklaştın ve Doğa... arabayı üzerine sürmeye başladıktan sonra kazayı yaptı."

Sözcüklerin benden çıkmaması çok rahatlattı ama sonra bunları söylemenin kendisi için ne kadar zor olacağını fark ettim. Gözlerimi açtım, birbirimize baktığımız ilk andan beri belli miydi acaba bunların yaşanacağı? Mesela birbirimize baktığımız tam bu andan sonrası belli miydi?

"Sonrasını izleyebildin mi?" dedim ama sonrasında yaşananlar araç içinde değildi, nasıl bilecekti ki?

"Daha ne olabilir ki?" Demek koruma bahsetmemişti.

"Ona yardım etmek için aracın yanına gittim, o an Doğa'nın bilinci açıktı. Kendisine yaklaşmak istedim, belki arabadan çıkarmaya çalışacaktım ama o an bile beni suçladı. Abimi çağır, bana n'aptığını görsün dedi. Böyle söylediğinde içimde bir şey kırıldı..." onun ellerini indirip yüzümü gizlemek için sağa sola çevirdim. "... yardım etmekten vazgeçtim, gerileyip hiçbir şey yapmadan bilincinin kapanmasını seyrettim. Belki eve dönüp seni çağırsam da aynı şekilde vakit kaybetmiş olacaktım, ona yardım edemeyecektim ama ben denemedim bile. Bitmesini, onun ölmesini... istedim."

Gözyaşlarım sıra sıra damlamaya başladı.

"O günden beri suçlu hissediyorum. Rahat nefes alamıyorum. Onu zihnimde yaşatıyorum, çünkü bu ağırlıkla ben yaşayamıyorum. Oysa her gün ölmemi isteyen de oydu."

Affan'a bakmak istemiyordum, gözlerine bakıp umutsuzluğa kapılacaksam kaçıp gitmeliydim ama karanlık duvara bile bakamıyordum, oda değiştirmek, yanından ayrılmak istemiyordum. Kalması için hayaletten ne kadar korktuğumu da söylesem iyi olurdu.

Yere oturup sırtını arkasındaki sehpaya yasladığında yüzünün haline baktım. N'apacaktı sanki, beni terk etmeyecekti ya. Görmüştü işte, neredeyse ezilip benim öleceğimi. Onların beni her gün öldürmek istediğini de bilmiyor muydu?

"Bana öfkelenme," dedim ama arkamdaki duvara bakıyordu.

"Neden söylemedin?"

"Beni bırakacak mısın? Bırakma lütfen. Bunun için söyleyemedim. Başka ne niyetim olabilir, başka neden söylemeyeyim?"

"Doğa'nın sana öfke duyduğunu biliyorduk," dedi, artık fısıldıyordu. "Ama neden artık dayanamayıp, senin de öfke duyacağını düşünemedim? Sen de insandın, hiçbir suçun yokken sana böyle davranılmasına karşılık vermek isteyecek, sen de ondan nefret edecektin. Üzüntün bir yerde öfkeye, tahammülsüzlüğe dönüşecekti."

"Çok özür dilerim," derken ellerimi aramıza uzatıp sonra o farkında bile olmayınca geri çekip çıplak dizlerimi sıktım. "Durup hiç ondan nefret ettiğimi düşünmedim, sadece beni bırakmasını istedim. Babanın, Rauf'un ve onun. Arabanın içine eğilip ona yardım etmek istediğimde bile bana öfke duyması... pes ettirdi artık beni, şuurumu kaybettim. Bir dakika önce arabayı üzerime süren, her gün ölmemi bekleyen birine yardım edemedim."

Kendimi açıklayabileceğim başka şey kalmamıştı. Neden o kadar öfke duyacak bir insan olduğumu düşünmemişti? Ben o kadar iyi miydim? Kimseye yardım ettiğimi görmüş müydü, ya birisine iyilik yaptığımı? Nereden çıkarmıştı çok da masum olduğumu? Bak işte, yanılmıştı.

Sustuğunda ama susarken yüzüme bile bakmadığında, "Kızabilirsin," dedim. "Kendimi hazırladım." Ağlamamak için derin bir nefes verdim.

"Neyi değiştirecek? Gerçekten, kalbini kırmış olmaktan başka n'apacağım bu gerçekle?"

İşte kızması ağlatmasa da bu beni ağlatabilirdi.

"Öfkelenmedin mi?"

"Birbirinize böyle davranacak kadar nefret duymanız ağrıma gitti. Sizi yakınlaştırmalıydım, Doğa ile daha fazla konuşmalıydım, belki birbirinizi anlamanıza yardım etmeliydim." Sonraki kelimelerde sesi boğuklaştı, göğsüne düşene kadar eğdi başını. "Bu sona göz göre göre gelindi. Ne sen hissettiğin kadar suçlusun, ne de o senin inandığın kadar suçlu."

"Ama sen çok üzüldün." Doğa'yı kaybettiğine hâlâ da üzülüyordu.

"Sen de üzüldün. Kardeşim de. O sana kızıyordu, sen ona. N'apayım, ben de sana mı kızayım?"

Gözlerime baksın diye bir dakika susup ısrarcı şekilde izledim.

"Benim yaptığım telafisi olmayan bir şey." Suçluluktan konuşmayı bitiremiyordum.

"Eğer o arabayla sana çarpsaydı, canının ne kadar yanacağını, acıya dayanamayıp kalbinin durabileceğini düşünüyorum. Bunun da telafisi olmayacaktı." O günün gelmesinden endişe duyuyordum. Kalbimin duracağı kadar acı çekeceğim günün. "Ve o zaman yalnızca üzülmeyecektim, ölmek isteyecektim."

Elimi alnıma koyup ince ip gibi süzülen gözyaşlarımı gizledim. Olanları konuşmanın ikimiz arasında oluşturacağı kopukluktan korkmuştum, ona değersiz hissettirmesinden de. Şimdi onu böyle üzen şey yaptıktan sonra mutlu edecek başka bir şey yapmalıydım. Üzdüğümü değil de onu sevdiğimi hatırlatacaktım. Ama ne? Düşünüp bulmalıydım!

Kalktığında elinden tutmak için uzandım ama geç kaldım. Cama doğru durmadan ilerleyip kaydırdı, duvarın kenarına yaslanıp ılık havayı soludu. Göğsünü bu kez kaşımıyor, ovalıyordu. Çenem avuçlarım içinde titrerken, "Bana bakmamazlık yapma," dedim.

"Bakacağım," dedi.

"Şimdi."

"Ne zaman istersem."

"Şimdi istesen ya."

Bir dakika sonra kadar bakmaya başladığında istediğim olduğu için rahatladım. Dün gece de bu sabah da mutlu hissettiğini biliyordum, o ana geri dönmek için elinden tutup onu odaya götürmem mi gerekirdi? "Dışarıya çıkıp denizin yanında oturalım," dedim. Tek çıkmama izin vermeyecekti.

"Sen çık, bir dakikaya geleceğim." Hayret, hani yalnız kalmamı hiç istemiyordu?

Belki de darıldı, kısa sürede yalnız kalmak istiyordu. Sözünü bile unutmuştu. Kalkıp odadan, gözyaşlarımı silerek çıktım. Evin kapısı kilitli ama anahtar üzerindeydi. Açıp çıktım, merdiveni inip terliklerle denize doğru yürüdüm. Bacaklarımı kalçamın altına kıvırarak oturdum, akşam karanlığında denize düşen ışıltıya kapıldım. Evlerin etrafında lambalar vardı, yanıyor olmasa çok karanlık olurdu.

Altmışa kadar saydım ve baktım ki, gelmedi hıçkırdım.

"Bir de hıçkırarak ağlıyorsun," sesini duyunca burnumu çekerek arkama döndüm.

Affan'dan önce elinde bir şey tuttuğunu gördüm, bir ufak mum parıltısı gözlerime ilişti. Elindeki pastayı dengede tutarak yanıma oturduğunda gözlerim kırpışarak çikolatalı kekin, ya da pastanın üzerinde durdu. Beyaz, bir ufak mum yanıyordu.

Heyecanlandım. Bir de şaşırdım. Nefesim kesilmişti. "Bana pasta mı aldın?"

Geniş tabağı aramızdaki kumların üzerine bıraktı. "Yaptım. Tadına hiç güvenme."

"Yaptın mı?"

"Eve gelmeden önce tatlı malzemeleri aldırmıştım. İnat ettin, doğum gününü kutlamak için dışarıya çıkmadın." Oturuşunu dengeledi, ellerini arkaya yaslayıp bacaklarını ileriye uzattı. Başı sol omzuna düşmüştü, seyrediyordu yüzümü. "Ben de malzemelerle bir şey yaptım."

Gülümsedim, sonra da hıçkırdım. Ağlıyor muyum gülümsüyor muyum, ben de anlamadım ki. Tabağın kenarına dokunup başımı iki yana salladım ve özenle doğranmış meyveleri incelemek için eğildim. "Telefonun yanında mı?"

"Mumu üflesen ya."

"Telefonun yanında mı?" Aklıma geldiği için kendimi tebrik ettim.

Üstünde gri şort vardı, cebinden telefonunu çıkarıp uzattığında havada kaptım ve yüz kez falan bakmak için fotoğrafını çektim. Bana fotoğraf çekme merakını o sarmıştı, sonra çok özleyeceğim anlardı çünkü.

"Bana da ver," dedi Affan. Telefon kaydı elimden, sonraki saniyede yüz hizama kaldırıldı. "Pastayı tut. Kameraya bak."

"Ya sen deli misin Affan, ağlıyorum ya ben."

"Gülümsüyorsun da."

Burnumu çekip pastayı dilediği gibi yüzümün yanına kaldırdım. Saçlarım yüzüme iki taraftan dökülürken ıslak yanaklarımla gülümseyip başımı hafifçe eğdim. Flash patladı ve birkaç kare fotoğrafım çekildi. Kamerayı indirdiğinde, ben de pastayı aramıza koydum. "Mumun yarılandı, üfle."

Üflemek için muma eğildim ama nefesimi tutup geri çekildim. Islak kirpiklerimi kolumun iç tarafıyla silip mumu pastadan aldım, ona yaklaştım. Kolunu tutup kaldırdım, ufak mumu dirseğinin arasında sıkıştırdığımda, "N'apıyorsun?" dedi.

"Kolunda üfleyeceğim."

"Kolumda?"

Affan kolunu iç tarafa bastırınca mum sıkıştı ve birkaç saniye boyunca birbirimize bakarken ılık rüzgâr tenlerimizi okşadı. "Bu nasıl bir fantezi Lal?"

Sönmeden önce nefesimi kolunun içindeki muma üfledim ve sonra kaldırıp mahcubiyetle baktım. "Dilek hakkıma da karış istersen. Dileğim seninle olmak. Bu yüzden mumu da senin üzerinde üfledim. Ne var sanki?" Oysa mahcuptum, ne diye böyle yüksek perdeden konuşmuştum?

"Elimde de üfleyebilirdin. Kolumla paranormal bir ilişkin var."

"Şimdi anladım. Hayalet de görüyorum, senin üstünde mum da üflüyorum. Bir sonraki hamlemden endişe ettin tabi." Mumu saklamak üzere dizime koydum.

Telefonu dizine bırakmıştı. Açık ekranda beni çektiği fotoğraf vardı. Off, ağlarken gülümsüyordum, güzel bir kare değildi ama Affan'a sildiremeyeceğime emindim.

"Sonra n'apacağını biliyorum," dedi.

"Arkanda hayalet görüyorum mesela."

"Ne?" derken ani itirafımla irkildi.

Başımı pastadan kaldırdım. "Tahmin etmiş miydin?"

Ağzını açıp kapadı. "Lal, dalga geçme."

"Özür dilerim," dedim sinir bozukluğuyla hıçkırarak. "Sana nelerden bahsettim, üstüne yaptığım şakaya bak." Elimi öfkeyle kumlara çarptım.

"Pastaya gelecek," deyip tabağı çekti.

"O kadar korkuyordum ki beni bırakacaksın, ya da çok kızacaksın diye. Üzerimden bu duyguyu atamıyorum."

Yönünü tamamen bana çevirip hâlâ akan gözyaşlarımı takip etti. Ardından tabağın yanında getirdiği çatala uzanıp pastadan büyük lokma aldı, bana vereceğini anlayarak eğildim ve pastayı tadarken çenem titremeye devam etti. Lokma yumru halinde boğazıma takıldı, ancak Affan'ın göğsüne çekildiğimde yutabildim. İlk değildi ama en ihtiyacım olan sarılmaydı. Omzumun arkasından çekerek beni kendine bastırınca rahatlama gözyaşlarıyla üstüne kapandım.

Gözyaşlarım boynumdaki yüzüğe kadar süzülmüştü.

"Bir daha seni üzecek hiçbir şey yapmayacağım," diye söz verdim. Sözümü kesinkes tutacaktım. "İnanmazsın belki, hüznünün geçmesi için günlerdir dua ediyorum."

"Hâlâ birlikte kalmamız için de dua ediyor musun?"  Bir gün izin verirse onun hep hayatımda olması için dua etmek istediğimi söylemiştim.

"Bazı günler aklımdan çıkıyor ama çoğu gün ediyorum."

Sarılmasını sıkı tuttu. Ondan ayrılırken bile yüzüne bakamadım. Evde bana baksın diye can atıyordum. Şimdi bana kızmadığı için mahcuptum. Pastayı yerken denizi, üstünde oturduğumuz parlak kumları izledim. Ara ara bileğimden tutup pastadan aldığım lokmaları kendi ağzına götürünce çok utandım ona kendim ikram etmeyişime.

Pasta bitince bile orada kalmaya devam ettik. İlerideki evlerin ışıkları yanıyordu, bir çift gece yüzüyordu. Ağlamam dinince bile ona bakamadım, hilal ve yıldızları izledim. Sonra ansızın telefonunu yakaladım, çirkin çıktığım son fotoğrafı silecekken elimden alıp başını olmaz, dercesine salladı. Yanağımı şişirip, "Ona çok bakma," dedim.

"Her saat bakmam o zaman."

"Affan," dedim, sonra hiç olgun davranmadığımı fark edince konuşmayı sürdürmedim.

Sonra o fotoğrafı bir de ekranına koyunca onunla uzun uzun bakışmaya başladım. Kuruyana kadar yanaklarımdaki yaşları silip boynumda kayan yüzüğü düzeltti.

Deniz kenarında uyuya kaldım. Sabah uyandığımda yumuşak yataktaydım. Döneceğimiz için hüzünlendim, Affan'da bilindiği gibi erkenden uyanmıştı. Hazırlanıp odadan çıktığımda mutfakta bir şeyler hazırladığını gördüm, mahcubiyetim devam ettiğinden esnek, içimden geldiği gibi davranıyordum. Masaya otururken bakışlarımı kaçırdım, önüme bırakılan kahveyi yudumlarken Affan'da önüme tabak itti.

Benimle konuşan ilk kendisi oldu, çok heyecanlandım. Sorusunu tekrarlamasını söyledim. "Gitmeden önce tekrar yüzmek ister misin?"

İstiyordum ama hevesli görünmek istemedim. Kahvaltımız bitince arkalı önlü, pek konuşmadan odaya geçtik. Buz mavisi renginde, puantiyeli bikinimin üstüne kot şort geçirdim ve güneş kremini sürüp öyle çıktım dışarıya.

Öğle sonrasına kadar yüzdüm, yorulunca kendimi kumların üzerindeki havluya bıraktım. Affan bir saat kadar ıslanıp çıkmıştı, dinlenmemi izlerken güneş kremimi yeniledi, tenimdeki sıcaklıktan endişe duydu. Dikkatli bakışlarından, elinin aceleciliğinden anlamıştım.

Uçak vaktimiz yaklaşırken rahat eşofman takımını giyinip hiçbir şey bırakmadığımızdan emin oldum. Yatakta uzun süre oturup örtülere dokundum ama değişmişlerdi, Affan tüm kirli örtüleri yıkamıştı. Evde bıraktığımız hiçbir iz kalmayacaktı. Manzarasını, mutfağını, denizini üzüntüyle izledim. Acaba tekrar gelebilir miydik? O zihin bulanıklığıma rağmen evde huzurlu hissetmiştim.

"Hazır mısın?" diye sorarken şapkamı başıma örttü.

Kirpiklerimin arasından çekingen gözlerle baktım. "Bir fotoğraf da beraber çekilelim mi dışarıda?"

Kolyemin zincirinden tutup başımı kendisine çekti. "Olur."

Evin kapısını kilitledik, anahtarı aldığımız yere bıraktı. Kumların üzerinde yürüyüp telefonumu çıkardım, denizi arkamıza alıp bana yaklaşmasını izledim. Kolu daha uzun olduğundan telefonu kendisi alıp epey kaldırdı, beni göğsüne yaslayıp arkaya aldığımız manzara ile fotoğrafladı.

Çenemi, göğsümün etrafına sardığı koluna koyup saçlarım yüzüme uçuşurken kamerasına gülümsedim.

Başımı omzuna, arkaya atıp yanağından öptüm.

Bizi marinaya götürecek yelkenli tekne geldiğinde suyun güzelliğini izleyerek vakti geçirdim. İndiğimizde de taksi kullandık, taksinin koltuğunda bile Affan elimi bırakmış değildi. Ada ufak ama yüksek binalara, temiz çevreye sahipti. Havaalanına ulaştığımızda uçak saatimizi beklemek için kafeye oturduk, kahve yanına kruvasan yerken etrafımı izledim. Affan başındaki şapkanın altından bana bakarken kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Şapkanın kenarlarından çıkan yumuşak, kumral tutamlar çok tatlı görünüyordu. Masanın altından ayaklarıma vurması yüzünden dikkatimi kendisine çekiyordu.

"Hiç dövme yaptırmayı düşündün mü?" diye sordu.

İstemsizce kıkırdadım. Ya ben nasıl dövmenin acısına dayanabilirdim? "Sence hiç düşünmüş olabilir miyim Affan? Kendime kastım yok ki benim."

Vücudumun görebildiği her parçasına baktı. "Yaptırmayacağını biliyorum ama yaptırabiliyor olsaydın ister miydin diye sordum."

"Yok ya, benim hevesim yoktu." Tişörtümün kollarıyla uğraştım. "Ama sen şimdi bunu sorduğuna göre... yoksa sen mi düşündün? Senin bedeninde bir nokta bile yok, dövmeden hoşlanıyor musun?"

Omuzlarını gerip etrafı izledi. Dışarıdayken çevremizi çok dikkate alıyordu. "Pek sevmem."

"Şimdi merak mı sardın?"

"Vücudumda kalıcı bir görüntü olmasından hoşlanmam."

"Ama şimdi merak mı sardın?"

Hiç pes etmeyişime dudaklarını kıvırdı. "Belki. Bilmiyorum."

"Ne geldi? Ne yaptıracaksın?"

Çok ciddiye aldığımı görüp kafasını iki yana salladı. "Bir şey yaptırmaktan söz etmedim Lal."

"Ne yaptıracaksın?"

Burnundan nefes alırken parmaklarıyla kolunda ritim tutmaya başladı. "Niye böyle yapıyorsun?"

Kendimi hemen savundum. "N'aptım ki?"

"İstediğin bir cevap duyana kadar aynı soruları, aynı istekleri dile getiriyorsun."

"Ama ne yaptıracaksın?"

"Kendinle ilgili bir şey olduğunu mu sanıyorsun?" diye sordu.

Evet, dememek için dudaklarımı ısırdım ve Affan'da cevaba neden o kadar meraklı olduğumu anladı. Bir daha soramadım ben de, tekrardan ağzını yoklardım ama sonra. Uçuş vakti yaklaştığında onun önünden yürüyerek kafeden ayrıldım, kolunu omzuma atarak bana yetiştiğinde dışarıdan nasıl göründüğümüzü düşündüm. Birbirine yakışmış görünüyor muyduk?

Uçuş tıpkı gelirken olduğu gibiydi. Affan'ın kulaklığıyla şarkı dinledim, yemek ve içecek servisi ile zaman daraldı. Biraz gözlerim daldı ve inişe geçtiğimizde Ayaz'a göreceğim için rahatladım. Yalın bizi getirdiği aracı otoparkta bırakmıştı, arabaya atlayıp İstanbul'dan Bursa'ya doğru yola çıktık.

Yalnız bir kez çorba içmek için tesiste durduk. Affan temizliğinden yine şüphe duyunca ona esnafı küçümsediğini söyledim. Bunun üzerine biraz utandığını hissettim, suçlamamı ciddiye alınca gülümsedim.

"İnsanlarla konuşurken nefeslerinden bile kaçınıyorsun. Bu biraz kişisel. Kimseyi küçümsemediğini biliyorum."

"Açıklama için teşekkür ederim."

Çorbayı beğendim, zaten daha çok benim için durmuştuk burada. Yola devam edip eve vardığımızda ışıkların yandığını gördüm, hevesle çıkıp koştum. Affan evin kapısını açarken sabırsızdım. Güneş batarken eve girdik, televizyon açıktı ama ilk bakışta onları göremedim.

Dış giysilerimi koltuğun kenarına bırakıp evde yürürken, Affan'da çantalarla yukarıya çıktı. Önce odamın yolunu tuttum tabi, onu bulamayıp banyoya bile baktım. Şapkamı kenara bırakıp düzenli odaya karşı gülümsedim. Oğlumu çok seviyordum. Ben yokken bile yatağımızı, odamızı toplu tutması sözlerimi önemsediğinin işaretiydi.

Oturma alanına geri dönüp mutfağa da baktım. Burada da yoktu, Yalın'la vakit geçiriyor olabilme ihtimaliyle basamakları çıktım. Doğrudan Yalın'ın odasına girsem de ikisini de görmedim.

"Ayaz?"

Aydınlık koridorun sol tarafına döndüm. Affan'ın odasındaki tıkırtıya kadar takip ettim ve kapıyı araladığım anda önümde parlayan ışıkları gördüm. İrkilerek kapı gövdesine yaslandığımda Ayaz bir kutu içindeki pastayı yukarıya kaldırdı. "İyi ki doğdun anne, iyi ki doğdun anne! Mutlu yıllar sana!"

Ağzım bir karış açık kaldı tabi. Onun hiç gülümsemeden bunu söylemesi, parmak uçlarına çıkıp pasta kutusunu yüzüme doğru kaldırmaya çalışması, bir görev edindiğine işaret etse de beni gülümsetti. "Ayaz," diyerek içeriye girdim. "Canım, çok şaşırdım. Seni arıyordum, ne kadar özledim. Yaptığına bak, doğum günümü hatırladın demek?"

Başını sallayıp kırmızı meyvelerle donatılmış pastaya, mum ışıklarının ardından da bana baktı. "Dündü ama sen yoktun."

Onun ve kendimin doğum günlerini kutlardım, aklında kalmasına şaşırmamalıydım ama beklemiyordum. "Bir gün gecikti ama önemli değil." Masasına yaslanmış Affan'a, Ayaz'ın biraz arkasındaki Yalın'a göz çevirdim. Zeus Affan'ın kucağına çıkmıştı. "Yoksa siz mi söylediniz?"

"Kendisi bana söyledi." Yalın tamamen yaklaştı. "Ben de pasta aldım, dönüşünüze yakında çıktık, bekliyorduk seni."

Eğilmişken önümdeki birden fazla muma üfledim ve Ayaz pastayı bana uzattığında hemen de bıktığını anlayıp gülümsedim. "Uzun zamandan sonra ilk kez bu kadar fazla kişi doğum günümü kutladı." Yalan söylemiyordum ama kendime çok acıyormuş gibi duyuldu sözcüklerim. Söylediklerimin üzerinde durmalarını istemedim. "Gel buraya Ayaz, sarılmak istiyorum sana."

Yalın uzanıp pastayı benden aldığında, kendime çekip göğsümün derinliğine koyar gibi sarıldım Ayaz'a. O da alışkını olduğu şekilde kollarını bana sardığında, doğduğundan beri tanıdığım kokuyu içime çektim. "Hatırlamana çok sevindim. Demek aklından geçiyorum, beni düşünüyorsun." Aramızdaki ilişkideki ufacık duygu kırıntısına bile tutunuyordum.

"Geri geldin."

"Geleceğimi söyledim ya Ayaz."

"Seni aradım, açmadın ama," dedi.

"Uçakta telefonumu kullanamadım canım, gelmeye yakın da aramadım ki sürpriz olsun." Dizlerimi kırmış halde geri çekilip omuzlarını gıdıklarken doğum günüm kutlandığı için ne kadar sevindiğimi göze sokmamaya çalıştım. Çocuk gibi bu kız, demesinler şimdi. "Ama sen bana yaptın sürprizi."

"Çok güzel kokmuşsun." Burnunu yaklaştırıp yeniden kokladı. Dışarıda, yolculukta olduğum için parfümümü sık sık yenilemeye çalışmıştım.

"Sana da parfüm sıkayım mı?"

"Kız parfümü."

Saçlarının yeniden kesildiğini fark ettim, Yalın onu kuaföre götürmüştü anladığım üzere. Doğrulduğumda arkasına bakıp, "Pastayı yiyecek miyiz?" diye sordu.

"Önce annene hediyeni ver, obur." Yalın hırkasından çekiştirince Ayaz başını sallayıp odada koştu.

Affan'ın masasının altına girerken, gözlerimiz sevgilimle birleşti. Acaba haberi var mıydı bunlardan? Ayaz yanıma geri dönerken ensesini ovalayarak bizi izledi. Ellerimde beliren, güzel ambalajlı paketi hemen açmaya başladım. Kutuyu kaldırınca beni çok güzel bir saat karşıladı. İnce kordonu gümüş, içi yeşildi. Etrafında parıltılı taşlar dizilmişti. Yalın'ın cebini biraz yaktığımı anladım.

“Benim hediyem var mı?”

Ayaz’ın isteğini duyunca duraksadım, başımı utanarak kaldırdım. Pes bana, insanın aklına hiç mi gelmez oğluna hediye almak. Telafi için düşünürken, “Gel,” diye seslendi Affan ona. Masaya bıraktığı torbayı tuttu ve Ayaz temkinle yanına yürüdüğünde, hizasına kadar eğildi. “Hediyen burada.”

Ayaz ondan bir hediye almasına şaşırmıştı, açıkçası ben de çünkü gerçekten unutmuştum. Ne zaman aldığını hiç hatırlamıyordum. “Bana hediye mi aldın?”

Affan, “Evet,” dedi.

Ayaz torbanın içine bakıp başını bana çevirdi ve sorarak, “N’apayım?” dedi.

“Hediyesi için Affan’a sarıl istersen.” Hemen bu fırsatı onları yakınlaştırmak için kullandım tabi.

Oğlum dediğimi yaparak kollarını Affan’a doladığında, Affan beni daha şaşırtan şeyi yaptı. Kolunu beline sarıp onu kucaklayarak doğruldu, Ayaz yüzünü geri çekip onun göğsüne yaslandığında, “Son zamanlarda sözlerimi çok iyi dinliyorsun,” dedi Affan. Onun başına hafifçe dokundu. “Bu hediyeyi hak ettin.”

“Tamam.”

Yalın kıkırdarken, ben neredeyse yanlarına koşup kollarımı etraflarına saracaktım. Abartılı tepki vermemeye çalıştım, Affan onun yüzünü dikkatle inceleyip başını salladı. “Tamam değil, teşekkür ettiğini söyle.”

“Teşekkür ederim o zaman.”

“Afferin.” Affan saçlarına bir daha dokunup eğildi ve onu yere bıraktığında Ayaz yerinden fırladı. Hediyesini açmak için yanımdan geçtiğinde, Affan’ın dokunduğu saçlarına ben de dokundum.

“Böyle şeylere tepkili,” dedi Yalın, onun için.

“Evet.” Ruhu varmış gibi yanılgıya düşüyor, biraz seviniyordum oğlumu böyle gördüğümde.

Affan’ın gözlerinin içine bakarken gözlerim hafifçe yaşardı. Ağlamamak için yanaklarımı sıkıp bir daha kendi hediyeme bakarken, Yalın’da, “Beğenmediysen değişebiliriz,” dedi.

“Öyle mi sandın? Özür dilerim. Çok güzel.” Biraz şımartılmış hissettim. “Küpe, yüzük, saat... Tüm takılarımı tamamladınız."

Gülümseyerek doğrulduğumda Yalın anlamayarak bakıyordu. Gözleri ellerime çevrildi ve arayışı bitip tekrar bana bakarken duraksadı. Hızlı bir adımda soluğu karşımda alıp boynumdaki zincir ile yüzüğe baktı. "Bu ne?"

Nasıl bir açıklama yapacağımı kestiremeden Affan'a baktım. O Yalın'ın yüz ifadesiyle biraz eğleniyordu. "Benim de var."

"Yüzüğün mü?" Yalın kafasını arkaya çevirip bu kez Affan'ın boynuna baktı. "Hani lan?"

"Elimde, nereye bakıyorsun?"

Yalın hakikaten o yüzüğü gördü, sırasıyla yüzlerimize bakarken gerçekten çok şaşkındı. "Yok artık, n'aptınız siz?"

Yalın bir cevap alamadan odanın camını ışık doldurdu. Affan bariz ışığa bakmak için cama doğru uzattı kafasını, önüne dönerken de huzursuz oldu. Yalın cama kadar ilerleyip n'olduğuna bakıyorken, Affan oda çıkışına kadar ilerledi. Arkasından yürürken, "Biri geldi galiba," dedim.

Basamakları inip ev kapısını açtığında, iki adamın yürüyüşü gözüme çarptı. Arkadaki polis aracıydı, birisinin üstünde sivil kıyafetler varken diğer adamın giysisi üniformaydı. Affan verandaya kadar çıkıp ellerini beline koyduğunda, Ayaz arkamdan koşup bana yapıştı.

"Merhaba?" diyerek sivil olan memur öne çıktı. Basamakların aşağısındaydı. "Affan Koral?"

"Evet. Siz?"

"Bursa il emniyetinden geliyoruz." Bakışları Affan'ın arkasından evin kapısında duran bizlere kaydı, kısaca inceledi. Ormanın keskin soğuğunda kalbim yanmaya böyle başladı, kaybetme korkusu bu ormandaki en vahşi duyguydu. "Hakkınızda yürütülen bir soruşturma kapsamında, Cumhuriyet savcısının talimatıyla gözaltına alınacaksınız. Bize eşlik edin."

DEVAM EDECEK.

Bu bölümden sonra hikâyenin kalan bölüm sayısı daha da azaldı. Tam olarak kaç bölüm olduğunu söylemeyeyim tabi ama bölümlerin gelme hızı bu sebepten yavaşladı. İçime sinsin, onlara doyayım istiyorum. Umarım beni anlıyorsunuzdur. Çünkü ciddi anlamda kitabı bitirdiğimde büyük boşluğa düşeceğim. O boşluğu geciktirmeye çalışıyorum.

Ve içtenlikle soruyorum. Çok okumak istediğiniz bir sahne var mı?